M.NİHAT MALKOÇ
Gerçek adıyla Louis Marie Julien Viaud, bilinen takma adıyla Pierre Loti… Kendisine 1867 yılındaki Okyanusya seferi sırasında, Tahitili yerliler tarafından “Pierre Loti” ismi verilmiştir. Loti, Büyük Okyanus’ta yetişen bir çiçeğin adıdır, gül anlamına gelir. O, bir Fransız yazarı… Denizci bir aileden gelen Pierre, çocukluğunda Latince, Yunanca ve İngilizce dillerini öğrenmiştir. Türkiye’de, özellikle İstanbul’da onu tanımayan, bilmeyen aydın yok gibidir. İstanbul’da Divanyolu’nda bir caddeye, Eyüp’te bir kahvehaneye ve o kahvehanenin bulunduğu tepeye adı verilen bu meşhur yazar Türk dostu olarak bilinir.
Pierre Loti asker kökenli bir yazardır. Fransız Deniz Kuvvetlerinde albaylığa kadar yükselmiştir. İlk romanı Aziyade’nin ilhamını İstanbul’dan almıştır. İstanbullu bir güzele gönlünü kaptırmıştır. Eserde Osmanlı’dan kesitler bulmak mümkündür. Loti birçok defa İstanbul’da bulunmuş, bu şehri çok sevmiştir. İlk gelişi bir subay olarak görev sebebiyledir. Daha sonra İstanbul’a defalarca geldi, Eyüp’te ikamet etti. Eyüp’e, genel anlamda İstanbul’a hayran kaldı. Osmanlıların insanî yaklaşımları ve hayat tarzları onu fazlasıyla etkiledi. Türkler de onu sevdi, o da Türkleri sevdi. Osmanlı Türkiyesinin haklarını değişik çevrelerde müdafa etti. “Can Çekişen Türkiye” adlı eserinde Batılıların ikiyüzlülüğünü dile getirdi. Fakat bizler onun kırk kitabının dörtte birini bile Türkçeye kazandıramadık.
Batı âleminde biz Türklere destek çıkan, bizi savunan şöhretli şair, yazar ve aydınların sayısı birkaçı geçmez. Pierre Loti bunların başta gelenidir. O, İstanbul’da bulunduğu zamanlarda Türk gibi giyinmiş, Türk gibi düşünmüş ve Türk gibi yaşamıştır. Hatta bunlarla yetinmeyip yeri gelince tespih çekmiş, fes takmıştır. O aradığı huzuru bu topraklarda bulmuştur. İstanbul onu büyülemiştir. Bu şehrin gerçek âşıklarından biri olup çıkmıştır.
Pierre Loti’yi bir kısım Türkler sömürgeciliğin ajanı olarak görmüş, Fransızlar ise Osmanlı’yı savunduğundan, ona alaycı ve şüpheci gözlerle bakmıştır. Şair Nazım Hikmet, Pierre Loti’yi duygularında samimi olmamakla suçlamış, ona tepkiler yağdırmıştır. Ama onun Osmanlı Türklerine yakınlığı saraydan yankı bulmuştur. Batının çifte standartlı politikalarını eleştiren ve Osmanlı’dan yana görüş belirten Loti, Tophane Rıhtımı’nda büyük bir törenle karşılanmış, Sultan Reşat tarafından sarayda ağırlanmıştır. Sultan Abdülhamit tarafından da kabul edilmiştir. O, İtalyanların Trablusgarp’a saldırması üzerine Osmanlı’dan yana görüşler ileri sürerek İtalyanları yermiştir. Gerçekleri söylemeyi insanlık gereği olarak görmüştür.
Onun Ermenilerle ilgili görüşleri de enteresandır ve tarihî gerçeklerle bağdaşır. Ermenilerin yaptığı çirkefliklere ve katliamlara değinen Pierre Loti, Osmanlı’nın tutumunu doğal tepki olarak görür. O ‘kim olsa hainlere sert davranır’ anlayışındadır. Doğduğu topraklar olan Fransa’nın Ermenilerle birlik olup Anadolu’yu işgal etmelerini eleştirir. Pierre Loti’nin yeni Türkiye tarafından saltanatın kaldırılmasını yersiz bulması şimşeklerin üzerine yönelmesine sebep olur. Biz böyleyiz işte… Herkesin bizim gibi düşünmesini isteriz. Bizim gibi düşünmeyenleri, bizim düşüncelerimize sırt çevirenleri bir kalemde sileriz.
Kadim Türk dostu Pierre Loti savaş karşıtı bir insandı. O, her insanın hayat hakkına saygı gösteriyor, bunu engellemeye kalkanlara karşı tepkisi sert oluyordu. Hayata hümanist gözlerle bakıyordu. O dönemlerde, dünyanın Osmanlı’ya topyekûn saldırdığı bu zaman diliminde Loti’nin mazlumdan yana bir tavırla bize sahip çıkması az bir şey değildir. O aynı zamanda göğsünde Osmanlı nişanı taşıyacak kadar duygularında samimidir. Atatürk bu büyük Türk dostunu onurlandırmış ve ona olan şükran ifadelerini kendisine iletmiştir.
O, İstanbul’a geldiğinde şehrin manzarasına hâkim Eyüp sırtlarındaki tepeye sürekli uğrardı। Çay kahve içer, şehri seyrederdi. Burada halkla kaynaşır, sohbetler ederdi. Bu yüzden onun ölümünden sonra bu tepeye ve burada bulunan kahveye ‘Pierre Loti’ adı verilmiş, bu büyük yazarın ve Türk dostunun adı yaşatılmıştır. Bu davranış, milletimizin vefa duygusunu gösterir. Pierre Loti o tepeyle, üzerindeki tesislerle ve özellikle kahveyle hep yaşayacaktır.
16 Şubat 2008 Cumartesi
8 Şubat 2008 Cuma
Köprübaşılı Bir Bilge Adam: Aslan Aksoy
M.NİHAT MALKOÇ
Köprübaşı’nın yetiştirmiş olduğu saygın ve bilge kişilerden biridir Aslan Aksoy… O, ömrünü Köprübaşı için, Köprübaşı’nda geçiren ve bu ilçeye katkıda bulunmak için gayret eden bir insandır. Uzun yıllar bu küçük ilçede ticaretle uğraştı. Kitap ve kırtasiye satışı yaptı. Onun için kendisini daha çok “Kitapçı Aslan” olarak tanırlar. Bunun dışında demir ve ahşap el sanatlarının satıcılığını yaptı. Bu ürünleri küçük esnaftan ve sanatkârdan alıp toptan satışıyla ilgilendi. Böylelikle bu sanatların devam etmesini sağladı, yok olmalarını engelledi.
1933 yılında Köprübaşı’nda doğan Aksoy, yaşına göre dinç ve hayat dolu bir insandır. İlkokul mezunu olmasına rağmen gayet kültürlü, bilgi ve görgü dolu bir kişidir. Çok ince ve nazik bir insandır aynı zamanda. İnsanlara “Yeğenim” diye hitap eder genellikle. Kendini çok iyi yetiştirmiştir. Bugüne kadar büyük küçük, iyi kötü, kârlı kârsız demeden pek çok vazifede bulunmuştur. Üç yıl Köprübaşı Belediyesi Başkan Vekilliği yapmıştır. Belediye Meclis Üyeliği, Köprübaşı Lisesi Yaptırma ve Yaşatma Derneği Kurucu Üyeliği ve Başkanlığı, Bir dönem Trabzon İl Genel Meclisi Üyeliği, iki dönem Sürmene Küçük Sanayi Sitesi Yapı Kooperatifi Başkanlığı, iki dönem Köprübaşı’nda siyasi parti İlçe Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. Kendisi Bağ-Kur emeklisidir. Fakat hâlâ büyük bir gayretle çalışmaktadır.
Köprübaşı’nda hemen herkes tarafından tanınan ve sevilen bir kişi olan Aslan Aksoy sadece Trabzon’a değil, Türkiye’ye de çok kıymetli evlatlar yetiştirmiştir. Kıt imkânlarla bütün çocuklarını büyük okullarda okutmuş, onlardan desteğini hiç kesmemiştir. Evlatlarının çoğu, ülkemizin önemli noktalarında vazife görmektedirler. Onun çocuklarından biri olan Hüseyin Aksoy, son yıllarda Mersin Valisi olarak görev yapmaktadır. 1963 yılında Köprübaşı’nda doğan Hüseyin Aksoy’un bundan önceki görevi Muğla Valiliğiydi. Köprübaşımızın gurur kaynaklarından biri olan Hüseyin Aksoy, bir dönem de İçişleri Bakanlığı Genel Sekreterliği görevinde bulunmuştu. Geçen yıl Mersin’de düzenlenen şiir yarışmasında Türkiye birincisi olmuş, ödülümü almak için bu şehre gitmiştim. Sayın Valimizi makamında ziyaret etmiş, kendisinden bir hayli alâka görmüştüm.
Köprübaşı’nın sevilen simalarından biri olan Aslan Aksoy’un çocuklarından biri de ağır ceza reisidir. Fatih Aksoy adlı bu kıymetli hemşehrimiz değişik yerlerde başarılı görevlerde bulunmuş, bir süre de kaymakamlıklar yapmıştır. En son olarak da Zile Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı görevini sürdürmektedir. Aslan Ağabeyin diğer bir oğlu Yavuz Aksoy İstanbul Barosuna bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Elektronik Haberleşme Mühendisi olan oğlu Halil Aksoy ise 2000 yılından bu yana Zonguldak Telekom İl Müdürlüğü görevini yürütüyor. Yine onun çocuklarından Jeoloji Mühendisi Salih Aksoy özel sektörde mühendis olarak görev yapmaktadır. Bir diğer oğlu olan Dr. Hamit Zafer Aksoy ise Akçaabat Devlet Hastanesi’nde Üroloji Mütehassısı olarak çalışmaktadır.
Köprübaşı gibi dışa kapalı, imkânları kısıtlı bir yerde, çok zor şartlarda bu kadar çocuğu bu kadar güzel yerlerde okutmak her babanın harcı değildir. Aslında liste bitmedi. Aslan ağabeyin kızlarından söz etmedik. Onlar da diğerleri gibi okudular; iktisat, siyasal gibi bölümler bitirdiler. Onlar da devlet kademelerinde başarılı hizmet vermektedirler. Bu eli öpülesi baba, erkek çocuklarına tanıdığı hakları kızlarına da tanıdı; hiçbir ayrım yapmadı.
Aslan Aksoy’un çocukları şanslıydı; çünkü okumanın önemini kavrayan bilgili ve şuurlu bir babaları vardı। Aslan Ağabey de şanslıydı; çünkü verilen hakkı iyi kullanan, çalışmayı seven, hedefleri olan ve o hedeflere ulaşmak için çırpınan ve birbirleriyle rekabet eden çocukları vardı. Bunların ötesinde hayatını çocuklarına adamış fedakâr bir anne vardı. O anne Aslan Aksoy’un muhterem eşi Hatice Hanımdı. Eli öpülmeye layık bu anne, gece gün kurslar açıp aile bütçesine katkıda bulunmuş, vasıfsız kızlara terziliği öğretmiştir. Şirin Köprübaşı’nın en uyumlu ve en eğitimli ailelerinin başında gelen Aksoy ailesi Köprübaşı’nın adını her yerde onurla taşıyor. Ailenin öncüsü Aslan Aksoy’a Allah uzun ömür versin.
Köprübaşı’nın yetiştirmiş olduğu saygın ve bilge kişilerden biridir Aslan Aksoy… O, ömrünü Köprübaşı için, Köprübaşı’nda geçiren ve bu ilçeye katkıda bulunmak için gayret eden bir insandır. Uzun yıllar bu küçük ilçede ticaretle uğraştı. Kitap ve kırtasiye satışı yaptı. Onun için kendisini daha çok “Kitapçı Aslan” olarak tanırlar. Bunun dışında demir ve ahşap el sanatlarının satıcılığını yaptı. Bu ürünleri küçük esnaftan ve sanatkârdan alıp toptan satışıyla ilgilendi. Böylelikle bu sanatların devam etmesini sağladı, yok olmalarını engelledi.
1933 yılında Köprübaşı’nda doğan Aksoy, yaşına göre dinç ve hayat dolu bir insandır. İlkokul mezunu olmasına rağmen gayet kültürlü, bilgi ve görgü dolu bir kişidir. Çok ince ve nazik bir insandır aynı zamanda. İnsanlara “Yeğenim” diye hitap eder genellikle. Kendini çok iyi yetiştirmiştir. Bugüne kadar büyük küçük, iyi kötü, kârlı kârsız demeden pek çok vazifede bulunmuştur. Üç yıl Köprübaşı Belediyesi Başkan Vekilliği yapmıştır. Belediye Meclis Üyeliği, Köprübaşı Lisesi Yaptırma ve Yaşatma Derneği Kurucu Üyeliği ve Başkanlığı, Bir dönem Trabzon İl Genel Meclisi Üyeliği, iki dönem Sürmene Küçük Sanayi Sitesi Yapı Kooperatifi Başkanlığı, iki dönem Köprübaşı’nda siyasi parti İlçe Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. Kendisi Bağ-Kur emeklisidir. Fakat hâlâ büyük bir gayretle çalışmaktadır.
Köprübaşı’nda hemen herkes tarafından tanınan ve sevilen bir kişi olan Aslan Aksoy sadece Trabzon’a değil, Türkiye’ye de çok kıymetli evlatlar yetiştirmiştir. Kıt imkânlarla bütün çocuklarını büyük okullarda okutmuş, onlardan desteğini hiç kesmemiştir. Evlatlarının çoğu, ülkemizin önemli noktalarında vazife görmektedirler. Onun çocuklarından biri olan Hüseyin Aksoy, son yıllarda Mersin Valisi olarak görev yapmaktadır. 1963 yılında Köprübaşı’nda doğan Hüseyin Aksoy’un bundan önceki görevi Muğla Valiliğiydi. Köprübaşımızın gurur kaynaklarından biri olan Hüseyin Aksoy, bir dönem de İçişleri Bakanlığı Genel Sekreterliği görevinde bulunmuştu. Geçen yıl Mersin’de düzenlenen şiir yarışmasında Türkiye birincisi olmuş, ödülümü almak için bu şehre gitmiştim. Sayın Valimizi makamında ziyaret etmiş, kendisinden bir hayli alâka görmüştüm.
Köprübaşı’nın sevilen simalarından biri olan Aslan Aksoy’un çocuklarından biri de ağır ceza reisidir. Fatih Aksoy adlı bu kıymetli hemşehrimiz değişik yerlerde başarılı görevlerde bulunmuş, bir süre de kaymakamlıklar yapmıştır. En son olarak da Zile Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı görevini sürdürmektedir. Aslan Ağabeyin diğer bir oğlu Yavuz Aksoy İstanbul Barosuna bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Elektronik Haberleşme Mühendisi olan oğlu Halil Aksoy ise 2000 yılından bu yana Zonguldak Telekom İl Müdürlüğü görevini yürütüyor. Yine onun çocuklarından Jeoloji Mühendisi Salih Aksoy özel sektörde mühendis olarak görev yapmaktadır. Bir diğer oğlu olan Dr. Hamit Zafer Aksoy ise Akçaabat Devlet Hastanesi’nde Üroloji Mütehassısı olarak çalışmaktadır.
Köprübaşı gibi dışa kapalı, imkânları kısıtlı bir yerde, çok zor şartlarda bu kadar çocuğu bu kadar güzel yerlerde okutmak her babanın harcı değildir. Aslında liste bitmedi. Aslan ağabeyin kızlarından söz etmedik. Onlar da diğerleri gibi okudular; iktisat, siyasal gibi bölümler bitirdiler. Onlar da devlet kademelerinde başarılı hizmet vermektedirler. Bu eli öpülesi baba, erkek çocuklarına tanıdığı hakları kızlarına da tanıdı; hiçbir ayrım yapmadı.
Aslan Aksoy’un çocukları şanslıydı; çünkü okumanın önemini kavrayan bilgili ve şuurlu bir babaları vardı। Aslan Ağabey de şanslıydı; çünkü verilen hakkı iyi kullanan, çalışmayı seven, hedefleri olan ve o hedeflere ulaşmak için çırpınan ve birbirleriyle rekabet eden çocukları vardı. Bunların ötesinde hayatını çocuklarına adamış fedakâr bir anne vardı. O anne Aslan Aksoy’un muhterem eşi Hatice Hanımdı. Eli öpülmeye layık bu anne, gece gün kurslar açıp aile bütçesine katkıda bulunmuş, vasıfsız kızlara terziliği öğretmiştir. Şirin Köprübaşı’nın en uyumlu ve en eğitimli ailelerinin başında gelen Aksoy ailesi Köprübaşı’nın adını her yerde onurla taşıyor. Ailenin öncüsü Aslan Aksoy’a Allah uzun ömür versin.
6 Şubat 2008 Çarşamba
Kuzey TV’de Şiir ve Edebiyat Söyleşisi
M.NİHAT MALKOÇ
Trabzon; kültür, sanat ve edebiyat açısından Türkiye’nin ikinci İstanbul’udur. Bu şehir geçmişten bugüne kadar nice emsalsiz değerler yetiştirmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in fethettiği, Yavuz Sultan Selim’in 22 yıl valilik yaptığı, Osmanlı’nın tahtında en uzun süre kalan padişah olarak bilinen Kanunî Sultan Süleyman’ın doğduğu şehir olan Trabzon, Cumhuriyet devrinde Hasan Saka’yı başbakanlığa, Cevdet Sunay’ı Cumhurbaşkanlığına taşımıştır. Bu şehrin mümbit toprakları nice değerli şahsiyetler yetiştirmiştir.
Trabzon’un sadece Trabzonspor’la anılması; tarihî, kültürel ve edebî değerlerinin göz ardı edilmesi üzücüdür. Trabzonspor’un Trabzon için çok mühim bir değer olduğunu bizler de kabul ediyoruz. Fakat Trabzon demek, Trabzonspor demek değildir. Böyle sığ düşünmek tarihî gerçeklerle bağdaşmaz. Trabzon çok eski bir medeniyet merkezidir. Bu şehrin gün yüzüne çıkarılmamış nice değerleri ve değerlileri vardır. Bu şehirdeki yazılı ve görsel medya organlarının gece gündüz top peşinde koşmak yerine biraz da bunlara yer vermesi bizlerin en büyük beklentisidir. Zira bu şehrin halkı her gün spor tartışması dinlemekten bıktı.
06 Şubat 2008 Çarşamba günü Trabzon’un çok değerli araştırmacı-yazarlarından Mustafa Yazıcı’nın Kuzey TV’de hazırlayıp sunduğu “Trabzon Trabzon” adlı programının stüdyo konuğuydum. “Trabzon’da Şiir ve Edebiyat” ana temasının işlendiği program, gündüz saatlerinde (13.30’da) başladı. 70 dakika sürdü. Programda biyografim ve şiir geçmişim üzerinde durdum. Mustafa Yazıcı’nın sunduğu programda şu görüşlere yer verdim:
“Şiire ve edebiyata 1990 yılında başladım. Aradan 18 yıl gibi uzun bir zaman geçmiş. Ben bu süre içerisinde binlerce yazı ve yüzlerce şiir kaleme almışım. Gazeteciliğe 1990 senesinde Türksesi gazetesinde başlamışım. İlk yazım Uzunsokak’ın araç trafiğine kapatılması üzerineydi. Bugün aradan 18 yıl geçti; Uzunsokak ancak şimdi araç trafiğine kapatılabildi. Yine de doğru mu yapıldı, yanlış mı yapıldı tartışmaları sürüyor.
İlk şiirim Kültür Bakanlığı’nın çıkardığı “Gençliğin Sesi” dergisinde yayınlandı. Bu ilk şiirim “Gece Yarısı” adını taşıyordu. Arapça ve Farsça kelimelerin çokça kullanıldığı bir hece şiiriydi. Bugüne kadar, en büyüğünden en küçüğüne kadar onlarca dergi ve gazetede fikrî, edebî, felsefî ve kültürel konularda yüzlerce yazı ve şiir yazdım. Bu yayın organlarından Türk Edebiyatı, Türk Dili, Bizim Çocuk, Çınar, Bizim Azerbaycan, Anadolunun Sesi, Üniversitelinin Sesi, Türkiye, Bizim Okul, Deyiş, Şenliğin Sesi, Somuncu Baba, İnsanlığa Çağrı, Mavi Yeşil, Yeni Sesleniş, Gençliğin Sesi, Yeşilay, Kümbet, Irmak, Tekne, Ardıç, Nida, Gülistan, Kardelen, Değirmen, Irmak, Ayvakti, Cümle, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim, İklim gibi dergilerde; Türksesi, Demokrat Gümüşhane, Kuşakkaya, Ortadoğu, Yeni Mesaj, Hergün, Candaş, Edebiyat, Bolu Üçtepe, Akçaabat Yeni Haber, Karadeniz Olay, Hizmet, Hüryol gibi gazetelerde yıllardan beri deneme, makale, fıkra ve şiirler yazmaktayım. Bunlara ilave olarak “Bizim Okul” isimli kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Yazı İşleri Müdürlüğü’nü yaptım. Fakat bu yayın organının ömrü fazla uzun sürmedi.
Marifet iltifata tabidir. Şairlerin güç ve moral kaynağı ödüllerdir. Ben de yazı hayatım boyunca onlarca ödül kazandım. Bunlar benim yazma şevkimi ve heyecanımı artırdı. Trabzon ve Akçaabat Belediyelerinin düzenlediği pek çok yarışmada çeşitli ödüller aldım. Şiir, gezi yazısı, deneme türlerinde düzenlenen yarışmalarda defalarca Türkiye birincisi oldum. Mersin ve Nevşehir’deki kültür, sanat ve edebiyat festivallerinde Trabzon’u temsil ettim. Birkaç yıldan beri her ay beş ayrı dergide, iki ayrı gazetede şiir ve yazılar yayınlamaktayım. Lakin kitaba ve yazara hak ettiği değer verilmedikçe yazdıklarımı kitap haline getirmeyeceğim.”
Mustafa Yazıcı’nın sunduğu ve naçizane şahsımın konuk olduğu programda bunların dışında şüphesiz çok şeyler daha konuşuldu। Fakat bunları aktarmayı gerekli bulmuyorum. Bana bu imkânı veren başta program yapımcısı ve sunucusu Mustafa Yazıcı’ya ve bizi güler yüzle ağırlayan Kuzey TV müdürü Turgay Beşyıldız’a şükranlarımı sunuyorum.
Trabzon; kültür, sanat ve edebiyat açısından Türkiye’nin ikinci İstanbul’udur. Bu şehir geçmişten bugüne kadar nice emsalsiz değerler yetiştirmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in fethettiği, Yavuz Sultan Selim’in 22 yıl valilik yaptığı, Osmanlı’nın tahtında en uzun süre kalan padişah olarak bilinen Kanunî Sultan Süleyman’ın doğduğu şehir olan Trabzon, Cumhuriyet devrinde Hasan Saka’yı başbakanlığa, Cevdet Sunay’ı Cumhurbaşkanlığına taşımıştır. Bu şehrin mümbit toprakları nice değerli şahsiyetler yetiştirmiştir.
Trabzon’un sadece Trabzonspor’la anılması; tarihî, kültürel ve edebî değerlerinin göz ardı edilmesi üzücüdür. Trabzonspor’un Trabzon için çok mühim bir değer olduğunu bizler de kabul ediyoruz. Fakat Trabzon demek, Trabzonspor demek değildir. Böyle sığ düşünmek tarihî gerçeklerle bağdaşmaz. Trabzon çok eski bir medeniyet merkezidir. Bu şehrin gün yüzüne çıkarılmamış nice değerleri ve değerlileri vardır. Bu şehirdeki yazılı ve görsel medya organlarının gece gündüz top peşinde koşmak yerine biraz da bunlara yer vermesi bizlerin en büyük beklentisidir. Zira bu şehrin halkı her gün spor tartışması dinlemekten bıktı.
06 Şubat 2008 Çarşamba günü Trabzon’un çok değerli araştırmacı-yazarlarından Mustafa Yazıcı’nın Kuzey TV’de hazırlayıp sunduğu “Trabzon Trabzon” adlı programının stüdyo konuğuydum. “Trabzon’da Şiir ve Edebiyat” ana temasının işlendiği program, gündüz saatlerinde (13.30’da) başladı. 70 dakika sürdü. Programda biyografim ve şiir geçmişim üzerinde durdum. Mustafa Yazıcı’nın sunduğu programda şu görüşlere yer verdim:
“Şiire ve edebiyata 1990 yılında başladım. Aradan 18 yıl gibi uzun bir zaman geçmiş. Ben bu süre içerisinde binlerce yazı ve yüzlerce şiir kaleme almışım. Gazeteciliğe 1990 senesinde Türksesi gazetesinde başlamışım. İlk yazım Uzunsokak’ın araç trafiğine kapatılması üzerineydi. Bugün aradan 18 yıl geçti; Uzunsokak ancak şimdi araç trafiğine kapatılabildi. Yine de doğru mu yapıldı, yanlış mı yapıldı tartışmaları sürüyor.
İlk şiirim Kültür Bakanlığı’nın çıkardığı “Gençliğin Sesi” dergisinde yayınlandı. Bu ilk şiirim “Gece Yarısı” adını taşıyordu. Arapça ve Farsça kelimelerin çokça kullanıldığı bir hece şiiriydi. Bugüne kadar, en büyüğünden en küçüğüne kadar onlarca dergi ve gazetede fikrî, edebî, felsefî ve kültürel konularda yüzlerce yazı ve şiir yazdım. Bu yayın organlarından Türk Edebiyatı, Türk Dili, Bizim Çocuk, Çınar, Bizim Azerbaycan, Anadolunun Sesi, Üniversitelinin Sesi, Türkiye, Bizim Okul, Deyiş, Şenliğin Sesi, Somuncu Baba, İnsanlığa Çağrı, Mavi Yeşil, Yeni Sesleniş, Gençliğin Sesi, Yeşilay, Kümbet, Irmak, Tekne, Ardıç, Nida, Gülistan, Kardelen, Değirmen, Irmak, Ayvakti, Cümle, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim, İklim gibi dergilerde; Türksesi, Demokrat Gümüşhane, Kuşakkaya, Ortadoğu, Yeni Mesaj, Hergün, Candaş, Edebiyat, Bolu Üçtepe, Akçaabat Yeni Haber, Karadeniz Olay, Hizmet, Hüryol gibi gazetelerde yıllardan beri deneme, makale, fıkra ve şiirler yazmaktayım. Bunlara ilave olarak “Bizim Okul” isimli kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Yazı İşleri Müdürlüğü’nü yaptım. Fakat bu yayın organının ömrü fazla uzun sürmedi.
Marifet iltifata tabidir. Şairlerin güç ve moral kaynağı ödüllerdir. Ben de yazı hayatım boyunca onlarca ödül kazandım. Bunlar benim yazma şevkimi ve heyecanımı artırdı. Trabzon ve Akçaabat Belediyelerinin düzenlediği pek çok yarışmada çeşitli ödüller aldım. Şiir, gezi yazısı, deneme türlerinde düzenlenen yarışmalarda defalarca Türkiye birincisi oldum. Mersin ve Nevşehir’deki kültür, sanat ve edebiyat festivallerinde Trabzon’u temsil ettim. Birkaç yıldan beri her ay beş ayrı dergide, iki ayrı gazetede şiir ve yazılar yayınlamaktayım. Lakin kitaba ve yazara hak ettiği değer verilmedikçe yazdıklarımı kitap haline getirmeyeceğim.”
Mustafa Yazıcı’nın sunduğu ve naçizane şahsımın konuk olduğu programda bunların dışında şüphesiz çok şeyler daha konuşuldu। Fakat bunları aktarmayı gerekli bulmuyorum. Bana bu imkânı veren başta program yapımcısı ve sunucusu Mustafa Yazıcı’ya ve bizi güler yüzle ağırlayan Kuzey TV müdürü Turgay Beşyıldız’a şükranlarımı sunuyorum.
26 Ocak 2008 Cumartesi
Güneri Kadirbeyoğlu’nun Ardından…
M.NİHAT MALKOÇ
Önümde bir gazete duruyor… Üzerinde de “Gümüşhane’nin sevilen simalarından emekli öğretmen, fotoğraf sanatçısı Güneri Kadirbeyoğlu hayatını kaybetti.” haberi… İnsan tanıdığı bir kişinin bu son haberiyle mahzunlaşıyor bir an… Hayatın yoğunluğunda belki çoktandır hatırımıza getirmeyiz dostlarımızı… Fakat bu hüzünlü manşet bize onu hatırlatıyor. Acı bir hatırlayış bu… Bu son hatırlayış oluyor. Üzücü olan da bu zaten… Acıyla ve kederle son hatırlayış… Gözlerimin önünde asılı kalıyor gülen siması… Gördüğümüz son görüntü gitmiyor göz önünden. Zira son kare kalıyor zihinlerde. Öylece resmediliyor belleklere…
Beklenmedik bir zamanda aramızdan ayrılan Güneri Kadirbeyoğlu, Gümüşhane’nin yetiştirdiği ‘beyefendi’ mizaçlı insanlardan biriydi. O, bir Gümüşhane âşığıydı. İçinde doğduğu topraklara aşk derecesinde bağlıydı. Kadirbeyoğlu, adı Gümüşhane’yle özdeşleşmiş değerlerden birisiydi. Gümüşhane ona sevginin en üst basamağı olan aşkı çağrıştırırdı. Eğitimci ve fotoğraf sanatçısı olan Güneri Ağabey, dürüstlük ve hoşgörüde emsalsiz bir insandı. Şahsiyetiyle Gümüşhane’nin yerel kimliğini ve insanî yapısını yansıtıyordu. Akif Timurhan(Zevrakî)’ın ardından bu şehre düşen büyük bir acıdır onun aramızdan ayrılışı. Gümüşhane her geçen gün değerlerini kaybediyor, abide şahsiyetler ebediyete göçüyor. Fakat endişe etmeye gerek yok, onların yerinde yeni değerler filizleniyor.
Güneri Bey nice güzel işler yapacakken, genç sayılabilecek bir yaşta ayrıldı aramızdan. Zira O, 65 yaşında olmasına rağmen hayat doluydu. Zamanın içini güzelliklerle doldurma heyecanı ve telaşı içerisindeydi. Fotoğrafçılık onun için bir tutkuydu. O, yazıyla kolay kolay anlatılamayacak pek çok şeyi fotoğrafların diliyle sözsüz anlatmıştır. Deneme yanılma yoluyla fotoğrafçılığın püf noktalarını öğrenmiştir. Fakat bu işten para kazanmayı düşünmemiştir. Onun fotoğrafları çok kere kendisinden izin alma nezaketi gösterilmeden kullanılmıştır. Kendisi çok zengin bir fotoğraf albümüne sahipti. Gümüşhane tarihini yazacakların bu zengin fotoğraf albümünü görmeleri bir mecburiyettir.
Fotoğrafçılık onun en keyifli uğraşıydı. Bu işte maharetliydi. Bununla ilgili olarak Turan Tuğlu Ağabey’in bir yazısından alıntı yapmak istiyorum. Buna merhum Güneri Bey’le Turan Bey arasında geçen bir diyalog olarak da bakabilirsiniz: “Bir gün cep telefonum çaldı, açtım Güneri Kadirbeyoğlu, ‘Ağabey’ dedi, fotoğraf makineni al ve Kuşakkaya tepesinin bir fotoğrafını çek. Ne var ki, dedim… ‘Kuşakkaya tepesini bir bulut çepeçevre sarmış, çok güzel bir görüntü oluşmuş, o güzelliği kaçırmayalım.’ Sen niye çekmiyorsun, diye sordum. ‘Ağabey, ben hastanedeyim, yatıyorum, pencerem Kuşakkaya’ya bakıyor’ dedi.”
Hatıralar ve doyumsuz güzellikler mazinin sisleri arasında kaldı artık. Şimdi Güneri Kadirbeyoğlu’nu ifade eden mütevazı bir parantez var gözlerimizin önünde. 1943 yılında Gümüşhane’de açılan bu parantez, 2008 yılı kışının iliklere işleyen soğuğunda Trabzon’da bir hastanede sessizce kapandı.(1943–2008)… Bu paranteze dolu dolu 65 yıl sığdırdı Kadirbeyoğlu. Bu 65 seneye de nice güzel şeyler doldurdu. 1965’te öğretmenliğe başlayış, Bayburt’ta geçen görev yılları…1970’li yıllarda Gümüşhane Eğitim Araçları Başkanlığı’ndaki çalışma hayatı… Yıllarca görev yaptığı kurumun başkanı olarak emekliye ayrılış… Yani 1994’te gelen gecikmiş emeklilik… Başarılı hizmetlerle geçen otuz yıl…
Eğitimi insan olmanın ve insan kalmanın gereği sayan bir anlayışla köy köy dolaşıp eğitim camiasını bilgilendirme gayretleri… Ortaokul yıllarında başlayan fotoğraf merakını profesyonelliğe taşıma… Türkiye genelinde pek çok gazete ve dergide birbirinden güzel ve özel fotoğraflara atılan imzalar… Son olarak da Gümüşhaneliler ve Gümüşhane’yi Sevenler Hizmet Vakfının Genel Sekreterliği’ndeki samimi ve karşılıksız gayretler… Gümüşhane’nin gözü, kulağı ve dili olan Kuşakkaya gazetesinde gönüllü çalışmalar… Ve Gümüşhane’nin en büyük camii olan Kemaliye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından sevenlerin duaları ve gözyaşları arasında Emirler Mezarlığında son bulan şerefli, parlak ve sade bir hayat…
Önümde bir gazete duruyor… Üzerinde de “Gümüşhane’nin sevilen simalarından emekli öğretmen, fotoğraf sanatçısı Güneri Kadirbeyoğlu hayatını kaybetti.” haberi… İnsan tanıdığı bir kişinin bu son haberiyle mahzunlaşıyor bir an… Hayatın yoğunluğunda belki çoktandır hatırımıza getirmeyiz dostlarımızı… Fakat bu hüzünlü manşet bize onu hatırlatıyor. Acı bir hatırlayış bu… Bu son hatırlayış oluyor. Üzücü olan da bu zaten… Acıyla ve kederle son hatırlayış… Gözlerimin önünde asılı kalıyor gülen siması… Gördüğümüz son görüntü gitmiyor göz önünden. Zira son kare kalıyor zihinlerde. Öylece resmediliyor belleklere…
Beklenmedik bir zamanda aramızdan ayrılan Güneri Kadirbeyoğlu, Gümüşhane’nin yetiştirdiği ‘beyefendi’ mizaçlı insanlardan biriydi. O, bir Gümüşhane âşığıydı. İçinde doğduğu topraklara aşk derecesinde bağlıydı. Kadirbeyoğlu, adı Gümüşhane’yle özdeşleşmiş değerlerden birisiydi. Gümüşhane ona sevginin en üst basamağı olan aşkı çağrıştırırdı. Eğitimci ve fotoğraf sanatçısı olan Güneri Ağabey, dürüstlük ve hoşgörüde emsalsiz bir insandı. Şahsiyetiyle Gümüşhane’nin yerel kimliğini ve insanî yapısını yansıtıyordu. Akif Timurhan(Zevrakî)’ın ardından bu şehre düşen büyük bir acıdır onun aramızdan ayrılışı. Gümüşhane her geçen gün değerlerini kaybediyor, abide şahsiyetler ebediyete göçüyor. Fakat endişe etmeye gerek yok, onların yerinde yeni değerler filizleniyor.
Güneri Bey nice güzel işler yapacakken, genç sayılabilecek bir yaşta ayrıldı aramızdan. Zira O, 65 yaşında olmasına rağmen hayat doluydu. Zamanın içini güzelliklerle doldurma heyecanı ve telaşı içerisindeydi. Fotoğrafçılık onun için bir tutkuydu. O, yazıyla kolay kolay anlatılamayacak pek çok şeyi fotoğrafların diliyle sözsüz anlatmıştır. Deneme yanılma yoluyla fotoğrafçılığın püf noktalarını öğrenmiştir. Fakat bu işten para kazanmayı düşünmemiştir. Onun fotoğrafları çok kere kendisinden izin alma nezaketi gösterilmeden kullanılmıştır. Kendisi çok zengin bir fotoğraf albümüne sahipti. Gümüşhane tarihini yazacakların bu zengin fotoğraf albümünü görmeleri bir mecburiyettir.
Fotoğrafçılık onun en keyifli uğraşıydı. Bu işte maharetliydi. Bununla ilgili olarak Turan Tuğlu Ağabey’in bir yazısından alıntı yapmak istiyorum. Buna merhum Güneri Bey’le Turan Bey arasında geçen bir diyalog olarak da bakabilirsiniz: “Bir gün cep telefonum çaldı, açtım Güneri Kadirbeyoğlu, ‘Ağabey’ dedi, fotoğraf makineni al ve Kuşakkaya tepesinin bir fotoğrafını çek. Ne var ki, dedim… ‘Kuşakkaya tepesini bir bulut çepeçevre sarmış, çok güzel bir görüntü oluşmuş, o güzelliği kaçırmayalım.’ Sen niye çekmiyorsun, diye sordum. ‘Ağabey, ben hastanedeyim, yatıyorum, pencerem Kuşakkaya’ya bakıyor’ dedi.”
Hatıralar ve doyumsuz güzellikler mazinin sisleri arasında kaldı artık. Şimdi Güneri Kadirbeyoğlu’nu ifade eden mütevazı bir parantez var gözlerimizin önünde. 1943 yılında Gümüşhane’de açılan bu parantez, 2008 yılı kışının iliklere işleyen soğuğunda Trabzon’da bir hastanede sessizce kapandı.(1943–2008)… Bu paranteze dolu dolu 65 yıl sığdırdı Kadirbeyoğlu. Bu 65 seneye de nice güzel şeyler doldurdu. 1965’te öğretmenliğe başlayış, Bayburt’ta geçen görev yılları…1970’li yıllarda Gümüşhane Eğitim Araçları Başkanlığı’ndaki çalışma hayatı… Yıllarca görev yaptığı kurumun başkanı olarak emekliye ayrılış… Yani 1994’te gelen gecikmiş emeklilik… Başarılı hizmetlerle geçen otuz yıl…
Eğitimi insan olmanın ve insan kalmanın gereği sayan bir anlayışla köy köy dolaşıp eğitim camiasını bilgilendirme gayretleri… Ortaokul yıllarında başlayan fotoğraf merakını profesyonelliğe taşıma… Türkiye genelinde pek çok gazete ve dergide birbirinden güzel ve özel fotoğraflara atılan imzalar… Son olarak da Gümüşhaneliler ve Gümüşhane’yi Sevenler Hizmet Vakfının Genel Sekreterliği’ndeki samimi ve karşılıksız gayretler… Gümüşhane’nin gözü, kulağı ve dili olan Kuşakkaya gazetesinde gönüllü çalışmalar… Ve Gümüşhane’nin en büyük camii olan Kemaliye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından sevenlerin duaları ve gözyaşları arasında Emirler Mezarlığında son bulan şerefli, parlak ve sade bir hayat…
25 Ocak 2008 Cuma
Haberiniz Var Mı? Hicri 1429’dayız…
M.NİHAT MALKOÇ
Zaman akıp gidiyor kendi mecrasında. Fakat bizler bu akışta pek çok şeyin farkına bile varamıyoruz. Çünkü ayrıntılara takılıp kaldığımız için gerçekleri göremiyoruz. Zaman, hicrete mahkûm hayatları menziline taşıyor. Her gün fark etmesek de gönül dünyamızda hicretler yaşıyoruz. Zira hicret sadece bir yerden bir yere maddeden göçmek değildir. Mana hicretleri de en az maddeden hicret etmek kadar tesirli ve mühimdir. Ancak bunun idrakinde olanlar, ruh dengeleri ve hassasiyetleri kaybolmayanlar bunun mana ve önemini kavrayabilir.
Fahr-i Kâinat Hz. Muhammed(sav)’in Mekke’den Medine’ye yaptığı mukaddes yolculuk; geçmişi, bugünü ve geleceği kuşatan bir nur halesidir. Kıymet bilmezlerin ve altından anlamayan sözde sarrafların manevî hazineleri ellerinin tersiyle itmelerinin müşahhas hâlidir hicret… Bunun temelinde yatan sebepler dünyayı anlamlandırmadaki yanılgılardır.
Hayat durağan değildir. Bunun için dinamik olanlar burada tutunabilir, iz bırakabilir. Hicret Hakk’ın hatırı için, yine onun emriyle yapılmıştı. Mallar ve canlar mukaddes dava uğrunda hiçe sayılmıştı. Sahabeler hüzün çeşmelerinden doldurmuşlardı mübarek kaplarını. Bunların hepsi İslam’ın gönüllerde yeşermesi, serpilmesi, olgunlaşması içindi.
Hayat zaten göçlerden ibarettir. Ruhlar âleminde bekleyen can; bir nutfeden bedene bürünerek, evvela anne karnına, orada dokuz ay bekledikten sonra da dünya denen bu imtihan sahrasına düşer. Ruhun öz diyarından kalkıp bu gurbete katlanması hüzün yağmurlarının gözlerden boşalmasına zemin hazırlar. Bedene anlam kazandıran ve onun muhatap kabul edilmesini sağlayan ruhun gurbeti ölüm denen dünyevî sonla nihayetlenir. Bu, geride kalanları üzse de ruhun özgürlüğe kanatlanmasından, öz vatanına kavuşmasından başka bir şey değildir. Ömrün hazanı olan hicret, ateşe verilen gönül bahçelerimizin imarı ve ihyasıdır.
Göç hayatın özünde var olan mutlak hakikattir. Zaman, mekân, hissiyat, mevsimler de bir bir göçmüyor mu? Dünyanın dönüşü de göçtür. İlk insan ve ilk peygamberin Cennetten dünyaya gönderişi de bir hicret değil miydi? Demek ki göçün hüznünü ilk yaşayan fert ilk insan olan Âdem’dir. Onun göçü yasak bir meyveye vesile kılınmıştı. Resulullah’ınki ise daralan tebliğ sınırlarını açmak ve çerçeveyi genişletmek için olmazsa olmaz bir yolculuktu.
Hicret aslında yenilenmektir. Çevrenin, duyguların, umutların, özlemlerin yenilenmesi… Kuruyan göz pınarlarındaki yaşların tazelenmesi… Göçle birlikte zamanın ve mekânın boyutları genişler, başkalaşır, helezon biçimini alır. Hicret değişime zemin hazırlar. Sıkışan hayatlar onunla rahat nefes alır, açılıp serpilme imkânı bulur. Kabuğa mahkûm öz; açılma, kendini gösterme fırsatı bulur. Hicret bu kabuğu açan bir değişimin dönüm noktasıydı.
Göç maddî ve manevî paylaşımın doruk noktasıdır. Farklılıklarımızın çatışma unsuruna dönüşmeden hakikat paydasında birleşip gönül bahçelerimizi süslemesidir göçlerden arda kalan. Muhacirlerle Ensar’ın bir günde şekillenen o emsalsiz İslam kardeşliği hicretin sırlarının inkişafından başka nedir ki?... Öyle bir kardeşlik ki o güne kadar görülmüş değil. Güzellikleri, nimetleri paylaşmak; zorlukları, imkânsızlıkları sineye çekmek…
Mekke’den Medine’ye göç edenler, gittikleri yerlerde tebliğ vazifesini Mekke’ye nazaran çok daha rahat ve aleni bir şekilde icra edebildiler. Bu mukaddes gidiş, ağır bedeller ödemeyi beraberinde getirdiyse de manevî doyum o bedellerin kurşundan ağırlığını bedene yükletmedi. Ruhlar imanın nuruyla kuşlar gibi kanatlandı maveraya… Vakit huzura erdi.
Hicret, hasret mumunun fitilini ateşlemektir. Gel gör ki bu mumun ışığıdır zifiri karanlıklarda önümüzü aydınlatan. Onunla beraber İslam kıtalar dolaştı. Hicret ölümün kollarında doğan yetim ve öksüz bir bebekti. Aşkın narında yanmaktı, sarp kayalıklarda bir başına yetişen cılız dallara su olmaktı. Onları da yaşamın gayesinden ve sırrından haberdar etmekti. Yunus’un “Bir ben vardır bende benden içeru “ dediği sırra ermekti hicret…
Bugün hicreti unuttuk… Sıkışıp kaldık ruhun daracık dehlizlerinde। Ne gitmek ne de kalmak mümkün… İnsanlık yeni hicretlere gebe mi ne!... Hicri 1429 seneniz mübarek olsun.
Zaman akıp gidiyor kendi mecrasında. Fakat bizler bu akışta pek çok şeyin farkına bile varamıyoruz. Çünkü ayrıntılara takılıp kaldığımız için gerçekleri göremiyoruz. Zaman, hicrete mahkûm hayatları menziline taşıyor. Her gün fark etmesek de gönül dünyamızda hicretler yaşıyoruz. Zira hicret sadece bir yerden bir yere maddeden göçmek değildir. Mana hicretleri de en az maddeden hicret etmek kadar tesirli ve mühimdir. Ancak bunun idrakinde olanlar, ruh dengeleri ve hassasiyetleri kaybolmayanlar bunun mana ve önemini kavrayabilir.
Fahr-i Kâinat Hz. Muhammed(sav)’in Mekke’den Medine’ye yaptığı mukaddes yolculuk; geçmişi, bugünü ve geleceği kuşatan bir nur halesidir. Kıymet bilmezlerin ve altından anlamayan sözde sarrafların manevî hazineleri ellerinin tersiyle itmelerinin müşahhas hâlidir hicret… Bunun temelinde yatan sebepler dünyayı anlamlandırmadaki yanılgılardır.
Hayat durağan değildir. Bunun için dinamik olanlar burada tutunabilir, iz bırakabilir. Hicret Hakk’ın hatırı için, yine onun emriyle yapılmıştı. Mallar ve canlar mukaddes dava uğrunda hiçe sayılmıştı. Sahabeler hüzün çeşmelerinden doldurmuşlardı mübarek kaplarını. Bunların hepsi İslam’ın gönüllerde yeşermesi, serpilmesi, olgunlaşması içindi.
Hayat zaten göçlerden ibarettir. Ruhlar âleminde bekleyen can; bir nutfeden bedene bürünerek, evvela anne karnına, orada dokuz ay bekledikten sonra da dünya denen bu imtihan sahrasına düşer. Ruhun öz diyarından kalkıp bu gurbete katlanması hüzün yağmurlarının gözlerden boşalmasına zemin hazırlar. Bedene anlam kazandıran ve onun muhatap kabul edilmesini sağlayan ruhun gurbeti ölüm denen dünyevî sonla nihayetlenir. Bu, geride kalanları üzse de ruhun özgürlüğe kanatlanmasından, öz vatanına kavuşmasından başka bir şey değildir. Ömrün hazanı olan hicret, ateşe verilen gönül bahçelerimizin imarı ve ihyasıdır.
Göç hayatın özünde var olan mutlak hakikattir. Zaman, mekân, hissiyat, mevsimler de bir bir göçmüyor mu? Dünyanın dönüşü de göçtür. İlk insan ve ilk peygamberin Cennetten dünyaya gönderişi de bir hicret değil miydi? Demek ki göçün hüznünü ilk yaşayan fert ilk insan olan Âdem’dir. Onun göçü yasak bir meyveye vesile kılınmıştı. Resulullah’ınki ise daralan tebliğ sınırlarını açmak ve çerçeveyi genişletmek için olmazsa olmaz bir yolculuktu.
Hicret aslında yenilenmektir. Çevrenin, duyguların, umutların, özlemlerin yenilenmesi… Kuruyan göz pınarlarındaki yaşların tazelenmesi… Göçle birlikte zamanın ve mekânın boyutları genişler, başkalaşır, helezon biçimini alır. Hicret değişime zemin hazırlar. Sıkışan hayatlar onunla rahat nefes alır, açılıp serpilme imkânı bulur. Kabuğa mahkûm öz; açılma, kendini gösterme fırsatı bulur. Hicret bu kabuğu açan bir değişimin dönüm noktasıydı.
Göç maddî ve manevî paylaşımın doruk noktasıdır. Farklılıklarımızın çatışma unsuruna dönüşmeden hakikat paydasında birleşip gönül bahçelerimizi süslemesidir göçlerden arda kalan. Muhacirlerle Ensar’ın bir günde şekillenen o emsalsiz İslam kardeşliği hicretin sırlarının inkişafından başka nedir ki?... Öyle bir kardeşlik ki o güne kadar görülmüş değil. Güzellikleri, nimetleri paylaşmak; zorlukları, imkânsızlıkları sineye çekmek…
Mekke’den Medine’ye göç edenler, gittikleri yerlerde tebliğ vazifesini Mekke’ye nazaran çok daha rahat ve aleni bir şekilde icra edebildiler. Bu mukaddes gidiş, ağır bedeller ödemeyi beraberinde getirdiyse de manevî doyum o bedellerin kurşundan ağırlığını bedene yükletmedi. Ruhlar imanın nuruyla kuşlar gibi kanatlandı maveraya… Vakit huzura erdi.
Hicret, hasret mumunun fitilini ateşlemektir. Gel gör ki bu mumun ışığıdır zifiri karanlıklarda önümüzü aydınlatan. Onunla beraber İslam kıtalar dolaştı. Hicret ölümün kollarında doğan yetim ve öksüz bir bebekti. Aşkın narında yanmaktı, sarp kayalıklarda bir başına yetişen cılız dallara su olmaktı. Onları da yaşamın gayesinden ve sırrından haberdar etmekti. Yunus’un “Bir ben vardır bende benden içeru “ dediği sırra ermekti hicret…
Bugün hicreti unuttuk… Sıkışıp kaldık ruhun daracık dehlizlerinde। Ne gitmek ne de kalmak mümkün… İnsanlık yeni hicretlere gebe mi ne!... Hicri 1429 seneniz mübarek olsun.
Filistinli Yaser’in Gözyaşları
M.NİHAT MALKOÇ
Sabahın ayazında üşüyor ellerim, buz kesmiş yırtık ayakkabılarımın deliklerinden fırlayan parmaklarım… Güneş bulutların arasından kısık aydınlığını gösterse de değmiyor zamana yenilen ve zamanla ezilen bedenime sıcaklığı… Güneş aydınlatamıyor biriken karanlıklarımı. Ben gözlerimi dünyaya açalı beri gönül heybemde karanlıklar biriktiriyorum. Bu benim tercihim olmasa da hayattan payıma düşen karanlıklardan gayrisi değil.
Herkes anne ve babasının gölgesinde saadet şarkıları söylerken, sımsıcak yuvalarında özgürlüğün doyumsuz lezzetini tadarken ben bir yetim, bir öksüz ve bir zavallı olarak bu kara kışın ortasında kaderime ağlıyorum. Âhlarım göklere yükseliyor. Göklerden yere kurşun gibi dökülüyor karlar... O kurşunlar altında buz kesiyor soluklarım. Ben kurşundan, bombadan başka bir şey görmedim bu kutsal ve kanlı topraklarda. Bu yüzdendir ki teşbihlerim kurşunlara endeksli… Zira göğümüzde kurşunlardan başka ne gördük ki!...
Haysiyet çoktandır uğramıyor bizi bu hayata mahkûm edenlerin mahallesine. Onlarla aramızda birkaç yüz metre mesafe olsa da onlar baharı, bizler ağır kışı yaşıyoruz gönül coğrafyamızda. Nedense bize zulmedenlerin çocuklarının canı yanmıyor. Onlar bizim âhlarımızı, ağlamaklarımızı ninni sayıp mışıl mışıl uyuyorlar kuştüyü yataklarında. Çocukların milliyeti olmaz. Onlar bizim kardeşlerimiz. Fakat onların ruhlarını da taş kesmek için gece gündüz çalışıyorlar. Onlar da yarın karşımıza bombalarla çıkacaklar. Bizse onlara sadece sapanlarla ebabil kuşlarının ağızlarında taşıdığı pişmiş taşlardan atabileceğiz.
Gül bahçeleri yanıyor bu topraklarda… Sığınaklarda geçiyor zamanlarımız. Karanlığın insafına sığınıyoruz gün ışığında. Işığımızı çaldı zamanın efendileri… Ellerimize geçirdikleri kelepçeleri şimdi de ruhlarımıza geçirmek istiyorlar. Mum ışığıyla karanlık geceleri aydınlatmaya çalışsak da zalimlerin sert rüzgârları mumlarımıza yanma fırsatı tanımıyor. Mumun kısık alevi ısıtmıyor buz kesen bedenimizi. Uzaktan gelen ışığın huzmeleri yetişmiyor gözbebeklerimize. Çekilin bulutlar, çekilin ki güneş bize de gülümsesin. Dünyayı parselleyen zalimler şimdi de güneşi parsellemenin savaşını veriyorlar. Fakat ne eylerse eylesinler içimize doğan, ruhlardaki karanlıkları boğan iman güneşini söndürmeye güçleri yetmeyecek. Canımızı alsalar da imanımızı alamayacaklar. Zira zafere adanmışlar yürek kalelerini muhkem tutuyorlar. Başımızda boza pişirseler de bu kale hiçbir zaman düşmeyecek.
Şimdi mumlar pervanenin rüyasını görüyorlar. Gerçek özgürlük için sözde esareti seçenler büyüdükçe büyüyor yürek semalarında. Yoksa esaret bizim alnımıza yazılmış bir yafta mıydı? Hissiyatım alev ateş yanıyor. Belleğim fetret devrini yaşıyor besbelli… Uyku girmiyor kan çanağı gözlerimize. Derman inmiyor şarapnellerle parçalanan dizlerimize.
Birileri moda gereği yarı çıplak yaşarken bizler yoksulluğun pençesinde bu hâl üzere yaşama mecburiyetinde kalıyoruz. Yarı giyinikler, soyunukların âhını ve günahını taşıyor omuzlarında. On yıllardır sabır memesinin acı sütüyle besleniyoruz. O kara sütü ak kaşıkla içsek de içimizdeki karanlıklar dağılmıyor. Seherler tebessüm etmiyor sabahlarımıza.
Siyonizm’in gölgesinde bile olsa onurla yaşamak içindir bu ölümler… Daha doğrusu ölümler kutlu diriliş için atılan mukaddes adımlardır bizim için… Bizlere hayat hakkı tanımayanlar gül bahçelerimize zakkumlar diktiler। Mermilerin merhametine mahkûmuz şimdi… Barutlar tomurcuklara açma fırsatı tanımıyor. Her gün kırılıyor dallarımız… Feryadımızın kurşundan ağırlığını taşıyamıyor gökler… Zulmün saltanatı mazlumların bedenlerini çiğneyerek yükseliyor. Artık taşıyamıyor bu cılız ayaklar sırtımıza yüklenen kurşundan ağır acıları… Kalleşlik boy veriyor haram topraklarda. Ağlamaktan kan çanağına dönen yaşlı gözlerimizi silecek bir merhametli el bekliyoruz. Anneler evlatlarına, evlatlar annelerine doyamadan kara toprağa giriyor. Acılar filizleniyor toprağın kara bağrında. Âh annemin sureti düşüyor her gece rüyalarıma… Babamla el ele dolaşıyorlar cennetin doyumsuz bahçelerinde. Özlüyorum özgürlüğü, kendim olmayı, kendim kalmayı özlüyorum…
Sabahın ayazında üşüyor ellerim, buz kesmiş yırtık ayakkabılarımın deliklerinden fırlayan parmaklarım… Güneş bulutların arasından kısık aydınlığını gösterse de değmiyor zamana yenilen ve zamanla ezilen bedenime sıcaklığı… Güneş aydınlatamıyor biriken karanlıklarımı. Ben gözlerimi dünyaya açalı beri gönül heybemde karanlıklar biriktiriyorum. Bu benim tercihim olmasa da hayattan payıma düşen karanlıklardan gayrisi değil.
Herkes anne ve babasının gölgesinde saadet şarkıları söylerken, sımsıcak yuvalarında özgürlüğün doyumsuz lezzetini tadarken ben bir yetim, bir öksüz ve bir zavallı olarak bu kara kışın ortasında kaderime ağlıyorum. Âhlarım göklere yükseliyor. Göklerden yere kurşun gibi dökülüyor karlar... O kurşunlar altında buz kesiyor soluklarım. Ben kurşundan, bombadan başka bir şey görmedim bu kutsal ve kanlı topraklarda. Bu yüzdendir ki teşbihlerim kurşunlara endeksli… Zira göğümüzde kurşunlardan başka ne gördük ki!...
Haysiyet çoktandır uğramıyor bizi bu hayata mahkûm edenlerin mahallesine. Onlarla aramızda birkaç yüz metre mesafe olsa da onlar baharı, bizler ağır kışı yaşıyoruz gönül coğrafyamızda. Nedense bize zulmedenlerin çocuklarının canı yanmıyor. Onlar bizim âhlarımızı, ağlamaklarımızı ninni sayıp mışıl mışıl uyuyorlar kuştüyü yataklarında. Çocukların milliyeti olmaz. Onlar bizim kardeşlerimiz. Fakat onların ruhlarını da taş kesmek için gece gündüz çalışıyorlar. Onlar da yarın karşımıza bombalarla çıkacaklar. Bizse onlara sadece sapanlarla ebabil kuşlarının ağızlarında taşıdığı pişmiş taşlardan atabileceğiz.
Gül bahçeleri yanıyor bu topraklarda… Sığınaklarda geçiyor zamanlarımız. Karanlığın insafına sığınıyoruz gün ışığında. Işığımızı çaldı zamanın efendileri… Ellerimize geçirdikleri kelepçeleri şimdi de ruhlarımıza geçirmek istiyorlar. Mum ışığıyla karanlık geceleri aydınlatmaya çalışsak da zalimlerin sert rüzgârları mumlarımıza yanma fırsatı tanımıyor. Mumun kısık alevi ısıtmıyor buz kesen bedenimizi. Uzaktan gelen ışığın huzmeleri yetişmiyor gözbebeklerimize. Çekilin bulutlar, çekilin ki güneş bize de gülümsesin. Dünyayı parselleyen zalimler şimdi de güneşi parsellemenin savaşını veriyorlar. Fakat ne eylerse eylesinler içimize doğan, ruhlardaki karanlıkları boğan iman güneşini söndürmeye güçleri yetmeyecek. Canımızı alsalar da imanımızı alamayacaklar. Zira zafere adanmışlar yürek kalelerini muhkem tutuyorlar. Başımızda boza pişirseler de bu kale hiçbir zaman düşmeyecek.
Şimdi mumlar pervanenin rüyasını görüyorlar. Gerçek özgürlük için sözde esareti seçenler büyüdükçe büyüyor yürek semalarında. Yoksa esaret bizim alnımıza yazılmış bir yafta mıydı? Hissiyatım alev ateş yanıyor. Belleğim fetret devrini yaşıyor besbelli… Uyku girmiyor kan çanağı gözlerimize. Derman inmiyor şarapnellerle parçalanan dizlerimize.
Birileri moda gereği yarı çıplak yaşarken bizler yoksulluğun pençesinde bu hâl üzere yaşama mecburiyetinde kalıyoruz. Yarı giyinikler, soyunukların âhını ve günahını taşıyor omuzlarında. On yıllardır sabır memesinin acı sütüyle besleniyoruz. O kara sütü ak kaşıkla içsek de içimizdeki karanlıklar dağılmıyor. Seherler tebessüm etmiyor sabahlarımıza.
Siyonizm’in gölgesinde bile olsa onurla yaşamak içindir bu ölümler… Daha doğrusu ölümler kutlu diriliş için atılan mukaddes adımlardır bizim için… Bizlere hayat hakkı tanımayanlar gül bahçelerimize zakkumlar diktiler। Mermilerin merhametine mahkûmuz şimdi… Barutlar tomurcuklara açma fırsatı tanımıyor. Her gün kırılıyor dallarımız… Feryadımızın kurşundan ağırlığını taşıyamıyor gökler… Zulmün saltanatı mazlumların bedenlerini çiğneyerek yükseliyor. Artık taşıyamıyor bu cılız ayaklar sırtımıza yüklenen kurşundan ağır acıları… Kalleşlik boy veriyor haram topraklarda. Ağlamaktan kan çanağına dönen yaşlı gözlerimizi silecek bir merhametli el bekliyoruz. Anneler evlatlarına, evlatlar annelerine doyamadan kara toprağa giriyor. Acılar filizleniyor toprağın kara bağrında. Âh annemin sureti düşüyor her gece rüyalarıma… Babamla el ele dolaşıyorlar cennetin doyumsuz bahçelerinde. Özlüyorum özgürlüğü, kendim olmayı, kendim kalmayı özlüyorum…
23 Ocak 2008 Çarşamba
Trabzon Köprübaşı Halk Ağzı ve Yerel Kelimeler
M.NİHAT MALKOÇ
Karadeniz bölgesinin kendine has gelenek ve görenekleri, ağız özellikleri vardır. Karadeniz’in hususiyetlerini en iyi yansıtan şehir de Trabzon’dur. Trabzon’un ilçelerinde ve köylerinde keşfedilmeyi bekleyen zengin halk kültürü hazineleri mevcuttur.
Bir zamanlar Trabzon’un Sürmene’ye bağlı beldesi, şimdilerde ise ilçe olan Köprübaşı’nda enteresan söyleyişler mevcuttur। Çok eski zamanlardan bugüne gelen kelimeler hâlâ kullanılmaktadır. Özellikle yaşlılarımız konuşurken eski kelimeleri tercih etmektedir. Bu sözcüklerin çoğu Rumcadan dilimize girmiştir. Bugün halk ağzında bütün canlılığıyla yaşayan ve günlük konuşmalarda kullanılan bu kelimelerden bazıları günümüzdeki karşılıklarıyla şunlardır: çarambula(ateşböceği), çağana(yengeç), afkurmak(havlamak), iskebit(eşekarısı), koklis(sümüklü böcek), abufay(yemek artığı), ahbin(hayvan dışkısı), ander(lanetli, uğursuz), angona(kör yılan), arakhana(örümcek), arkuri(yana doğru), azderha(canavar), badis(taze fasulye), pansi(hayvan yemleme yeri), bolaki(keşke), bubuk(tomurcuk), carcel(ince dallarla örülmüş erzak rafı), ciba(göbek), corma(bataklık), cubuş(meyvenin çöpü), handoşara(kirpi), cuhnis(yemeğin dibinin yanığı), çapula(çarık), çel(mısır bitkisinin gövde kısmı), deşirmek(toplamak), dirgen(tırmık), feli(kabağın pişmiş parçası), fidruga(fındığın en körpe filizi), fuska(böğürtlen), gaban(eğimli arazi, yamaç), gambat(karın boşluğu), ganzi(kabuklu yemiş içi), gayde(ezgi, nağme), gendume(çorbalık buğday), gorç(tahta oturak), gorzil, (düğüm), gorbagor(kötü ruhlu ihtiyar), gufica(el sepeti), gugu(baykuş), gugul(yığın, tepe), gugulli(silme dolu, tepeleme), guguvak(mantar), haçan(madem), hartama(ahşap kiremit), he(evet), herek(fasulye sırığı), hocer(lazımlık), hohol(ince toz parçası), huliya(kara lahana yemeği), hutuş(mısır koçanının kabuğu), ifteri(eğrelti otu), istemli(büyük güğüm), kafeka(küçük güğüm), kaful(ocak, küçük ağaç grubu), katma(ip, bağ), kavran(ahşap fıçı), kerenti(tırpan), kertel(ineklerin yal kabı), hacaban(gereksiz eşyalar), halaz(dolu yağışı), hamurca(çilek), hayat(kiler, hol), kopça(düğme), kosi(lahananın dip kısmı), kudal(ahşap çırpıcı), kugar(meyve toplama çubuğu), kumuş(kestanenin batan dış kısmı), kunzi(kendir sapı), kusur(tanesi ayrılmış mısır koçanı), labar(çamur), lalak(sersem, aptal), lazut(mısır bitkisi), malaks etmek(bulaştırmak), malez(un-su karışımı bir çeşit yemek), mares(solmuş, pörsümüş), merek(ot koyma yeri), minci(bir çeşit peynir), moçot(beceriksiz, sakar), momol(bir çeşit çok küçük böcek), mucurum(sakat), muh(çivi), muncur(ağız, dudak), oflan(mutfak rafı), otiş(ses, gürültü), oğarmak(tamir etmek), paçariş(engel), paska (serander), sipsi(kedi), sebi(küçük çocuk), mertek(çatıda kullanın tahta), soğun(bari, hiç olmazsa), şorombil(küçük el değirmeni), vol(tarladaki kalın toprak kütlesi), yangaz(yaramaz, haylaz), yenlik(kiloca hafif), kubli(asma kilit), zati(zaten), zuzula(bir çeşit ot), kolestevra(kertenkele), gorgot(mısır kırması), paçariş etmek(engellemek), namna(çocuk dilinde yemek), cicil(solucan), sütana(kiler), gariplanmak(özlemek), koliva(suda pişmiş mısır), kıkkıniz(yer elması), tahtaboş(balkon), hutuş(mısır yaprağı), miska(sümük), na(al bakalım anlamında), farfara(kelebek), pisik(kedi), reyha(güzel koku), peşkir(havlu), sıçan(fare), çipçok(çok fazla), reni(çatı aralığı), çenge(çene), seğirtme(koşma), çıhlan(kıymık), kukuvak(mantar), kitali(meyve toplama aleti), beşko(soba), mungarabis(hayvanlarda acı acı bağırmak), mumudiya(yavaş), buldur(geçen yıl), mile(misket), zipazip(iyice dolu), kuyizma(feryat), marikas etmek(geviş getirmek), haşli(sıcak), becit(acele), analis(suda yumuşatma), esseh(gerçek), iğriz etmek(çabalamak), civit(çekirdek), ferik(tavuk yavrusu), suruşmek(biriyle uğraşmak), celepçi(kasap), mozika(az süt veren inek), levli(odun parçası), lop olmak(çok ıslanmak), barastar(kapı direği), zirza(menteşe), sanka(kilit), kosva(bir çeşit kuş), kisa(bir çeşit kuş), liplip etmek(boş konuşmak), şafles(salya), fuci(fındık), arakop(bir çeşit yabani ot)…vb gibi… Bu kelimelerin sayısını daha da artırabiliriz ama şimdilik bunlarla yetiniyoruz.
Karadeniz bölgesinin kendine has gelenek ve görenekleri, ağız özellikleri vardır. Karadeniz’in hususiyetlerini en iyi yansıtan şehir de Trabzon’dur. Trabzon’un ilçelerinde ve köylerinde keşfedilmeyi bekleyen zengin halk kültürü hazineleri mevcuttur.
Bir zamanlar Trabzon’un Sürmene’ye bağlı beldesi, şimdilerde ise ilçe olan Köprübaşı’nda enteresan söyleyişler mevcuttur। Çok eski zamanlardan bugüne gelen kelimeler hâlâ kullanılmaktadır. Özellikle yaşlılarımız konuşurken eski kelimeleri tercih etmektedir. Bu sözcüklerin çoğu Rumcadan dilimize girmiştir. Bugün halk ağzında bütün canlılığıyla yaşayan ve günlük konuşmalarda kullanılan bu kelimelerden bazıları günümüzdeki karşılıklarıyla şunlardır: çarambula(ateşböceği), çağana(yengeç), afkurmak(havlamak), iskebit(eşekarısı), koklis(sümüklü böcek), abufay(yemek artığı), ahbin(hayvan dışkısı), ander(lanetli, uğursuz), angona(kör yılan), arakhana(örümcek), arkuri(yana doğru), azderha(canavar), badis(taze fasulye), pansi(hayvan yemleme yeri), bolaki(keşke), bubuk(tomurcuk), carcel(ince dallarla örülmüş erzak rafı), ciba(göbek), corma(bataklık), cubuş(meyvenin çöpü), handoşara(kirpi), cuhnis(yemeğin dibinin yanığı), çapula(çarık), çel(mısır bitkisinin gövde kısmı), deşirmek(toplamak), dirgen(tırmık), feli(kabağın pişmiş parçası), fidruga(fındığın en körpe filizi), fuska(böğürtlen), gaban(eğimli arazi, yamaç), gambat(karın boşluğu), ganzi(kabuklu yemiş içi), gayde(ezgi, nağme), gendume(çorbalık buğday), gorç(tahta oturak), gorzil, (düğüm), gorbagor(kötü ruhlu ihtiyar), gufica(el sepeti), gugu(baykuş), gugul(yığın, tepe), gugulli(silme dolu, tepeleme), guguvak(mantar), haçan(madem), hartama(ahşap kiremit), he(evet), herek(fasulye sırığı), hocer(lazımlık), hohol(ince toz parçası), huliya(kara lahana yemeği), hutuş(mısır koçanının kabuğu), ifteri(eğrelti otu), istemli(büyük güğüm), kafeka(küçük güğüm), kaful(ocak, küçük ağaç grubu), katma(ip, bağ), kavran(ahşap fıçı), kerenti(tırpan), kertel(ineklerin yal kabı), hacaban(gereksiz eşyalar), halaz(dolu yağışı), hamurca(çilek), hayat(kiler, hol), kopça(düğme), kosi(lahananın dip kısmı), kudal(ahşap çırpıcı), kugar(meyve toplama çubuğu), kumuş(kestanenin batan dış kısmı), kunzi(kendir sapı), kusur(tanesi ayrılmış mısır koçanı), labar(çamur), lalak(sersem, aptal), lazut(mısır bitkisi), malaks etmek(bulaştırmak), malez(un-su karışımı bir çeşit yemek), mares(solmuş, pörsümüş), merek(ot koyma yeri), minci(bir çeşit peynir), moçot(beceriksiz, sakar), momol(bir çeşit çok küçük böcek), mucurum(sakat), muh(çivi), muncur(ağız, dudak), oflan(mutfak rafı), otiş(ses, gürültü), oğarmak(tamir etmek), paçariş(engel), paska (serander), sipsi(kedi), sebi(küçük çocuk), mertek(çatıda kullanın tahta), soğun(bari, hiç olmazsa), şorombil(küçük el değirmeni), vol(tarladaki kalın toprak kütlesi), yangaz(yaramaz, haylaz), yenlik(kiloca hafif), kubli(asma kilit), zati(zaten), zuzula(bir çeşit ot), kolestevra(kertenkele), gorgot(mısır kırması), paçariş etmek(engellemek), namna(çocuk dilinde yemek), cicil(solucan), sütana(kiler), gariplanmak(özlemek), koliva(suda pişmiş mısır), kıkkıniz(yer elması), tahtaboş(balkon), hutuş(mısır yaprağı), miska(sümük), na(al bakalım anlamında), farfara(kelebek), pisik(kedi), reyha(güzel koku), peşkir(havlu), sıçan(fare), çipçok(çok fazla), reni(çatı aralığı), çenge(çene), seğirtme(koşma), çıhlan(kıymık), kukuvak(mantar), kitali(meyve toplama aleti), beşko(soba), mungarabis(hayvanlarda acı acı bağırmak), mumudiya(yavaş), buldur(geçen yıl), mile(misket), zipazip(iyice dolu), kuyizma(feryat), marikas etmek(geviş getirmek), haşli(sıcak), becit(acele), analis(suda yumuşatma), esseh(gerçek), iğriz etmek(çabalamak), civit(çekirdek), ferik(tavuk yavrusu), suruşmek(biriyle uğraşmak), celepçi(kasap), mozika(az süt veren inek), levli(odun parçası), lop olmak(çok ıslanmak), barastar(kapı direği), zirza(menteşe), sanka(kilit), kosva(bir çeşit kuş), kisa(bir çeşit kuş), liplip etmek(boş konuşmak), şafles(salya), fuci(fındık), arakop(bir çeşit yabani ot)…vb gibi… Bu kelimelerin sayısını daha da artırabiliriz ama şimdilik bunlarla yetiniyoruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)