30 Kasım 2007 Cuma

Gözyaşı Rahmettir

M.NİHAT MALKOÇ

İnsanoğlu ne garip bir yaratıktır. Çevresinde bin bir türlü ibretli hadise gerçekleşir de bunlardan kendisine ders almaz. Kur’an-ı Kerim’in yüzlerce yerinde Rabbimiz: “Düşünmüyor musunuz, akıl erdirmiyor musunuz?” buyurarak bizleri tefekküre davet ediyor. Biz bu davete icabet edebiliyor muyuz? İnançlarınızı aksiyon hâline dönüştürebiliyor muyuz? Kulluk bilincini diri tutabiliyor muyuz? Bu sorulara müspet cevap verebilenlere ne mutlu! Keşke bu hayatî suallere olumlu cevap verenlerin sayıları öyle az olmasa!

İslâm dini, şefkat ve merhameti esas alır; bütün canlılara bu perspektiften bakılmasını ister. Zira mahlûka ve halika sevgi ve saygı göstermek yaraşır. Müminler Kur’anî ölçüleri, hayatının vazgeçilmez bir parçası telâkki eder. Hayatını ona göre şekillendirir. Müslümanların şefkat ve merhameti, onların kalp yumuşaklığından kaynaklanır. Bu, zamanla öyle bir merhaleye erişir ki hassas duygular, gözyaşlarına siner. En basit durumlarda bile gözyaşları sel olup akar. Bu gözyaşları katı yürekleri bile yumuşatır, duygular insanileşir.

Gözyaşı aczin ve nedametin işaretidir. İnsanoğlu bütün gücüne rağmen, yine de aciz bir varlık değil midir? Hangi birimiz yaşadığımız nahoş hâl ve hareketlerden dolayı pişman olmayız? Ağlamak, kalp gözünün kapanmadığına delildir aynı zamanda. Asıl ağlayamayanlara ağlamak lâzım. Yaratılanların en şereflisi olan insan, yaratılanların en sefili durumuna düşünce, nasıl ağlamaz? Malını mülkünü top yekûn kaybeden bir tüccarın kahkaha atmasını bekleyebilir misiniz? Şayet böyle davransa, hepimiz ona deli yaftasını asarız. Durum bu iken, her geçen gün günahları dağ gibi çoğalan bir insanın pişmanlık duyup gözyaşı dökmemesi, onun kalp katılığına işaret değil de nedir? Ona hâlâ insan sıfatını yakıştırabilir misiniz? İnsanlar ‘erkekler ağlamaz’ sözüne niçin bu kadar itibar ediyorlar?

Sahabeler az güler, çok ağlardı. Hatta kahkaha ile gülmekten hicap duyarlardı. Resulullah Efendimiz tevhit inancını hakkıyla yaşayan ve yaşatan bu insanlara çok kıymet verirdi. Çünkü onlar, yaşadıkları örnek Müslümanlıkla cennetin anahtarını hak etmişlerdi. Peygamberimiz: “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz.” demiştir. O büyük insanlar gözyaşı dökerken biz bunca günahlarımızla nasıl oluyor da kahkahayla gülebiliyoruz? Buna akıl erdiremiyorum.

Resulullah Efendimizin yanında Kur’an okunurken, bazı ayetlerin tilâveti esnasında gözyaşlarına engel olamazdı. Kur’an’ı başkalarından dinlemek hoşuna giderdi. Yine böyle bir Kur’an tilâveti esnasında Abdullah b.Mesut, İsra Suresi’ni okurken ağlamıştı. Bilindiği gibi bu surenin ilk ayetinde Resulullah’ın miracına değinilmektedir.

Yüce Rabbimiz, Necm Suresi’nin son ayetinde daha önceki ümmetlerin başına gelen felâketleri sıralayarak şöyle buyuruyor: “Şimdi siz bu sözden(bu Kur’an’dan) mı hayret ediyorsunuz?..Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?”(Necm S.59-60.Ayetler)

Necm Suresi’nde geçen bu ayetler nazil olduğunda Suffa ashabı ağlamışlardı. Onların ağlamasını duyan Resulullah da ağlamıştı. Hz. Ömer bir hutbesinde Tekvir’i okuyordu. Söz konusu surede kıyametin kopuşu tasvir edildiği için gözyaşlarını tutamamış; hutbeyi kesmek zorunda kalmıştır. Yine aynı zat Tûr Suresi’nin 7 ve 8. ayetlerini okuduğunda korkudan hasta yatağına düşmüştür. Söz konusu ayetlerde Rabbimiz şöyle buyuruyordu: “Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır; O’na engel olacak bir şey yoktur.”(Tûr S. 7 ve 8. Ayetler)

Hz.Ömer, Hz.Osman, Resulullah ve ashabın ileri gelenleri kıyamet günü görülecek hesabın zorluğundan dolayı ağlıyorlarsa bize ne yapmak düşer? Bir düşünün… Üstelik onların bir kısmı dünyadayken cennetle müjdelenmişti. Günah bataklıklarında yüzen günümüz insanı nasıl oluyor da gülmeyi kendisine yakıştırabiliyor? Sözün bu kısmında Yahya Kemal’in şu veciz ifadesi aklıma geliyor: “Güleriz ağlanacak hâlimize.” Oysa Resulullah’ın dediği gibi, gözyaşı rahmettir. Ağlayınız, belki gözyaşlarınız kaskatı kesilen kalplerinizin yumuşamasına vesile olur. Biliniz ki bu dünyada ağlamayanın gözyaşı ahirette sel olur.

Samih Rifat'ın Torunu Samih Rifat

M.NİHAT MALKOÇ

Sanat ve edebiyat alanında kalem oynatanların ölümü bende tarifsiz üzüntüler oluşturur. Çünkü onlar, yazdıklarıyla geniş kitleleri aydınlatırlar. Kalemin susması âleme vurulan büyük bir darbedir. Zira bizler kalem erbaplarının gözüyle bakarız dünyaya. Şair ve yazarların yazdıklarını okudukça dünyaya bakışımız değişir. Onlar bizim görüp de fark edemediklerimizi bizlere doyasıya yaşatırlar. Usta kalemler hayata bambaşka bir renk katar.

Kalem erbaplarından birisi olan, bununla beraber pek çok meziyeti bünyesinde birleştiren Samih Rifat da, genç sayılabilecek bir yaşta aramızdan ayrıldı. ‘Samih Rifat bundan on yıllar evvel ölmedi mi?’ dediğinizi duyar gibiyim. Doğrudur, Türk edebiyatının önemli şairlerinden biri olan dede Samih Rifat uzun yıllar evvel(03 Aralık 1932’de) ölmüştü. Fakat biz, şair Samih Rifat’ın aynı adı taşıyan torunundan bahsediyoruz.

Samih Rifat’ın torunu Samih Rifat tam teşekküllü bir kültür ve sanat adamıydı. O da bir elinde birden çok karpuz tutabilen marifetli ender kişilerdendi. Kartvizitinde pek çok özellik yazılıydı: Mimar, restoratör, yazar, mütercim, fotoğrafçı, sinemacı, belgeselci, yayıncı… Bu kadar çok ve birbirinden farklı işi aynı insanın yapması kolay değildir şüphesiz. Fakat o bunların üstesinden gelebilmiş, arkasında güzel eserler bırakmış müstesna bir insandı.

62 yaşında aramızdan ayrılan Samih Rifat’ın ömrü dolu dolu geçti. Daima üretme gayreti içerisinde oldu. Hiç boş zamanı olmadı. 1945 yılında İstanbul’da doğan Samih Rifat, Saint-Benoit Lisesi’ni ve İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni bitirdi. Üniversite yıllarında çevirmenliğe ilgi duymaya başladı. İlk çevirilerini 1980’lerde Yazko Çeviri dergisinde yayımladı. René Char, Jacques Prévert, André Verdet, Jean Follain, Paul Valéry, Kavafis, Le Corbusier gibi şair ve yazarların eserlerini Türkçeye kazandırdı.

O, mimarlık eğitimi almıştı. Mimarlık da aslında güzel sanat dallarından birisiydi. Onun için bu alana ilgi duymuştu. Torun Samih Rifat, 1970–86 yıllarında çeşitli devlet kurumlarında restoratör olarak çalışmıştı. Onun bir başka tutkusu da fotoğrafçılıktı. Pek çok kültür sanat dergisinde birbirinden güzel fotoğrafları yayınlandı. Bunun yanında belgesel filmler çekti. Belgesel film ve reklâm filmi yönetmenliği ile reklâm yazarlığı gibi işler de yapan Rifat, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ta danışman olarak görev yaptı. Koç Kültür Sanat bünyesindeki K Kitaplığı’nda ve Aries Dergisi’nde yayın yönetmeni olarak çalıştı.

Torun Samih Rifat’ın en büyük özelliği yazarlığıydı. Bunun yanında Fransızcaya hâkim bir kişi olduğu için edebiyatımızda daha çok çevirileriyle ön plana çıkmıştır. Babası Oktay Rıfat Horozcu da Garip akımının öncülerindendi. Önemli şairlerimizden birisiydi. Orhan Veli Kanık’la Garip akımını alternatif bir şiir hareketi olarak edebiyat âlemine sunmuşlardı. Yani ailece şair, yazar ve sanatkârdılar. Oktay Rıfat Horozcu’nun babası Samih Rifat, Türk Dili Tedkik Cemiyeti’nin kurucularındandı. Bu kurumun ilk başkanı olma şerefi de kendisine aitti. Bundan da anlaşılabileceği gibi önemli bir adamdı kendisi. “Yaslı gittim, şen geldim; /Aç koynunu ben geldim.” diye başlayan ünlü Gelibolu Marşı’ ona aitti.

Torun Semih Rifat’ın ilk yazısı 1978’de Cumhuriyet gazetesinde çıkmıştı. Çok sayıda deneme ve çevirisi Sanat Dünyamız, Kitap-lık ve P gibi dergilerde okuyucuyla buluşmuştu. Samih Rifat’ın ‘Herakleitos: Bir Kapalı Söz Ustasıyla Buluşma Denemesi’, ‘Çok Eski Bir Günbatımı Osmanlı Öncesi İstanbul’undan Seçme Şiirler’ ve ‘Ada’ adlı eserleri bulunmaktaydı. ‘Ada’ adlı eserinde 45 yıllık anılarını bir araya getirmiştir.

Samih Rifat, Türkiye’deki sanat dünyasının önemli kişiliklerinden biriydi; gerçek bir entelektüeldi. Edebiyat ve şiirle dolu bir ailenin mimarlık eğitimi görmüş oğluydu. Ailesinin adını şerefle taşıdı ve onların yolundan gitti. Samih Rifat kanser hastalığından muzdaripti. Yaklaşık iki yıldır kanserle boğuşuyordu. Cenazesi, Samih Rifat’ın vasiyetine uygun biçimde Karacaahmet Mezarlığı’nda babasının yanında toprağa verildi. Arkasında çok sayıda eser bırakan bu kıymetli kültür sanat adamına Allah’tan rahmet diliyorum.

Kusur Aramak

M.NİHAT MALKOÇ

Toplum olarak, insanların kötü yönlerini ve açıklarını aramaya meyilliyiz. Genellikle şüphe, zan ve tahminlerle hareket ederiz. En ufak bir lâf duyduğumuzda bunu süsleyip abartarak, duyduğumuzu körü körüne etrafa yayarız. Söze hep zanla başlarız. Oysa Peygamberimiz: “Zannın çoğundan sakınınız. Çünkü zan, sözün en yalan olanıdır.” buyurarak bizlere uyarıda bulunmuştur. Zanla hareket etmek kişiyi maddi ve manevi felâkete sürükler.

İnsanları karalamak, toplumdan tecrit etmek ve şahsiyetleriyle oynamak kolaydır; fakat şık değildir. Çevredeki kişilerin kusurlarını araştırıp onlarla alay etmek aslında bir kişilik sorunudur. Önemli olan, insanların zayıf yönlerini tekmil edip onları topluma kazandırmaktır. İnsanları kaybetmek kolay olsa da, kazanmak zordur. Bizler kolay olana değil, zora talip olmalıyız. Zanla hareket etmekten şiddetle kaçınmalıyız. İnsanları arkalarından çekiştirmemeliyiz. İnsanları çekiştirenler ölü kardeşinin etini yemiş gibidir.

Fitne, fesat ve kusur arama gibi yanlış davranışlar toplumumuzda ne yazık ki sıkça görülmektedir. Eşini dostunu çekiştirdikten sonra kalkıp namaza duranlara çoğumuz rastlamışız. Oysa onların fitne fesatlarıyla kıldıkları namaz çelişki oluşturmaktadır. İnsanların arkasından konuşup ardından kılınan namazlar Hakk katında kabul olur mu acaba? Yüce Rabbimiz, Hücûrat Suresi’nin 12. ayetinde zanla hareket edenlere çok sert uyarılarda ve tavsiyelerde bulunarak insanları hakikate ve tövbeye davet etmektedir:

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü bazı zan vardır ki günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Kiminiz de, kiminizi arkasından çekiştirmesin. Sizden herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz!.. Allah’tan korkun. Çünkü Allah tövbeleri kabul edendir. Çok esirgeyendir.”

Her insan hata yapabilir. ‘İsmet’ sıfatlarından ötürü günah işlemeseler de peygamberler bile zaman zaman hata yapmıştır. Ya biz kullar, nasıl olur da kusursuz oluruz. Allah günah işleyen kulunun tövbesini kabul edendir. Öyle ki Rabbimiz pişman olup af talep eden kulun bu davranışından hoşlanmaktadır. Önemli olan, yanlışta ısrar etmemektir. Küçük davranış bozukluklarını büyütmek ve insanları lekelemek anlamsızdır. Her insanın kendine mahsus düşünce ve planları vardır. Bize mantıksız gelen davranışların mantıklı gerekçeleri olabilir. Hislerimizle hareket etmemeliyiz. Bu konuda da Peygamberimizi ölçü almalıyız. Hz. Muhammet(sav) bu mevzuda şöyle buyurmuştur: “Ey dili ile iman edip, kalben tasdik etmeyenler!... Müslümanlara eziyet etmeyiniz, onların gizli taraflarını araştırmayınız. Allah, müslüman kardeşinin gizli taraflarını araştıranın gizliliklerini araştırır. Ve Allah kimin ayıbının peşine düşerse; evinin içinde bile olsa, onu insanlara karşı mahcup eder.”

İçinde azıcık sevgi, hoşgörü ve iman olan kimse müslüman kardeşinin ayıplarını teşhir etmez. Çünkü yarın, kendisinin de böyle bir durumla karşılaşabileceğini düşünür. Her konuda olduğu gibi bu hususta da empati(duygudaşlık) yapar. Kendisinin kaldıramayacağı hareketi başkasına reva görmez. Herkes böyle düşünse insanlar arasındaki meseleler kolayca çözülür.

Bazı insanlar kıskançlık ve çekememezlik yüzünden başkalarının kusurlarını ararlar. Gördüklerini dile getirdiklerini ifade ederler. Bunun doğal bir davranış olduğu iddiasında bulunurlar. Oysa var olanı, sözkonusu kişinin arkasından söylemek gıybettir. Yukarıdaki ayette de görüldüğü üzere bu hareket, kardeş eti yemekle eşdeğer çirkin bir davranıştır.

Müslümanlar birbirlerinin ayıbını örtmelidir. Başkalarının ayıbını araştıranın, gün gelir ayıplarını araştırırlar. “Çalma kapımı çalmayayım kapını” misali… Peygamberinizin dediği gibi: “Her kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah(c.c.) kıyamet gününde onun ayıplarını örter.” Ayıplarımızın örtülmesini istiyorsak gıybet illetinden kurtulmalıyız. İnsanları aşağılamak bize hiçbir şey kazandırmaz. Yunus’un ifadesiyle sözlerimi bağlamak istiyorum:

“Gelün tanışuk idelüm / İşün kolayın tutalum
Sevelim, sevilelim / Dünya kimseye kalmaz.”

Anadolu Türküleri

M.NİHAT MALKOÇ

Yürek yankısıdır Anadolu türküleri… Duygu pastasından payımıza düşenlerdir… Kiminde aşk acısı, kiminde vuslatın doyumsuz hazzı, kiminde hüznün yakıcı nağmeleri saklıdır. Hapishaneye düşen kader mahkûmundan, sevdiklerini kaybeden acılı insanlara kadar nice yürek çarpar türkülerin mahzun nağmelerinde. Kimi düzenli formlarda, kimi de içten geldiği gibi söylenmiştir. Fakat hepsi de gönül tellerimizi titretmiştir.

Türkülerimizde en çok işlenen temlerin başında şüphesiz ki gurbet gelmektedir. Sevdiğini gurbete uğurlayan ve arkasından bir güğüm su döken, su gibi kazasız belasız yerine varmasını dileyen kadınlar, eve döndüklerinde yaşadıkları duygu yoğunluğunu türkülerle terennüm etmişlerdir. Kadınların ayrılık acıları drama dönüşünce hissiyat gemlenemez bir hâl almıştır. Beklemek kor ateşten çok daha yakıcıdır çünkü…

Gurbet bütün acılarına rağmen ekmek kapısıdır Anadolu’nun çaresiz erkeği için. Geride bıraktıkları fertlerin içindeki hüzün dağlar kadar büyük olsa da mecburdurlar buna. Kalmak gitmekten, gitmek kalmaktan zordur. Bir karmaşık durumdur yüreklerde yaşanan… Zira ekmek olmasa huzur da olmaz yuvada. Fakat acı olan şey, gidip de dönmemek, dönüp de görmemektir. Bu ihtimal sıkıntıları ve korkuları artırır. Bu düşünce sıla yolu gözleyenleri kavurur. İnsanlar sevdikleri için yaşarlar, hiçbir şey sevilenlerin yerini dolduramaz.

Gurbet beraberinde yalnızlığı, umutsuzluğu, acıyı, hasreti ve sitemi getirir. Bunlar alınyazısı olarak kabul edilir, tepki gösterilmez. Dertlere içten içe yanılır. Kul neticede kendisine biçilen kaderi yaşar. Kadere isyan ve itiraz etmek bizi Hakk’tan ve hakikatten uzaklaştırır; itiraz edilse de ne değişi ki!... Zaman zaman feleğe sitem edilir edilmesine de sitemler hayatımızın rengini değiştirmez. Karalar kara, pembeler pembe kalır. Türkülerimizde feleğe sitem eden ifadeler sıkça görülür. Bunlardan biri şöyledir:

“Yalandır şu fani dünya da yalan
Sensin kahpe felek beni gurbete salan”

Gurbet türkülerinde sıla hasreti uzun uzadıya dile getirilir. Bir an evvel çocuklara, eşe, anne ve babaya dönme ve onlarla kucaklaşma arzulanır. Sılada bekleyenlerin hisleriyle hayatın gerçekleri uyuşmayınca hiç arzulanmasa da zorunlu ayrılıklara katlanılır. Gurbet aşağı yatma yeri değildir. Gurbetten dönerken elde avuçta bir şeyler olması gerekir. Vuslat, sılada bekleyenlerin aç karnını doyurmaz. Gelince önce eline bakarlar insanın.

Anadolu insanı maddi kurtuluşunu gurbette, özellikle de İstanbul’da görür. Yurdun dört bir tarafından kalkıp gurbet yollarına düşenler, soluğu taşı toprağı altın olarak nitelendirilen İstanbul’da alırlar. Fakat yanlarında ne yârları, ne de başlarını sokabilecekleri, sıcak bir çorba içecekleri yerleri vardır. Bu hayat askerlikten çok daha zordur. Çünkü bütün zorluklarına rağmen askerde sıcak bir yuva ve çorba her zaman mevcuttur.

Gurbetin acısını ve yürek burkan hüznünü en çok yaşayanlar geride kalan dalı budağı kırılmış kadınlardır. Onlar gurbete saldıkları eşlerinin, bir yastığa baş koydukları hayat arkadaşlarının yollarını nemli gözleriyle süzer dururlar. Yakın zaman içerisinde geri dönmeyeceklerini bilseler de bir umut deyip pencerelerden uzak yollara bakıp dururlar. Aslında yürekleri ‘gel’ dese de mideleri ‘kal’ der. Çünkü çoluk çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak için para gereklidir. Para da ancak çalışmakla kazanılır. Konu komşuya rezil rüsva olmaktansa, merhamet avcısı olup el açıp dilenmektense hasret sancısını yüreklerinin deriliklerinde yaşamaları daha evladır. Onlar da öyle yaparlar zaten…

Sevdiğini gurbete yollayanların en büyük korkusu, beylerinin gurbet ellerde kadınlarla kızlarla gönül eğlendirip yoldan çıkması ve bir daha geri dönmemesidir. Yuvaların devamı her şeyden önemlidir. Şu dizeler terk edilmenin acısını ne kadar da yürekten dillendiriyor:
“Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun Gördün güzelleri beni unuttun”

Yapraklar Dökülür Kasımlarda...

M.NİHAT MALKOÇ

Dünya nice liderler ve önder şahsiyetler tanıdı bugüne kadar… Kimisi kırıp döktü, kimisi tamir etti. Kırıp dökenler çabuk unutulurken ve lanetle anılırken; tamir edenler, ölümden sonra da yaşadılar içinden çıktığı milletinin yüreklerinde, dünya durdukça da yaşayacaklar, rahmet ve minnetle anılacaklar. İşte bizim Atatürk’ümüz bahsi geçen bu liderlerin ikinci grubunda yer alır. Yani o yıkmadı, kırıp dökmedi, kırılanı, yıkılanı maharetli bir usta gibi tamir etti.

Osmanlı devleti yorgundu, nice savaşlar görmüştü. Bir zamanlar üç kıtaya hâkim olmuştu. İnsanları barış ve huzur içerisinde yaşatmıştı. Fakat devletler de insanlar gibidirler. Doğar, büyür ve ölürler. Osmanlı da bu aşamalardan geçerek 20. yüzyılın ilk çeyreğinde öldü. Bunun sebepleri çoktur. Fakat şimdi çöküş sebeplerini bir kenara bırakıp netice üzerinde konuşmak zamanıdır. Vakit, bu devletin enkazı üzerinde yükselen Türkiye’yi anlamak vaktidir.

Yirminci yüzyıla damgasını vuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk ve dünya tarihinde apayrı bir yeri vardır. Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun enkazından Türkiye gibi diri ve dinamik bir devlet çıkarma başarısını göstermiştir o şanlı komutan... Güçlü Avrupa ülkelerinin “hasta adam” olarak nitelendirdiği ve iştahlarının kabardığı bir dönemde yola çıkan Atatürk, kısa ama yorucu bir zaman diliminde genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nın muzaffer komutanı Atatürk, Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun çöküş sebeplerini ve son zamanlarındaki zaaflarını iyi etüt ederek tarihten ders almıştır. Kendi politikalarını da, bu temelden yola çıkarak hayata geçirmiştir. O bir halk adamıydı. Halkın içinden bir güneş misali doğmuştu. Ömrü boyunca da halkın içinde yaşadı. İsteseydi o da Osmanlı padişahları gibi saray hayatı yaşardı. Ama o, halkın içinde olmayı tercih etti. İnsanlarla kenetlenerek kaynaştı. Bu kadar çok sevilmesinin sebebi de budur bence… Yeri gelmişken Atatürk’ün yakın dostu Falih Rıfkı Atay’ın bir anısına değinmek istiyorum: “Cumhuriyetin 12. yıldönümü için birçok döviz hazırlanmıştı: Atatürk bizim en büyüğümüzdür; Atatürk bu milletin en yükseğidir; Türk Milleti asırlardan beri bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı… gibi. Döviz listesini gözden geçiren Atatürk hepsini çizdi, yalnız şunu yazdı: Atatürk bizden biridir.”

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Atatürk için yepyeni bir dönem başlamıştı. Asıl savaş bundan sonra başlıyordu. Cehaletle savaşmak onun öncelikli meselesiydi. Bunun için bir dizi inkılâplar gerçekleştirdi. Önce saltanatı kaldırdı.(01 Kasım 1922), 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti ilân etti. Eski yasaları yürürlükten kaldırarak modernleşmenin temellerini attı. Kadın-erkek eşitliğini sağladı. Tevhid-iTedrisat kanunuyla eğitim birleştirilerek kız ve erkeklerin aynı ortamda eğitim görmesi sağlandı. Atatürk inkılâpları ardı ardına devam etti. 01 Kasım 1928’de yeni Türk Alfabe Yasası kabul edildi. Aşar vergisi kaldırıldı. Hafta tatili pazara alındı. Milâdî takvime dönüldü. Uzunluk ve ağırlık ölçüleri değiştirildi. Koyduğu cumhuriyetçilik, halkçılık, lâiklik, devletçilik, milliyetçilik, inkılâpçılık ilkeleriyle yepyeni bir Türkiye inşa etti.

Onun da her insan gibi seveni de oldu sevmeyeni de… Tabiî ki iç ve dış düşmanlarımız onu sevmedi hiçbir zaman… Lâkin sevenleri her zaman, sevmeyenlerinden daha çoktu. Türk insanı model olarak onu kabul etti. Her gittiği yerde olağanüstü bir sevgi seliyle karşılaştı. Milletimiz onu bağrına bastı. O, 57 yıllık ömrünü vatana ve millete vakfederek bir 10 Kasım sabahı 9’u beş geçe ebediyete intikal eden müstesna bir insandı. Türk halkı onu unutmayacaktır. Sözlerimi şair M.Güner Demiray’ın şu anlamlı mısralarıyla noktalamak istiyorum:

“Yapraklar dökülür kasımlarda
Yeller uğuldar vadilerde, ne çıkar
Bir özgürlüksün çağlara en güzelinden
Sen bayrak bayrak fikirsin
Ölüşün diriliştir yeniden
Sen mavilerde yeşeren yapraksın
Sen her mevsimde açan baharsın!”

Yunus Emre'de Hoca(Öğretmen) Sevgisi

M.NİHAT MALKOÇ


Dünyanın en zor ve en zevkli mesleği öğretmenliktir. Zordur, çünkü yüzlerce insanla hemhâl olmak gerekir. Zevklidir, çünkü hepsi birbirinden farklı dünyalarla içiçe yaşama imkânı hasıl olur. Öğretmenin asıl görevi, elinin altındakilere ansiklopedik bilgiler vermek değildir. Onlara herşeyden evvel sevgiyi, doğruluğu güveni, çalışmayı ve hoşgörüyü öğretmeliyiz. Zamanımızda kitle iletişim araçları olabildiğince yaygınlaşmıştır. Günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolay… Böyle bir ortamda öğretmene daha farklı görevler düşüyor. İyi bir öğretmen, öğrencisini kabiliyetleri doğrultusunda yönlendirir; ona rehberlik yapar. Okullarda hazır bilgi vermek yerine, bilgiye ulaşmanın yolları öğretilmelidir.

Öğrencilerin manevî dünyaları, maddî dünyalarından önemlidir. Eğitimde muteber olan, bilgili insandan çok, düşünen insan yetiştirmektir. Soran ve sorgulayan bir nesil yetiştirmek zorundayız. Kuru bilgileri ezberlemek ve ezberletmek artık marifet olarak görülmemektedir. Üreten ve yorumlayan insanlar, bu çağın hakimi olacaklardır.

Kişi öncelikle öğrenmeli, ardından öğrendiklerini geniş kitlelere aktarmalıdır. Nitekim Peygamberimize göre: “Sadakanın en efdali, müslim kişinin ilim öğrenip, müslüman kardeşine öğretmesidir.” Bildiğini başkalarına öğretmeyenler, kitapları sırtında taşıyan eşek gibidir. Çünkü o bilgilerin ne kendine, ne de başkalarına hayrı yoktur. Bilginin sadakası onu başkalarına öğretmektir. İlimde kıskançlığa ve tamahkârlığa yer yoktur. Öğrettiklerimiz hak ve hakikat olmalıdır. İnsanların hidayetine vesile olmaktan daha büyük bir bahtiyarlık düşünülemez. Şu hadisler ilim öğretmenin önemine işaret etmektedir: “Öldükten sonra kişiye amelinden ve hasenatından ulaşan şey, öğretip neşrettiği ilimle, geride bıraktığı salih evlâttır… Allah, melekler, arz ve semada bulunan herşey yuvasındaki karıncaya, denizdeki balığa varıncaya kadar (bütün canlılar) halka hayır öğreten muallime dua ederler.”

Bilindiği gibi Yunus Emre’nin manevî feyizlerle dolup taşmasında hocası Tapduk Emre’nin rolü çok büyüktür. Yunus, Tapduk Emre’nin müridi olmuştur ömrü boyunca… Gerçek kişiliğini bu veli şahsın manevî tasarrufu altına girdikten sonra bulmuştur. Yunus, Tapduk Emre’nin şahsında bütün hocalara büyük bir sevgiyle ve aşkla bağlanmıştır.Fakat o, hocayı geniş mânâlarda ele almaktadır. Ona göre hoca, Allah’ın âlim sıfatıdır; bilgileri bünyesinde toplar ve yayar. Bunu onun şu beyitlerinden de anlıyoruz:

“Resul agdı Miraç’a nazar eyledi Hace
Görün görün kim niçe vasfını dervişerin
Başuma dikeler hece ne irte bilen ne gice
Âlemler ümidi Hace sana ferman olam bir gün”

Yunus’a göre Peygamberimiz de bir hocadır. Çünkü İslâm dininin emir ve yasaklarını Cebrail vasıtasıyla Allah’tan alarak ümmetine öğretmiştir. Bunu şu beyitte ifade etmektedir:

“Muhammed’e bir gice Çalap’dan indi Burak
Cebrail eydür Hacem Miraç’a kıgurdı Hak”

Yine o, hocayı Mürşid-i Kâmil olarak da vasıflandırmaktadır. Hatta bu mânâda kullandığı beyitlerin sayısı diğerlerine göre daha fazladır:
“Hocanın talibi çokdur hiç bundan kemteri yokdur
Şunun kim mürşidi Hak’dur uymaz nasun allerine”

“Dilerem fazlundan ayurmayasun
Hocam senden özge sevmezem ayruk”

Yunus Emre, hakikatleri eğip bükmeden söyleyen bir gönül adamıydı. Yaşadığı müddetçe sevginin gönüllü bayraktarlığını yapmıştır. O, son olarak hocalara şu tavsiyede bulunmaktadır. Bu tavsiye onun gerçek kimliğini de, niyetini de bize açıkça göstermektedir:

“Yunus Emre dir hoca gerekse var bin hacca
Hepsinden iyice bir gönüle girmekdür.”

Türk Dünyası ve Atatürk

M.NİHAT MALKOÇ

Türk Milleti tarihin her döneminde iç ve dış siyasette daima barışçı bir anlayışla hareket etmiştir. Bize zeytin dalı uzatanlara biz de gül uzatarak mukabele etmişiz. Fakat her nedense bu dostça yaklaşımımız özellikle komşu devletlerce hep suiistimal edilmiştir.

Genç ve dinamik Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarı Mustafa Kemal Atatürk dış siyasetini “Yurtta barış, dünyada barış” sloganıyla şekillendirmiştir. Onun bütün ilke ve inkılâpları bu doğrultudadır. Fakat O, dost ve düşmanlarını çok iyi etüt ederek gerekli tedbirleri almayı da asla ihmal etmemiştir. Barış içerisinde yaşamak için de güçlü olmak lâzımdır. Güçlü olursanız kem gözlerden sakınırsınız. Caydırıcı olmak için kuvvetli olmak şarttır. Düşman zayıf ve aciz günleri kollar. Buna imkân vermemeliyiz. Atatürk, ömrü boyunca ordunun güçlü ve teyakkuzda olmasını sağlamıştır. Bu hususta ne kadar haklı olduğunu ve isabetli davrandığını tarih defalarca göstermiştir.

Bilindiği gibi dünyanın pek çok yerinde Türkiye’den başka Türk kökenli devletler ve topluluklar yaşamaktadır.1990’lı yıllarda o zamanki adıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri’nde Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov tarafından ‘Glastnost’ ve ‘Perestroika’ politikaları neticesinde devletler birliğinde küçülme ve kabuğundan sıyrılıp dışa açılma gerçekleştirildi. Bu Sovyetler’in eriyerek parçalanmasına neden oldu. Birliğe bağlı 16 devlet, bağımsızlığını ilân etti. Bunlardan beşi de Türkî toplulukların kurduğu devletlerdi. Bu devletlerden Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan bağımsız oldular. Bunlarla beraber Kıbrıs’ı da sayarsak bugün dünyada yedi bağımsız Türk devleti varlığını sürdürmektedir. Bunun yanında Yunanistan’a bağlı Batı Trakya’daki ve Çin’e bağlı Doğu Türkistan bölgesindeki Türkler bütün zorluklara rağmen ayakta kalma mücadelesi vermektedirler. Bulgaristan’da ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde, özellikle Almanya’da yaşayan Türkler azımsanmayacak bir yekûn teşkil etmektedirler.

Tarihte Rusya her zaman Türk’ün ve Türk varlığının karşısında olmuştur. Çünkü imparatorluk peşinde koşan Rusya, tacını ve tahtını yerinden oynatacak yegâne güç olarak Türkler’i görmüştür. Bu nedenle Rusya’yla aramızda geçen çetin mücadelelerin sayısı bir hayli çoktur. İnsan ve silah gücü bakımında bizden daha üstün olan Rusya’ya karşı destanlaşan mücadeleler sergilemişiz. Kan kusturmuşuz onlara. Yenildiğimiz savaşlar da olmuştur tabiî ki… Rusya çok kere cephede elde edemediği başarıyı diploması masalarında bin bir türlü hilelere başvurarak kazanmıştır. “Savaş hileden ibarettir” ilkesini en iyi işleten millet Ruslar’dır. Fitne tohumları ekip milletimizi birbirine düşürerek, oluşan boşluktan yararlanan Ruslar, savaş politikasını çok iyi bellemişlerdir.

Atatürk ileri görüşlü bir insandı. Kâhin değildi şüphesiz. Fakat dünya siyasetini yakından takip ettiği için hangi sebeplerin nasıl neticeler doğurabileceğini tahmin edebiliyordu. Zaten lider ve önder olabilmek için bu gibi hususiyetlere sahip olmak şarttır. Bugünü idare etmek marifet değildir. Gelecek yıllarda olabilecek muhtemel gelişmeleri bugünden tahmin etmek ve zamanından evvel önlemler almak iyi bir siyasetçinin özelliğidir.

Atatürk, Rusya’nın gelecekte bölünüp parçalanabileceğini ta o günlerde dile getirerek, orada yaşayan soydaşlarımızla ilgili olarak alınması gereken önlemlerin önemine işaret etmiştir. O günlere bugünden hazırlıklı olmamız gerektiğini belirterek Rusya’nın ve Türkî Cumhuriyetler’in akıbetiyle ilgili olarak şu mühim ifadelere yer vermiştir:

“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İste o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak... Dil bir köprüdür... İnanç bir köprüdür... Tarih bir köprüdür... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını beklememeliyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli”

Atatürk’ün nerdeyse bir asır evvel ileri sürdüğü bu görüşlere ve uyarılara millet olarak gereken ilgi ve dikkati gösterebildik mi? Cevap kocaman bir “Hayır” dan ibarettir. Dili bir, dini bir, tarihi bir ve kültürü bir olan bu kardeş devletler niçin birbirinden kopuk ve dağınık bir halde yaşamaktadır? Bunun sorumlusu veya sorumluları kimdir? Bu sorulara makul ve mantıklı cevap veremediğimiz sürece bu parçalanmışlık sürüp gidecektir. Her biri enerji alanında gelecekte bir dev olmaya aday olan Türk Cumhuriyetleriyle bir Fransa kadar ilgilenebiliyor muyuz? Bu tren bu durakta hep bekleyedurmaz. Tren kaçmadan, oturmamız gereken makinist koltuğuna yerleşmezsek başkalarının kullandığı, onlar için aydınlığa, bizim için karanlığa yol alan bu trende ancak yolcu olabiliriz. Atatürk’ün uyarılarını dikkate almazsak gelecekte çok hayıflanıp dururuz. Gerçek Atatürkçülük onun ilke ve inkılâpları ışığında, uyarılarını dikkate alarak geleceğe yön vermektir. Bu böyle biline!...