23 Ağustos 2009 Pazar

RAMAZANA, TERAVİHE VE ÇOCUKLARA DAİR…

M.NİHAT MALKOÇ

Ayların sultanı ramazan, insanların ‘Bir’de buluştuğu, birbiriyle kaynaştığı ve yardımlaştığı müstesna zaman dilimleridir. Bu ayda kalpler yumuşar, merhamet yüreklerden taşar. Kadın erkek, zengin fakir, büyük küçük herkes aynı manevî iklimde soluk alır. Camiler insanlarla hayat bulur. Aynı apartmanda oturduğu halde aylarca birbiriyle görüş(e)meyenler teravih namazı saflarında buluşurlar. Mahalle sakinleri camilerde bir ve beraber olurlar.

Ramazan, büyüklerin oruç ayı olsa da bu ayda çocuklar da farklı bir iklime girerler. Çocuklar en az büyükler kadar sevinirler ramazanın gelişine. Bazıları küçük yaşlarına rağmen oruç tutmakta ısrar ederler; anne babaları ne kadar uğraşsa da onları bu kararlarından döndüremezler. En azından birkaç gün oruç tutarlar, bazıları yarım gün tutmayı denerler. Bu yaştaki çocukların oruca meyli ve merakı bir hayli çoktur. İftardan sonra kız çocuklar anne veya nineleriyle, erkek çocuklar ise baba veya dedeleriyle teravihe giderler. Cami onlar için bir maneviyattan öte bir oyun ve eğlence atmosferidir. Bir kısım çocuklar da teravihleri evden uzaklaşmak, derslerden kaçmak için bir vesile sayarlar; camilerde arkadaşlarıyla buluşurlar.

Çocuklar teravih namazlarında genellikle en arka safa gönderilir. Bu, çocukların arayıp da bulamadığı bir şeydir. Çünkü namazı oyuna ve eğlenceye döndürmek için ortam hazırlanmıştır. Teravih başlayınca çocuklar anne babalarını taklit ederek kendilerince namaz kılarlar. Fakat yan yana iki çocuk gelmişse, işi eğlenceye döndürmek, sulandırmak ve gülmek de kaçınılmazdır. Çocuk bir hayli küçükse, namaz kılanların önünden geçerek camiyi baştan sona dolaşabilir. Zira çocuklar bu yaşta davranışlarının değerlendirmesini yapamazlar. Bu hareketlerde bulunurken ince hesap yapmazlar, derinliğine düşünmezler. Fakat büyükler bu hareketlere hiç de hoşgörüyle bakmazlar. Bazı kaba softaların; namaz kılarken gülüşen, sağa sola bakıp dikkatleri dağıtan çocukları kolundan tutup camiden attığına da şahit olabilirsiniz.

Bu yılki ramazanın ilk teravih namazını kılmak için gittiğim bir camide şahit olduğum bir kabalığı aktarmak istiyorum size. Ramazanın bu ilk teravisinde çocuklar camiyi doldurmuştu. Namaza başlamak için ayağa kalktığımızda yaşı yetmişin üzerinde olduğunu tahmin ettiğim bembeyaz sakallı bir ihtiyarın sekiz on yaşlarındaki bir çocuğu evire çevire dövdüğünü görerek üzüldüm. Cemaatin bakışları o noktaya yoğunlaştı. Müdahale etmeye kalkışanlar olduysa da çocuk ağır bir sille yemekten kurtulamadı. Sorsanız kendisini en büyük Müslüman olarak gören bu ihtiyar, yaptığı bu kabalıkla bunun gibi çocukları camiden soğuttu.

Çocuklar kötü alışkanlıklara bulaşmasın, dinine, geleneklerine bağlı inançlı insanlar olsunlar isteriz. Kahvehanelere, disko ve barlara giden gençleri ‘vurun abalıya’ misali insafsızca eleştiririz. Oysa bu gençleri, henüz çocukluk çağlarında bizler o mekânlara itmişiz. Camiye okumaya gelen çocukları en küçük yaramazlık yaptıklarında, haylazlık ettiklerinde, okuyamadıklarında falakaya çekmişiz. Cennetin güzelliklerini anlatacak yerde, cehennemin ne kadar korkunç bir yer olduğunu anlatarak onları korkutmuşuz. Allah’ın ‘rahman’, rahim’ ‘halim’ sıfatlarından evvel ‘celal’ ve ‘kahhar’ sıfatlarını anlatarak ürkütmüşüz onları. Onlar da zamanla korkularını ümitsizliğe dönüştürmüşler. Kurtuluşu yanlış adreslerde aramışlar.

Başlangıcında rahmet, ortasında bereket ve sonunda mağfiret olan kutlu ramazan ayında kimsenin kalbini kırmamak gerekir. Bu kişi bir çocuksa daha da hassas davranmak bir zorunluluktur. Çocuklar varsın oynasınlar ama camilerden ve dinî duygulardan soğumasınlar.

Çocukları camilere ısındırmak için onları ramazanlarda camiye götürmek lazımdır. Hatta camiye gelen çocuklara lokum, çikolata ve şeker vermek de teşvik etmek açısından önemlidir. Bu küçük giderleri cami cemaatinden varlıklı bir hayırsever pekâlâ karşılayabilir. Bu çocuklar yarının büyükleri olacak; onlara Allah sevgisini, cami adabını öğretmek gerekir. Çocuklar manevî iklimde yetişirlerse ilerde büyük makam ve mevkilere gelince rüşvet almazlar, iltimas yapmazlar, işten kaytarmazlar; vicdanlarının sesini dinlerler; en büyük polisiye kuvvetin vicdanlarda saklı olduğu gerçeğini idrak ederek öylece hareket ederler.

RAHMET EŞİĞİ RUHUN BEŞİĞİ: RAMAZAN

M.NİHAT MALKOÇ

Açılsın kapılar, dağılsın kara bulutlar, yıkansın ruhlar, arınsın kalpler… O geliyor… O ki ayların sultanı, tenimizin canı, maneviyat kervanı, müminlerin hanı… Aç beyinler doyacak, ruhlar cilalanacak, kalpler mutmain olacak, gönül bahçeleri sevgi çiçekleriyle dolacak.

İyi ki geldin ramazan, gönül mabetlerimize teşrif ederek içimizdeki karanlıkları aydınlattın. Kurumuş gönül bahçelerimizin en nadide çiçekleri filizlendi. Rabbini unutanlar manzara-i umumiye bakarak yitiğini aramaya koyuldular. Manevî fırsatlar önümüze serildi ramazanla birlikte… Allah’ın sonsuz rahmetine mazhar oldu kullar… Rahmet sofrası önümüzde duruyor. Herkes kaşığının büyüklüğü ölçüsünce bu sofradaki manevî lezzetlerden payına düşeni alacak. Ne yazık ki bazıları bu nimetlerden istifade etmeyi düşünemeyecek bile.

Ramazan bize hayat vermeye, ruhumuzun eskiyen yanlarını tamir etmeye geldi. Bizlere bîçareliğimizi haykıran, gerçekte güç ve kudret sahibinin yalnız Allah olduğunu hatırlatan bu rahmet ikliminde büyütmeliyiz manevî hissiyatımızı. Ramazandan çok şeyler bekliyoruz. Ramazan bizleri değiştirecek, ruhlarımızı imar edecek, kötü alışkanlıklarımızdan eser kalmayacak inşallah… Ruhların Kâbe’si gönüller ramazan ikliminde daha bir müşfikleşecek. Kaskatı kesilen ruhlar ramazan iksiriyle hayat bulacak, genişleyip ferahlayacak… Katılaşmış kalpler pamuk yumuşaklığına erişecek. Birbirinden hep şüphe eden ve güven konusunda sınıfta kalan insanlar ramazan bağıyla birbirinden emin olacaklar.

Ruhumuzun karanlık dehlizlerini aydınlatacak ramazan… Minarelerden yayılan ışıklar ve mahyalar yolumuzu tayin etmede kılavuzumuz olacak. Sofralarımızı bereketlendirecek ramazan... Zenginle fakir arasındaki uçurum iyice küçülecek, yok olma noktasına gelecek. Zenginle fakir, siyah deriliyle beyaz derili, tahsilli insanlarla okumamış insanlar aynı manevî adrese yönelecek camilerde. Farklılıklar ramazanla birlikte buz gibi eriyecek, ortaklıklarımız dostluğun sigortası olacak. Manevî darboğazı aşmak için önümüze fırsatlar serilecek. Millî birlik ve beraberlik iyice pekişecek. Sahurda çalınan davullar manevî uykuda ısrar edenleri, kendilerini var eden(ler)i unutanları uyaracak. İnsanlar sevgide birleşecek inşallah…

Ramazanla birlikte hayatın merkezine oturacak bir yıl boyunca unutulan camiler… Saflar tutulacak teravih namazlarında. Açlar doyurulacak, sadaka ve zekât müessesesi çalışacak yine. Alım gücü olmayan garibanların kilerleri şenlenecek. Fakirler, zengin sofralarında ağırlanacak. Yıl boyunca duvara asılan ve unutulan Kur’an-ı Kerimler duvardan indirilerek ramazan ayı boyunca okunacak, hatta hatim edilecek. Kur’an hayata dâhil olacak...

Gündüzler oruçla, geceler teravihle idrak edilecek. İnsanlar hayırda yarışacak adeta... Maddî ve manevî kriz unutulacak, soframız ve gönüllerimiz bereketlenecek, canlanacak… Asık suratlarda gülücükler belirecek, gönül bahçelerinde zakkumlar yerini gonca güllere bırakacak. Sivil toplum kuruluşları, belediyeler, vakıf ve dernekler tarafından ramazan sofraları kurulacak. Bu sofralarda mideler aşla, ruhlar manevî feyizle ve muhabbetle doyacak.

Mübarek ramazan ayı, tadını unutamadığımız pideleri ve birbirinden güzel tatlıları soframıza taşıyacak. Ağzımız pide ve baklavalarla, muhayyilemiz ise dinî sohbetlerle tatlanacak. Ruhumuz ve damağımız, hasret kaldığı maddî ve manevî tatlarla hayat bulacak…

Ramazan iklimi insanları çepeçevre kuşatıyor. ‘Ramazan’ deyip de geçmeyin, bizdeki ramazan medeniyeti bir çınar gibi kök salmıştır hayatımıza. İslam ve insanlık her geçen gün biraz daha unutulsa da ‘ramazan’ köklü bir gelenek ve manevî atmosfer olarak devam ediyor. Ramazan ayı, yitiklerimizi hatırlatarak onları bulmanın artık bir mecburiyet halini aldığını haykırıyor bizlere. Ramazan geldiğini hayattaki feyiz ve bereketten, maddî ve manevî canlılıktan rahatlıkla anlayabiliyoruz. İçimiz genişliyor bu yüce aşk iklime girdiğimizde…

Ramazan, idrakimize vurulan paslı zincirleri kıracak. Ruhlarımızda manevî temizlik seferberliği başlayacak. Ramazan, eskiyen ruh dokularımızı yenileyecek. İyi ki geldin ramazan… Bu ayın İslam ümmetine hayırlar getirmesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

21 Haziran 2009 Pazar

Yurdumun Bayramı Nevruz

M.NİHAT MALKOÇ

Kışın kasvet verici günlerini geride bıraktık. Mart ayıyla beraber bahar mevsimi kendini hissettirmeye başladı. Öncelikle günler uzadı. 21 Mart günü, gündüzle gece birbirine eşit oldu. Bundan sonra gündüzler, gecelerden daha uzun olacak. Akşam hemen olmayacak. Gecelerin kısalması yaşlıların işine yaradı. Çünkü onlar, kışın uzun gecelerinden bıkmışlardı zaten... İhtiyarlar çok az uyku uyuyarak da hayatlarını idame ettirebilirler. Birçoğunun uykusu tutmaz. Uzun geceler onlar için kâbustan farksızdır. Fakat gençler için durum çok daha farklı!… Onlar uykuya hiç doyamıyorlar. Kış mevsiminin uzun gecelerinde ancak kendilerine gelebiliyorlar. Oysa fazla uyku uyumak hiç kimse için sağlıklı bir davranış değildir.

Bahar sadece günlerin uzaması demek değildir. Baharla birlikte dünyamız bambaşka bir şekil alıyor. Tabiat derin kış uykusundan uyanıyor; giydiği kalın kışlık elbiseleri bir çırpıda üzerinden atıveriyor; havaların ısınmasıyla beraber rengârenk libaslara bürünüyor. Dağlarda çiğdem çiçekleri boy veriyor. Yüksek tepelerdeki kar yığınları, güneşin o kavurucu sıcağıyla birlikte suya dönüşüyor. Çobanlar önlerine aldıkları sürüleri çayır çimen otlatıyorlar. Yanık bir kaval ezgisiyle birlikte dile geliyor körpecik kuzular!… Dallarda açan çiçekler zamanla meyveye duruyor. Tabiat bin bir renkli donunu giyiyor seher vaktinde.

Tabiat her şeyiyle düğün bayram ediyor. Badem ağaçlarındaki çiçekler, hayata “merhaba” dercesine hoş ve alımlı salınıp duruyorlar. Kır çiçekleri yeni âşıklara sevgi tomurcukları sunuyor. Aşkın sihirli havasına papatyalar da iştirak ediyor. Yeni açan yapraklar, bahar rüzgârlarıyla sallanıyor. Kırıp dökmüyor; sanki okşuyor. Toprağın altındaki canlılar yeryüzüne dönüş hazırlıkları yapıyor. Onlardaki sevinci tarif etmek imkânsız!.. Kolay mı aylarca kar altında hayat mücadelesi vermek? Onlar bayram etmesin de kim etsin? Karıncalar ağır adımlarla yolculuğa başlamış bile!... Ya kelebeklere ne demeli?... Hepsinde de apayrı bir heyecan!... Kış bitti, yeryüzüne göç başladı. Yaşasın bahar, aydınlık ve güneş!...

Kış da elbet kendi güzelliğiyle gelir ama uzun sürünce çekilmez olur. Bahar sevinci, tüm canlılarda ortak olan bir duygudur. Belirli bir mekâna hapsolan ruhların dirilişi ve bayramıdır bahar!… Duygularımızın tercümanı olan şairler de bahar temasını işlemişler şiirlerinde. Bunların başında yer alan Halide Nusret Zorlutuna, bakın nasıl karşılıyor baharı:

“Gel bahar, erit bu yolun karını
Geçen seneleri anmayalım hiç
Dinle bülbüllerin şarkılarını
Güllerin kıpkızıl şarabını iç

Saçında baygın bir gül kokusu var
Dudakların kızıl, karanfil gibi
Gözlerinde gülsün mine ışıklar
Sesinle büyüle çarpan her kalbi

Gel bahar, gel bahar, yakınlarda gül
Denize renginden armağan bırak
Ufuklarda gezin, göklere süzül,
Sonra yavaş yavaş in, içime ak…”

Uzun ve kasvetli kışın ardından gelen gül yüzlü bahar, insanın ruhunu okşuyor. Güneş, hücrelerimize hayat bahşediyor. Bahar gelince damarlarımızda dolaşan kan, sanki daha hızlı bir tempoda hareket ediyor. Onun içindir ki Türkler baharın gelişiyle birlikte bayram ederlerdi. Buna “Nevrûz” adı verilirdi. Nev “yeni”, rûz “gün” demektir. Her iki kelime bir araya getirilerek “yeni gün” anlamına gelen bir terkip oluşturulmuştur. Bu bayram Mart ayının yirmi birinde kutlanmaktadır. Vaktiyle İranlılarda da millî bayram olarak kutlanırdı.

Unutmak Felakettir

M.NİHAT MALKOÇ

Atalarımız: “Aklı beşer nisyan ile malûldür” demişlerdir.Yani insan aklı unutmaya meyillidir; insan çabuk unutur. Bazen kendimizi hayatın akışına öyle bir kaptırırız ki unutmamak ne mümkün!...Günlük meşgaleler, kurduğumuz planları ve hesapları alt üst eder. Unutmamamız gereken pek çok şeyi bir anda unutuveririz. Hatta öyle zamanlar gelir ki en sevdiğimiz dostumuzun adını bile hatırlamakta zorlanırız. “Acaba” ile başlayan “Tüh be!..” ile biten nedamet cümleleri kurarız. Oysa pişmanlıklar unutmanın ceremesini gidermez ki!...

Çağımız buhranlar ve debdebeler çağı… Hayatın kurşundan ağır yükü altında çok kere eziliyoruz. Gereksiz şeyler bizleri meşgul ediyor. Hayatımızı bir türlü sadeleştiremiyoruz. Başkalarının hayatı, zamanımızı çalıyor. Dedikodu kazanı kaynadıkça vakit öldürüyoruz.

Arkamıza dönüp bakmadan yaşıyoruz. Onun için de hatalarımızı göremiyoruz. İnsan, hayatı çok kere yoğun yaşıyor. Olaylar birbiri ardına gelişiyor. Bunun içine bir de kişisel hesaplarımız girince ayıkla pirincin taşını!... Sabah kalkışımızdan gece yatışımıza kadar o kadar çok şey yaşıyoruz ki!... Bir sürü ayrıntı…. Hayatta sürdürdüğümüz meşguliyetlere ve dost çevremizin genişliğine göre unutmanın dozajı şekilleniyor. Çok kere unutmamamız için notlar alıyoruz. Fakat her şey de yazılmaz ki!... Bir kişiyle karşılaştığımızda onu tanıyıp tanımama arasında gidip geldiğimiz esnada not defterimizi çıkarıp kopya çekemeyiz ki!...

Bizim unutmayla kastettiğimiz sadece bunlar değildir elbet.... En büyük felâket, kendimizi dünyanın geçici zevk ve heveslerine kaptırıp bizi yoktan var eden, bin bir çeşit nimetle rızıklandıran ve bizi kendisinin dünyadaki halifesi kabul eden Allah’ı unutmaktır. Dünyevî işlerle ilgili unutkanlıklar para, mal ve itibar kaybına yol açar. Ya Rabbimizi unutmanın getireceği iman kaybı bizi nerelere götürür? Bunun bedelinin ağırlığını bu cılız ayaklarımızla taşıyabilir miyiz? Bu ağır yükün altında titremez mi yüreğimiz ve ayaklarımız?

Nerden bakarsanız bakın unutmanın her çeşidi kayıptır. Fakat uhrevî hususlardaki nisyan, kelimenin tam anlamıyla bir büyük felâkettir. Hayat ne yazık ki bizi çok kere kendine çekip sarıp sarmalıyor. Gaflet denen illet gözlerimize simsiyah bir perde çekiyor. Varlıkları algılamamızda ciddi yanılgılar ortaya çıkıyor bu yüzden. Bunun en büyük sebebi iyi amellerimizin noksanlığıdır. Amelî konularda dirayetli olan basiretli insanların gafletleri uzun sürmez. Onların üzerinde ibadetlerin getirdiği koruyucu bir güç, tabir caizse bir zırh vardır.

Unutmak bu çağın hastalığı sanki… Herkes unutuyor. Kimi nereden geldiğini, kimi, de nereye gideceğini… Çok kere de inançlarımızın bize yüklediği sorumlulukları unutuyoruz. Yüce Allah bizlere unutma hususunda şu duayı etmemizi tavsiye ediyor: “... Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma... (Bakara S., 286.Ayet)

Üzerinde afiyetle yaşadığımız dünya, akıllara durgunluk verecek bir nizam içerisinde yaratılmıştır. Bu nizamı görüp de onun Nâzım’ını akıla getirmeyip yanlış ve çıkmaz sokaklara sapmak ne büyük bir aldanıştır. Bunun telâfisi tez elden tevbe edip şirkten ve günahlardan arınmaktır. Göklerde ve yerdeki varlıkların sahibi Allah’tır. Bunu şu ayette de görebiliyoruz: “Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah’ındır. Allah, herşeyi kuşatandır. (Nisa S., 126.Ayet)

Eşyaya bakıp tefekkür etmeliyiz. Bizler bir saat tefekkürün bin yıl nafile ibadetten hayırlı olduğu gerçeğini merkez alan inancın soylu mensuplarıyız. Nasıl olur da bu harikulâde yaratılışa gözlerimizi kapayabiliriz; kulaklarımızı tıkayabiliriz. Zira dünyada rastlantıya rastlamak mümkün değildir. Her şey belli amaçlar uğruna, belli bir düzende yaratılmıştır. Akıllı insan, kendisine kitap ve peygamber gönderilmese de bu hakikati idrak edebilir.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı unutmak ahmaklığın en bariz göstergesidir. Bu, gözüyle etrafı seyredip de gözün varlığından haberdar olmamak kadar abes bir durumdur. Allah bu gibi insanlara çarpıcı bir ihtarda bulunuyor: “... Onlar Allah’ı unuttular. O da onları unuttu...” (Tevbe S., 67.Ayet). Bu ihtar aklı olanlara yeter. Allah’ı unutmak!... Allah tarafından unutulmak!... Bu ne büyük bir ziyandır. Bu büyük ihmalin hesabını hangi birimiz verebiliriz?

Trabzonlu Kanunî

M.NİHAT MALKOÇ

Trabzon bir şehzadeler şehridir. Trabzon, tarihten bugüne kadar çok büyük şahsiyetler yetiştirmiştir. Bu şahsiyetlerin başında da tarihin yetiştirdiği en büyük devlet adamlarından biri olan Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman gelmektedir. O, Trabzon’un gözbebeğidir. Trabzonlular onun gibi büyük bir dosta, şöhretli bir devlet adamına, bu topraklarda doğup büyüyen bir hemşehriye sahip oldukları için gururlanmaktadır. Kendisinin “Kanunî” diye tavsif edilmesi, zamanında etkili kanunlar koymasından ve koyduğu kanunları ısrarla uygulamasından dolayıdır. Cihan Padişahı Sultan Süleyman, Osmanlı Devleti bünyesinde çok önemli kanunlar çıkarmıştır. Batılılar sırf bu yüzden ona “Kanunî” sıfatını uygun bulmuşlar, onu bu adla anmışlardır.

Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlı Devleti’nin Yükselme Dönemi padişahlarındandır. Yavuz Sultan Selim’in oğludur. Annesi Hafsa Sultan’dır. Sultan Süleyman, 1494 yılında Trabzon’un Ortahisar Mahallesi’nde doğmuştur. O yıllarda babası Yavuz Sultan Selim Han, Trabzon’da Sancak Beyi’ydi. Bugünkü anlamda ‘vali’ statüsündeydi. Annesi Ayşe Hatun da İstanbul’daki sarayda yaşamak yerine oğlu Selim’in yanında, yani Trabzon’da yaşamayı tercih etmiştir. Mezarı da Atapark civarında kendi adına yaptırılan caminin avlusundadır.

Mısır’ı fethederek kutsal emanetleri İstanbul’a getiren, halifeliği Osmanlı Devleti’ne kazandıran, Osmanlı’nın halife unvanlı ilk padişahı olan Yavuz Sultan Selim, 1512 yılında şehzadelikten padişahlığa yükseldiği için Trabzon’dan ayrılmak zorunda kalmıştır. O yıllarda oğlu Süleyman, 15 yaşındaydı. Yani Kanunî 15 yıl boyunca Trabzon’da yaşamıştır. İlk ve ortaöğrenimini bu şehirde tamamlamıştır. Bu kentin sokaklarında dolaşmış, bu kentin ekmeğini yemiş, suyunu içimiştir. Bu şehir onun hatıralarıyla doludur. Babası padişah sıfatıyla saraya intikal edince, kendisi de Manisa’ya Sancak Beyi göreviyle gönderilmiştir. Fakat o yaşadıkça, Trabzon’u hiç unutamamıştır. Trabzon’un eski valilerinden Nuri Okutan’ın da ifade ettiği gibi “Muhteşem Süleyman, kılıcının üzerinde hamsi motifi işletecek, zaferden zafere koşarken sırtında Trabzon ketanından gömlek giyecek kadar Trabzonludur ve ufkunu da Trabzon’dan almıştır.”

Cihan Padişahı Trabzonlu Kanunî Sultan Süleyman, 1520’de tahta çıkmıştır. Kendisi o zaman 26 yaşındaydı. Bu büyük insan, kesintisiz 46 yıl tahtta kalarak bir büyük rekora tuğrasını basmıştır. Kanunî 1494 ilâ 1566 yılları arasında olmak üzere 72 yıl yaşamıştır. 72 yılda bin yıllık hizmet ifa etmiştir dersek fazla abartmış olmayız. Batılıların ona “Muhteşem Süleyman” demesi boşuna değildir. Şâirlerimizden Selâhaddin Yılmaz’ın şu dörtlüğü onu ne güzel anlatıyor:

“Doğu, batı, güneye sayısız sefer yapan,
Osmanlı tarihine altın sayfalar yazan,
Halifelikten başka, gerçek Müslüman olan,
Cihana hâkim olan Kanunî Süleyman’dır.”

Kanunî Sultan Süleyman sadece padişahlıkla meşgul olmuyordu, o aynı zamanda bir şâirdi. “Muhibbî” mahlâsıyla(şiirdeki takma ad) Klasik nazım şekilleriyle birbirinden güzel şiirler yazıyordu. Şiirlerinde arûz ölçüsünü kullanıyordu. En sevdiği şâirler Bâkî ve Fuzulî’ydi. Binlerce divan şiiri vardır Muhibbi mahlaslı Kanunî Sultan Süleyman’ın… Şiirlerini Divan’ında bir araya getirmiştir. Yani onun mürettep bir Divan’ı mevcuttur. Şiirleri usta Divan şairlerinin şiirlerinden hiç de eksik değilidir. Onun sağlıkla ilgili olarak söylediği şu beyit herkesin hafızasında yer etmiştir:

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

(Türkçesi: Halk arasında makam, mevki ve zenginlik itibar edilen, sevilen bir unsurdur. Oysa dünyada en kıymetli şey sağlık ve sıhhattir.)

Kanunî çok zeki bir yöneticiydi. Bir o kadar da âdildi. Âlimlere ve sanatçılara çok değer verirdi. Pek çok zafere imzasını atmıştır O... Bunlar arasında Rodos ve Belgrat’ın fethini, Mohaç, Budin, Estergon zaferlerini, Viyana, Almanya, İtalya, Avusturya seferlerini sayabiliriz. Kanunî, Trabzon için eşsiz bir değerdir. Bizler onunla hemşehri olmaktan gurur ve onur duyuyoruz.

Şehitler Ölmez

M.NİHAT MALKOÇ

En mukaddes değerlerin başında gelir vatan bizim için… “Vatan sevgisi imandandır” demiş bizim manevî rehberimiz olan Resulullah Efendimiz… Bu söz, vatana dair sevgimizi daha bir derinleştirmiştir. Vatan annemiz, babamız kadar kıymetlidir bizim için. Onun için veremeyeceğimiz hiçbir maddî ve manevî varlık yoktur. En değerli varlığımız bizi diri ve iri tutan canımızdır. Vatan deyince ölüm gelir aklımıza. Bunun için yıllarca ölmüşüz. Canımızı feda etmişiz vatan ve millet yolunda, üstelik hiç de tereddüt etmeden ve gocunmadan…

Türk milleti kahramanlığıyla ve vatan için ölümü göze alışıyla nam salmıştır dünyada. Çanakkale bunun en canlı örneğidir. Çanakkale sanki açık bir kahramanlık müzesidir. Buraya gidenler Türk’ün vatan sevgisini ve kahramanlığını anlamak için söze ihtiyaç duymazlar. Gördükleri, bu milletin yiğitliğini anlamak için onlara kâfi gelir. Çanakkale’de tepelere yazılan şu ifadeler bu toprakları gezenlere ihtarda bulunmaktadır, onların gözünü açmaktadır:

“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın Bu toprak, bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver: Bu sessiz yığın Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu ıssız gölgesiz yolun sonunda Gördüğün bu tümsek, Anadolu’nda İstiklal uğrunda, namus yolunda Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.”

Değerlerin en yücesi olarak görmüşüz milleti ve milliyeti... Birlik ve beraberliğimizin çimentosu olmuş asırlarca. Fıtrî olan vatan sevgisi bizde en yüce mertebeye ulaşmış, adeta taçlanmıştır. Vatanını seven, onu her türlü tehlikelerden korumak için canını siper eder. Bu necip millet bu cesareti ve örnek davranışı defalarca göstermiştir. Tabir caizse bu toprakların her bir karışı Müslüman Türk milletinin mübarek ve muazzez kanıyla sulanmıştır. “Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” diyen şair Mithat Cemal’e davranışlarımızla ses vermişiz.

Tarihte ne çekmişsek vatansız ve milliyetsizlerden çekmişiz yıllar boyunca. Onlar çok kere bizden görünerek bizlere kuyu kazmışlardır. Çoğu Moskova’da zehirlemiştir dimağını. Onlar ki aldıkları zehirleri yurdumuzun genç ve dinamik evlatlarının bakir muhayyilesine zerk etmişlerdir. O zehrin panzehiri olmuş kalbimizde besleyip büyüttüğümüz vatan sevgisi... “Bu Vatan Kimin?” suali sorulunca dile gelmişiz Orhan Şaik Gökyay’ın şu mısralarında:

“Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıra dağlar gibi duranlarındır;
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir…”

Biz müslümanlar kadere imanı, müslümanlığın gereği olarak biliriz. Ölüm de kaderin tecellisidir itikatımızca. Büyük mutasavvıflardan biri olan Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, ölümü “Şeb-i Arûs”(Düğün Gecesi) olarak nitelendiriyor. Rûh, Rabbine, gerçek mekânına kavuşunca huzura erer. İmanı kâmil insan ölümden asla korkmaz. Çünkü bizler ölümü yok oluş değil, ‘sonsuzluğa yolculuk’ olarak kabul ediyoruz. Ölüm bitiş değil, taze bir başlangıçtır bizce. Tasavvuf şâirlerimizden Yunus Emre bu hakikati şu veciz beytiyle dile getiriyor:

“Ölümden ne korkarsın / Korkma ebedî varsın”

Aslında ölümlü olan sadece tendir, ruhlar ölmez. Her şeye maddeci gözle baktığımız için ruhu bir kenara bırakarak teni ulvileştiriyoruz. Oysa Yunus’un dediği gibi:

“Ten fânidir, can ölmez, çün gitti geri gelmez;
Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.”

Allah yolunda canını feda eden Müslüman’a ‘şehid’ denir. Vatan, millet ve Allah için mücadele ederken öldürülenler şehittir bizim gözümüzde. Ölümlerin en makbulü ve mübareği şehadettir. İslam’da en büyük mertebedir şehitlik… Ahrette Peygamberlikten sonra en büyük makamdır şehitlik… Onların bütün günahları Allah tarafından affedilir. Böyle bilindiği ve de böyle kabul edildiği için bizim milletimiz bu makama erişmek için hayatı elinin tersiyle itmiştir. Milletimiz uzun yıllar boyunca iç ve dış düşmanlarla çarpışarak binlerce şehit vermiştir. Son yıllarda başımıza musallat olan terör belâsı yüzünden binlerce gencimizi toprağın kara bağrına gömdük; ne yazık ki taze fidanlarımızı toprağa gömmeye hâlâ devam ediyoruz. Yurdumuza ve huzurumuza kastedenler kin ve nefretlerini gece gündüz kusuyorlar.

İnsanın en değerli hazinesi şüphesiz ki ona hayat veren canıdır. Allah; vatan, millet ve iman uğrunda ölenleri mükâfatlandıracağını, onlara cenneti bahşedeceğini şu ayetlerde vaat ediyor: “Allah yolunda öldürülenler(şüheda) için “ölülerdir” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Lâkin siz sezmezsiniz.(El-Bakara S.154.Ayet)… “Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Hayır, onlar Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.”(Âl-i İmran S.169.Ayet)

Şehitlik çok mukaddes bir mertebedir Hakk’a inananlar için… Peygamberimiz bu hususta şöyle buyuruyor: “Allah yolunda(din ve vatan müdafaası gibi faziletler uğrunda) kanını akıtan, canını feda eden müminlerin makamı cennette en büyük makamdır ki, bunun sevabına hiçbir amel ve ibadet ile erişilemez. Bunların kul haklarından başka bütün günahları affolunur.”…”Allah yolunda şehit olanlar o anda cennetteki makamlarını gördükleri için her türlü acıları unuturlar. Ve onlar Rableri katında rızıklandırılırlar.”… “Şehit olanlar ahirette makamlarını gördükleri zaman, ne olaydı yüz defa şehit olup tekrar dirilsem ve tekrar şehit olsaydım, diyeceklerdir.”… “Şehitler yakınlarından yetmiş kişiye şefaat ederler.”

Yüce Türk Milleti tarihte nice destanlara imzasını attı. Ölenler şehit, kalanlar gazi oldu. Hiçbiri, ölümün soğuk kollarına atılırken tereddüt etmedi. Çünkü onlar Allah’ın şehitlere ettiği vaatleri çok iyi biliyorlardı. Ölerek ölümsüzlüğe kanatlandıklarının farkındaydılar. Şehitlik, fâni teni ebedî kılmanın yoludur. Yiğit askerlerimiz bu şuurla hareket ederek tenlerini ulvîleştirmişlerdir. Geçici olanı bâkiye tebdil etmişlerdir. Onun içindir ki Türk tarihi şanlı zaferlerle doludur. Türklerdeki ‘alperen’ ruhu onların cesaretini bilemiştir.

Ölüme atılmak yürek ister; hem de korlaşmış bir yürek!.. Kolay değil yârdan ve serden geçmek!... Bu millet tereddüt etmeden hem yârdan, hem de serden geçebilecek derecede fedakâr olduğu için yeri geldiğinde yedi düvele karşı gelebilmiştir. Teknolojik üstünlükleri fevkalâde olan düşmanı, imanlı göğsünü siper ederek püskürtmüşlerdir. Mehmetçiğin imanının büyüklüğünü ve cesaretini merhum şâir Fuat Azgur bakın nasıl ifade etmiştir:

“ Bu akşam yıldızlar sararmış gibi Tepeler titreşir hava kış gibi Bir dağın sırtında dağ varmış gibi Omuzlamış bir Mehmet’i Mehmet’im”
Türkiye, devletiyle ve milletiyle bir bütündür. Bu topraklarda yaşayan, ülkemin ekmeğini yiyen, suyunu içen, bu vatana kin ve nefret beslemeyen herkes ırkı ne olursa olsun bu toprakların bir parçasıdır. Onlar bizim dostlarımız ve kardeşlerimizdir. Bizler kafatası milliyetçiliği güden dar zihniyetli, örümcek kafalı insanlar değiliz. Bizde hissiyattan önce hakikatler konuşur. Hakikat konuştuğu yerde de şahsî duygular susar, hakikate tabi olunur. Bu vatanı en çok seven kimseler en süslü laflar edenler değil, memleket için hizmet edenlerdir.

Bu topraklar serdengeçtilerle doludur. Vatan, din, namus ve bayrak deyince gönül teli ses verir. Vatan tehlikede olduğu zaman, yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun herkes gönüllü askerdir bizde. Böyle bir iman kalesi asla sarsılmaz. Tarihte sarsılmadı; bundan sonra da böyle olacaktır. Bakmayın barış zamanlarında gevşek göründüğümüze… Biz zor zamanda kenetlenmesini bilen ender milletlerin birincisiyiz. Onun için herkes rahat uyusun. Bu bayrak inmez; bu ocak sönmez. Türklerin birliğinin ve beraberliğinin çimentosudur zorluklar… Keşke normal zamanlarda da bu birliği sağlayabilsek… Allah, Müslüman Türk’ü korusun!...

Şiirin Doruklarında!...

M.NİHAT MALKOÇ

Şiir, başkalarının düşünüp de kelimelere dökemediği duygu, düşünce ve hayalleri estetik kaygılar gözeterek yansıtmaktır. Bunu gerçekleştirmek her kişinin yapabileceği bir iş değildir. Yani her insan şiir yazamaz. Belki manzume tarzında bir şeyler karalar ama bunlar hiçbir zaman şiir kabul edilmez. Şâirlik Allah vergisidir bir yerde… Çalışmayla, zorlamayla ve inatla şâir olunmaz. “Vermezse mabut neylesin Mahmut” misali, kendisinde şâirlik ruhu olmayan insanlar, şiirsel karalamalarında daima tekrara düşerler. “Benim oğlum bina okur, döner döner gene okur” sözü gereğince bir tekrar faslı devam eder gider. Bu da şiirin ruhuyla bağdaşmaz. Oysa şiir yeniyi dile getirme, söylenmeyeni söyleme becerisidir bir anlamda.

Şiir yazmak ilk bakışta kolay görünse de aslında zordur. Şiir görünürde imkânsızı yakalama olayıdır. Başkalarınca tarifi imkânsız duygular şâirin belleğinden süzülerek estetik değer kazanıp şiir olur. Sözlükteki sıradan kelimeler şiirde estetik kıymetler taşır. Şairlerin diliyle kalbi arasında duygu süzgeci vardır. Kalpten gelen her türlü duygu ve düşünce dile ulaşmaz. Bu iki uzuv arasındaki manevî süzgeç, kaba lâfların dışarıya çıkmasını engeller. Dile ulaşanlar şiirsel bir özellik taşırlar. Böylelikle de herkes tarafından sevilerek okunurlar. Bilindiği gibi iki çeşit şiir vardır. Bunlar serbest şiir ve kafiyeli şiirdir. Gerçi geçmişte revaçta olan aruz ölçüsünü de katarsak ölçü sayısı üç olur. Fakat aruz günümüzde pek kullanılmıyor.

Şiirde ölçülerin hiçbirinin ötekine üstünlüğü yoktur. Şiiri adam eden, estetik kılan ölçü değildir. Şiir yazma kabiliyeti olanlar her iki türde de mükemmel eserler ortaya koymuşlardır. Hangimiz serbest tarzda yazan Orhan Veli Kanık’ın şiirlerine kötü diyebiliriz? Veya hangi birimiz Beş Hececiler’in yazmış olduğu kafiyeli şiirleri kötü olarak nitelendirebiliriz? Kanaatim şudur ki kafiye ve ölçü şiirin kıymetini ne artırır, ne de azaltır. Şiirin güzelliği kafiye ve ölçüde gizli değildir. Şiirin güzelliği şâirin ruhunda gizlidir.

Kafiye ve ölçü konusunda ısrarcı olmak anlamsızdır. Bir şâir ya kafiyeli ve ölçülü ya da kafiyesiz ve serbest yazacak diye bağlayıcı bir şart yoktur. Şiir ruhumuzun imbiklerinden çıkarken nasıl bir şekil alırsa dışarıya da öylece yansır. Bir şâir bazen ölçülü, bazen de serbest yazabilir. Bu, şairin şiir hamurunu yoğurduğu andaki ruhî ahvaline ve mevcut hâline bağlı bir durumdur. Ölçülü ve serbest şiirin de güzeli ve çirkini vardır. Güzelliği ölçü sağlayamaz bir başına. Şiirin içinde onu diğer sözlerden farklı kılan tarifi imkânsız bir başkalık vardır.

Şiir ölçü ile ne değer kazanır, ne de ölçüsüz olunca değerinden bir şey kaybeder. Bence şiirde önemli olan üslûptur. Şâir kendince özgün bir üslûp kullanabilmişse şiirin güzelliği de onun ardından koşagelir. Yahya Kemal, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi şâirlerin büyüklüğü üslûplarının biricikliğinde gizlidir. Bu isimler değerlendirilirken ölçü ve kafiyeye riayet edip etmediklerine bakılmamıştır. Öncelikle onların sözlere yükledikleri özgün anlamlar ve söyleyiş tarzları dikkate alınmıştır. Doğrusu da budur zaten. Herkes iyi veya kötü yemek yapar. Fakat ‘aşçı’ sıfatını taşıyanlar başkalarından farklı ve bir anlamda profesyonel yemek yapar. Onların yemeğin tuzunu koymayı unutma, suyunu fazla koyma gibi hata yapma lüksleri yoktur. Şairler de böyledir. Sözlerimi Fransız şair Paul Verlaine’nin kafiyeden şikâyet ettiği bir şiirinden aldığım dörtlüklerle bitirmek istiyorum:

“Tut belâgatı boğazından, sustur,
El değmişken bir zahmete daha gir:
Kafiyenin ağzına da bir gem vur,
Bırakırsan neler yapmaz kim bilir?

Nedir bu kafiyeden çektiğimiz!
Hangi sağır çocuk ya deli zenci
Sarmış başımıza bu meymenetsiz,
Bu kof sesler çıkaran kalp inciyi?”