21 Haziran 2009 Pazar

Hayırsever Bir Sima: Hacı Osman Öztürk'ün Ardından

M.NİHAT MALKOÇ

Halkımız, dünyadaki ömrün kısalığını ifade etmek için “Üç günlük dünya…” ifadesini kullanır. Gerçekten de öyle değil midir? Dünyadaki yaşam süresi ebedî hayata göre ‘üç gün’ gibi kısa bir zaman diliminden ibaret değil midir? Türkiye’de ortalama ömür erkeklerde 65, kadınlarda 70 olarak hesap ediliyor. Bunu güne çevirdiğimizde erkeklerde 23725, kadınlarda 25550 güne tekabül ediyor. Hafta olarak da erkeklerde 3380, kadınlarda 3640 haftaya karşılık geliyor. Aya çevirdiğimizde erkekler ortalama 780, kadınlar ise 840 ay yaşıyor. Bu ortalama ömrü saate, dakikaya, hatta saniyeye bile çevirebilirsiniz. Demek ki önümüzde bir ömür harmanı var. Bu harman her gün eksiliyor; eksilenin yerine yenisi gelmiyor. Yani hep tüketiyoruz takvim yapraklarını. Her gün biraz daha yaklaşıyoruz sonsuzluğa, hesap vermeye.

Gün geçmiyor ki bir yakınımızı, bir tanıdığımızı kaybetmeyelim. Vakti dolan ebedî yolculuğa çıkıyor. Bu sessiz yolculuk bize Yahya Kemal Beyatlı’nın şu dizelerini hatırlatıyor: “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol. / Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden. / Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden”

Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sessiz Gemi” şiirinde tarif ettiği bu ‘sessiz yolculuk’ dünyanın ölümü anlamına gelen kıyamete kadar fasılasız olarak devam edecektir.

Geçenlerde ablamın kayınpederinin cenazesine gittim. Gün boyu ölüm atmosferini teneffüs ettim orada. Musallada kendimi gördüm bir an. ‘Ya teneşirdeki ölü ben olsaydım…’ diye düşündüm. Geçen ömrümün hesabını rahatça verebilir miydim? “İbret için ölüm yeter” diyor Resulullah Efendimiz… Bizler musalladakine değil, kendimize ağlayalım. Çünkü bizler de bu yolun yolcusuyuz. Yolun neresinde olduğumuzu sadece yüce Rabbimiz bilir.

Güneşli Köyü’nden Hacı Osman Öztürk’ü de kaybettik. O da Hakk’a yürüdü. ‘Kimdir Hacı Osman Öztürk; hakkında yazı yazılmaya değer ne iş yapmıştır?’ diye merak edeniniz olabilir. Söyleyeyim dostlar… Edebî âleme uğurladığımız Hacı Osman Öztürk, yıkılmaya yüz tutmuş bir camiyi büyük bir cesaret ve hayırseverlik örneği göstererek yıkıp yeniden yapmıştır. Bugüne kadar onlarca kişinin düşündüğünü, o gerçekleştirmiştir.

Benim de köyüm olan Güneşli’nin eski bir camii vardı. Yüzyılların eseriydi bu eski ve yorgun cami… Her bayramda caminin yıkılıp yenisinin yapılması planlanırdı. Herkes bu konuda görüş sarf ederdi. Fakat sözler hep ortada kalırdı. Tabir caizse havanda su dövülürdü. Bu konuşmalar, planlamalar ve tartışmalar yıllarca öylece devam etti; netice bir çözüm bulunamadı. Ta ki hayırsever Hacı Osman Öztürk işe el atıncaya kadar… O, işin içine girdi ve büyük bir hayırseverlik örneği göstererek caminin yıkımına ve yerine yenisinin yapılmasına karar verdi. Yani caminin yapımını üstlendi. Caminin yapımının organizasyonunu üzerine aldı. Cami kısa sürede yıkıldı. Osman Amca hayırsever insanların ayağına giderek onlardan cami için belli miktarda para topladı. Fakat caminin masraflarının çoğunu kendisi karşıladı. Yıllarca tartışması süren ve adeta yılan hikâyesine dönen cami yapımı Hacı Osman Öztürk’ün işe el atmasıyla kısa sürede gerçekleşti. Bilenler bilir, çok güzel olan bu cami Güneşli’de köylülere şimdi hizmet veriyor. Caminin iki minaresinden biri henüz yapılabilmiş değil. O da bir hayırseverin yardımını, himmetini bekliyor. Böyle bir hayır hikâyesi Güneşli Camii inşası.

Güneşli Camii’nin yapılmasında çok büyük bir hayırseverlik ve gayret örneği gösteren Hacı Osman Öztürk de her fani gibi hayata veda etti. İzmit’te yaşayan Öztürk, 21 Haziran 2009 Pazar günü İzmit’te toprağa verildi. O öldü ama onun dünyadaki en büyük eseri olan Güneşli Camii, Müslümanlara hizmet etmeye devam ediyor, kıyamete kadar da edecek. O eser yaşadıkça onun banisi olan merhum Hacı Osman Öztürk’ün amel defteri de açık kalacak. Çünkü O, hayırlı bir hizmet kapısının açılmasına vesile olmuştur. Allah’ın dünyadaki evi olarak sayılan bir camiyi Müslümanların ibadeti için inşa ettirmiştir. O; yaptığı bu büyük eserden dolayı, Allah’ın izniyle, manevî lütuflara mazhar olacaktır. Allah rahmet eylesin.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Nuriye Akman'ın Mihmandarı Olmak...

M.NİHAT MALKOÇ

Trabzon, yazarların uğrak yeri oldu kitap şenliğinde. Bir yazar gitti, öbürü geldi… Bizler de yazarlara mihmandarlık ettik bir hafta boyunca… Kimin hangi yazarın mihmandarı olacağını kıymetli arkadaşım Vali Danışmanı Hasan Dilekoğlu belirliyordu. Bana da Nuriye Akman’ın mihmandarlığı görevini vermişti Dilekoğlu… Bunu duyunca çok sevindim, biraz da heyecanlandım. Çünkü Nuriye Akman’ın zor bir kadın olduğunu, kolay memnun edilemeyeceğini biliyordum. Nuriye Akman daha gelmeden evvel ilk işaret gelmişti bile.

Kuzey TV’de Nuriye Akman’la program yapılması planlanmıştı. Fakat durum Akman’a bildirilince yorgunluğunu mazeret olarak ileri sürerek programa çıkmayı nazikçe reddetti. Bir sorun da Akman’ın biletinde çıkmıştı. Nuriye Akman aslında dul bir kadın… Yani eşinden boşanmış yıllar önce. “Akman” onun eşinin soyadı... Fakat o soyadla meşhur olduğu için resmiyette olmasa da o soyadı kullanıyor. Fakat gerçek soyadı Ural… Onun için uçak biletinde ufak bir sorun çıktı. Daha sonra devreye girilince bu küçük sorun da aşıldı.

Nuriye Akman röportaj alanındaki çalışmalarıyla ün yapmış bir gazeteci yazarımız… Röportajları sıra dışı, usta işi… Röportajlarında hatır gönül dinlemeden cesurca kelle kopartıcı sorular sorabilen bir gazeteci… Bu yüzden bazı röportajları yarıda kalmış, hatta huzurdan kovulmuş bile… Bunlar arasında Şevket Kazan’la yaptığı röportajı sayabiliriz. Onun, nur cemaati lideri Fethullah Gülen’le yaptığı uzun seri röportaj da çok ses getirmiştir.

Nuriye Akman ailece yazar bir ailenin ferdidir. Babası, kendini dünya gezegeninde bir yolcu kabul eden Kemal Ural ve kardeşi Şule Yayınları’nın sahibi A.Ali Ural sevilen usta yazarlardır. Nuriye Akman böyle bir aile içinde yetiştiği için doğal olarak yazarlığı seçmiştir.

Nuriye Akman’la evvela İkram Sofrası’nda kahvaltıda buluştuk. Sohbeti kahvaltıda başlattık sizin anlayacağınız… Kahvaltıdan sonra Affan Kitapçıoğlu Lisesi’ne doğru yola çıktık. Okulun toplantı salonunda öğrencilerle güzel bir söyleşi gerçekleşti. Öğrencilerin önünde Nuriye Akman’ın “Örtü”, “Nefes” romanları vardı. Akman, çok rahat konuşan ve dinleyiciyi sıkmayan bir yazar… Türkçeyi çok güzel kullanıyor. Cümleleri açık ve duru… Karşısındakileri etkileyebilen bir konuşma tarzı var Akman’ın... Kendisi soru sorma sanatı konusunda uzman olduğu için öğrencilerin sorularını beğenmeyince, soruları düzeltti, doğru ve yerinde soru sorma sanatı hakkında ipuçları verdi. Bu konuda öğrencileri aydınlattı. Söyleşinin sonunda öğrencilerle hatıra fotoğrafları çektirdi, kitaplarını imzaladı.

Affan Kitapçıoğlu Lisesi’nden ayrıldıktan sonra Nuriye Akman’ı Trabzonlu araştırmacı-yazar Necmeddin Şahinler’in konfeksiyon mağazasına götürdüm. Daha evvel tanışıyorlar birbiriyle... Şahinler ona çeşit çeşit birbirinden güzel yöresel hediyeler takdim etti. Zamanımız kısıtlı olduğu için Şahinler’in bütün ısrarlarına rağmen orada çay bile içemedik.

Daha sonra Nuriye Akman’la Akçaabat’a hareket ettik. Yol boyunca geçtiğimiz yerleri kendisine tanıttım. Trabzon’a ve yöre kültürüne dair bana sorduğu sorulara cevap vermeye çalıştım. Öğle yemeğimizi Akçaabat’ta Körfez Köfte Salonu’nda yedik. Biz oraya vardıktan sonra Nazan Bekiroğlu ve Beşir Ayvazoğlu geldi. Aynı masada yedik yemeğimizi. Nazan Bekiroğlu’yla Nuriye Akman sıkı dostlar… Bekiroğlu, İstanbul’da Akman’a misafir olmuştu. Onlar yemek boyunca baş başa konuşup hasret giderdiler. Ben de Beşir Ayvazoğlu’yla kültür, sanat ve edebiyata dair sohbet ettim. Türk Edebiyatı Dergisi’ni konuştuk kendisiyle.

Öğle yemeğinden sonra Nuriye Akman’ı alıp Boztepe’ye götürdüm. Boztepe’den Trabzon’u temaşa ettik. Semaverde çay içmeyi düşünüyorduk ama hava rüzgârlı olduğu için çay içemedik. Oradan ayrılıp Trabzon’daki okullarımızdan Yunus Emre Lisesi’ne götürdüm onu. Akman orada da söyleşti öğrencilerle. Programın başında Akman’ın hayatı sunum halinde öğrencilere gösterildi. Akman’ın kitapları öğrencilere dağıtılmıştı daha önceden... Hoş bir sohbet oldu. Öğrenciler sorular sordu. Kitaplar imzalandı, fotoğraflar çekildi. Akşam yemeğini Forum Nihat Usta’da yedikten sonra Nuriye Akman’ı İstanbul’a uğurladık.

16 Haziran 2009 Salı

Dursun Gürlek'le Trabzon'da Soluklanmak...

M.NİHAT MALKOÇ

Trabzon Valiliği tarafından düzenlenen Kitaplı Hayaller Vadisi-Trabzon 1. Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Kültür Sanat Şenliği’nde birçok yazarla birebir konuşma fırsatım oldu. Bunlardan birisi de Dursun Gürlek’ti. Dursun Gürlek’le sabah kahvaltısını İkram Sofrası’nda beraber yaptık. Yemek boyunca kültür, sanat, edebiyat üzerine derin sohbetlere daldık.

Dursun Gürlek de benim gibi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni… İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nü bitirmiş… Önceleri Yeni İstanbul, Tercüman, Hürriyet, Günaydın gazetelerinde çalışmış. Değişik okullarda Türkçe ve Edebiyat Öğretmenlikleri yapmış. Meşale, İnanç, Milli Kültür, Türk Edebiyatı, Kültür Dünyası gibi dergilerde yazıları yayınlanmıştır. Bir ara Tarih ve Düşünce dergisinin Yazı İşleri Müdürlüğü’nü yapmıştır.

Araştırmacı-Yazar, kültür adamı Dursun Gürlek şeker gibi bir insan…. “Ağzından bal damlıyor” diye tavsif ettiğimiz insanlardan biri… Her konuda çok dolu bir kişi; fakat dolu olduğu kadar da mütevazı… Onun yüzünde Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hoca Ahmet Yesevî’nin nurunu gördüğümü söylersem abartmış olmam sanırım. Hani derler ya, yazar dediğin biraz gururlu ve kaprisli olur. Ben bazı yazarlarda gördüğüm bu özellikleri Dursun Gürlek Ağabey’de hiç görmedim. Onun içindir ki benim gözümde daha çok büyüdü.

Dursun Gürlek Ağabey son dönemin parmakla gösterilebilecek kültür tarihçilerinden biridir. Otuz yıldan beri bu alanda kalem oynatıyor, dili döndükçe bizim değerlerimizi bize ve Türklerle ilgilenen ecnebilere tanıtıyor. Bazen de kültür turlarında kafilelere rehberlik ediyor.

O, gençlik yıllarında Tahsin Banguoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, İlhan Ayverdi, Ömer Faruk Akün, Necmettin Hacıeminoğlu gibi üstatların rahle-i tedrisatından geçti; onların sohbetlerine iştirak etti. Üstad Cemil Meriç’e altı ay boyunca gönüllü olarak kitap okudu.

Dursun Gürlek, zamanın kıymetini bilenlerden ve onun içini hakkıyla dolduranlardan birisidir. Birçok hizmeti bir arada yürütüyor. Bu kadar işe nasıl yetiştiğini anlamakta zorlanıyor insan… Onun Mehtap TV’de yayınlanan “Zamanın İzinde” adlı kültür programı seyredilmeye değer… Bu programları özellikle gençlerimizin seyretmesini öneriyorum. Bu programları seyredenler nasıl ihtişamlı bir tarihî ve kültürel geçmişe sahip olduğumuzu görerek gururlanacaklardır. Zira bu programlar tarihî mirasımızı gün ışığına çıkarmaktadır.

Dursun Gürlek de benim gibi bir kitap kurdu, neyi varsa kitaba yatırmış. Çok zengin bir kütüphanesi olduğunu bilmeyen yoktur. O en büyük yatırımını kitaplara yapmıştır. Çok iyi bir okur olduğunu sanırım söylemeye gerek yoktur. Okuyup doluyor, yazıp boşalıyor O…

Dursun Gürlek’le öğle yemeğini Akçaabat’ta Körfez Köfte Salonu’nda, akşam yemeğini ise Forum Nihat Usta’da yedik. Trabzon’u çok beğendiğini, burada yaşamanın bir ayrıcalık olduğunu söyledi bana. Aynı zamanda Trabzon mutfağına hayran kaldığını belirtti. Maçka’yı, Hamsiköy’ü, Sümela Manastırı’nı gezdi. Trabzon’un doğasına hayran kaldı.

Gürlek’in Osmanlıcası çok iyi… Kubbealtı Kursları’nda Osmanlıca dersleri veriyor. Kadim dilimizi gençlere sevdirerek öğretiyor. Onu en çok rahatsız eden şey kültürümüze yeterince sahip çıkmamak, ondan bîhaber yaşamak ve ecnebi değerleri baş tacı etmek…

Kültür araştırmacısı Dursun Gürlek gibi bir deryanın Trabzon’da yaşamasını ne kadar da çok isterdim. İstanbullular böyle bir irfan abidesine sahip oldukları için kendilerini bahtiyar görmelidir. Onun her gün İstanbul’un bir semtinde bir kültür etkinliğinde aktif olarak görev aldığını basından ve internetten duyuyorum. Dedim ya, onda o bilindik yazarlık kompleksleri hiç yok… Nereye çağrılırsa oraya gidiyor. Trabzon’a çağrıldı, hemen geldi. O, kendine değil; milletine çalışıyor. Onun makam, mevki, unvan, adını duyurma gibi bir derdi yok. Zenginliğe hevesi olmadığı için de paranın peşinde koşmuyor. O hırsla değil, kanaatle besleniyor.

Dursun Gürlek’i çok sevdim ve sohbetinden büyük keyif aldım. Ülkemizde onun gibi yüz tane şahsiyetimiz olsa bizi hiç kimse tutamaz. İyi ki tanımışım bu tevazu abidesini… Rabbim böyle güzel insanların sayısını artırsın. Kendisine bereketli bir ömür diliyorum.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Gazeteci Ömer Güner'in Ardından...

M.NİHAT MALKOÇ

Ölüm hayata dâhildir aslında; hayatın bir parçasıdır bir başka açıdan bakarsak… Ayrılık yönüyle dikkate alındığında ölüm bir anlamda hayattan mezun olmaktır; fakat asla ve asla bir son değildir. Büyük şair Yahya Kemal ne güzel ifade etmiş bazılarına ürkütücü gelen bu gerçeği: “Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde/Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter./Ve serin serviler altında kalan kabrinde/Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter”

Hayatla ölüm birbirine zıt kavramlar olarak görülse de aslında biri diğerinin sonucudur. Zahirde biri ışıltılı, öbürü karanlık görülse de birbirinden ayrılmaz hayatla ölüm… Onun soğukluğuyla irkiliriz çoğu zaman… Bir türlü kabullenemeyiz yakınlarımızın sonsuzluğa göç edişini. Lakin ölüm de hayat kadar bize yakındır ve bir o kadar da gerçektir. Son istasyondur o kısa hayat yolculuğumuzda... Bu yolculuğun gidiş bileti olsa da dönüş bileti yoktur biline!... Bizler imanlı insanlarız. Biliriz ki “O’ndan geldik; O’na döneceğiz”

Dostların hayattan göç edişi bizi ölüm üzerine düşünmeye sevk ediyor. Gazeteci-Yazar Ömer Güner’in ölümü de beni ölüm üzerine düşünmeye yöneltti. Trabzon bir büyük değerini daha kaybetti. Trabzon Gazeteciler Cemiyeti Eski Başkanlarından Gazeteci-Yazar Ömer Güner aramızdan ayrıldı. Ona dostları “Ömer Emice” diye hitap ederdi çoğu zaman… O; hoşgörülüydü, insan sevgisiyle yüreği pır pır eden bir insandı. Trabzon Gazeteciler Cemiyeti’nin kurucularındandı O… Bu cemiyetin Onursal Başkanı’ydı kendisi... Son nefesine kadar gazeteci kimliğini ve heyecanını yaşadı ve yaşattı sevgili Ömer Güner.... İlerleyen yaşına rağmen gücünü ve meslek heyecanını hiçbir zaman kaybetmedi. Hasta olmasına rağmen, eskisi kadar uzun yazamasa da, Karadeniz Gazetesindeki yazılarına devam etti.

11 Haziran 2009 Perşembe günü vefat etti Trabzonlu kıdemli gazeteci Ömer Güner… O, Trabzon’un son yarım yüzyılını kalemiyle aktardı okurlarına. Cumhuriyet Gazetesinin Trabzon Temsilciliğini yaptı uzun yıllar… Karadeniz Gazetesinde “Arada Bir” adlı köşesinde Trabzonlulara seslendi. Trabzon’un son yarım asrını onun objektif kaleminden okuduk.

Dolu dolu yaşadı O… Trabzon’un Araklı ilçesinde 1927 yılında doğan Ömer Güner, 13 yıl Toprak İskân Müdürlüğü görevinde bulundu. Gazeteciliğe 1961 yılında Trabzon’da yayımlanan Ses Gazetesi’nde başlayan Güner, 1967–1982 yılları arasında Milliyet Gazetesi büro şefi olarak görev yaptı. Uzun yıllar Cumhuriyet Gazetesi Trabzon muhabirliği görevini de sürdüren Güner, Son Haber, İleri ve Türksesi gazetelerinde Yazı İşleri Müdürlüğü görevlerinde bulundu. TSYD Trabzon temsilciliği de yapan Güner, Karadeniz Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapıyordu. Güner, kurucuları arasında yer aldığı Trabzon Gazeteciler Cemiyetinde, 1992–1996 yılları arasında başkanlık görevini yürüttü. Cemiyetin Onursal Başkanı olan Güner’in, ‘Gök Renginde Trabzon’ ile ‘Düşler ve Düşünceler’ adlı kitapları bulunuyor. Bu kitaplar Trabzon’un kültürüne, sanatına, edebiyatına ve yaşamına ışık tutuyor.

Ömer Güner 1976’dan beri emekli hayatı yaşıyordu. Fakat o hiçbir zaman toplumdan kopmamıştı. Hayatla barışık bir insandı. Yapılan etkinliklere sürekli katılıyordu. Uzun yıllardan beri ‘Parkinson’ hastalığıyla mücadele etse de; yine de diri görünmeye çalışıyordu.

Gazeteci-Yazar Ömer Güner kelimenin tam anlamıyla bir Trabzonspor sevdalısıydı. Onun Trabzonspor sevgisi dillere destandır. O, ölümünden birkaç saat önce bile Trabzonspor’un son durumunu, teknik direktörün belirlenip belirlenmediğini sormuştur. Bu ifadeler onun Trabzonspor sevgisinin derecesini göstermesi bakımından önemlidir.

Ömer Güner’in Trabzon sevgisi başka hiçbir şeyle ölçülemezdi. O, Trabzon’un her caddesini, sokağını evi gibi kabul ediyordu. Trabzon’dan ayrılmayı düşünmedi hiçbir zaman.

Gazeteci-Yazar Ömer Güner için Trabzon Gazeteciler Cemiyeti önünde bir tören düzenlendi. Ardından İskenderpaşa Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Sülüklü Mezarlığı’nda toprağa verildi. Böylece Trabzon’un geçmişinde çok mühim bir yere sahip olan bir çınar daha devrildi. Ömer Güner’e Allah’tan rahmet, sevenlerine başsağlığı diliyoruz.

13 Haziran 2009 Cumartesi

Yüreği Kefeninden Ak Bir Güzel İnsan: Faruk Yücel

M.NİHAT MALKOÇ

Sevdiklerimiz ötelere göçerken aslında bir yanımızı da beraberinde götürüyorlar. Her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyoruz; belki en uygun tabirle gittikçe azalıyoruz. Barış yerine özlemler getiriyor uzaklardan güvercinler… Terk edilmişliğin acısı çöküyor yüreğimize.

‘Her ölüm erkendir’ aslında. Çünkü beden yaşlansa da ruh her dem taze kalıyor tende. Ölüm daha çok yaşlılara yakıştırılıyor. Onun içindir ki ölümle alakalı olarak halk arasında ‘Yaşlılar sıra sıra, gençler ara sıra…’ sözü söylenir. Ara sıra karşılaştığımız genç ölüler bizi iyice üzüyor ve sarsıyor. Onların boşluğunu hiçbir şey doldurmuyor. Bunu yaşayanlar bilir ancak… Ateş bu durumda düştüğü yeri yakmakla kalmaz, yangın yüreğe kadar varır.

Ölüm arabaları acı bir fren sesiyle durdu Gerçek Hayat Dergisi’nin idarehanesinin önünde. Götürülecek yolcuları vardı besbelli. Bu yolcunun henüz 26’sına yeni girmiş genç bir insan olacağını kim tahmin edebilirdi? Gerçek Hayat Dergisi’nin dümeninin başındaki kaptana göz kırpmıştı ölüm meleği… Ama onun bıyıkları daha yeni terlemişti. Üstelik yeni girmişti dünya evine. Önünde uzun yıllar vardı, umutları, hesapları vardı geleceğe dair… Bu yanlış bir adres olabilir miydi? Ölüm meleği yanlış adrese uğramazdı, yanlış kapı çalmazdı.

Kartal Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nin farkı fark edilen seçkin öğrencilerinden biriydi Faruk Yücel… Arkadaşlarıyla birlikte “Chulsuzlar” adlı bir metal müzik topluluğu kuracak kadar farklı ve radikal biriydi o… Klasik bir İmam-Hatipli değildi anlaşılan… Farklı ve alabildiğine özgün... Fakat inançlıydı, İslam’ın güler yüzlü çocuğuydu; hakikatin bekçisiydi.

Kanser teşhisi konulmuştu Gerçek Hayat Dergisi’nin Yazı İşleri Müdürü Faruk Yücel’e… ‘Bu yaşta da kanser olur mu?’ dediğinizi duyar gibiyim. Ölüm kapıyı çalmak isteyince sebepler koşarak gelir. İşte aynen öyle olmuştu. Fakat Faruk Yücel kardeşimiz ‘kanser’ kelimesinin soğuk telaffuzuna rağmen metin göründü hep, diri ve iri durmaya çalıştı.

Gençti, yakışıklıydı, karizmatik bir duruşu vardı Faruk Yücel’in… Genç yaşında büyük işlere girişmişti. Hayalleri zihninden taşıyordu birer birer... Hesapları sayfalar dolusuydu. ‘-cek/-cak’ları uzayıp gidiyordu. Fakat bütün bu özellikleri kanserin kurşundan ağırlığı altında bir anda ezilerek tuz buz oldu. Önce uzun sırma saçları kemoterapiye yenildi.

Haziranda ayrıldı aramızdan sevgili Faruk Yücel… Bu Haziran’ın kaçıncı güler yüzlü yolcusuydu?... Yazın bu güzel demlerinde dünyadan göçmek kolay olmasa gerek. Dostları bu duygularla musallanın başındaydı. Hayatı dolu dolu yaşayan, 26 yıla pek çok şeyi sığdıran dev bir adam uzanmıştı musallanın üstünde. Yapacakları musallanın üstüne konsa başı göğe değerdi Faruk’un… Fakat insanların hesabı olduğu gibi Allah’ın da bir hesabı vardı nitekim...

‘Merhum’ kelimesi mümin ölüler için kullanılır. Fakat bu kelime bir genç ölünün adının önüne gelince üşütüyor içimizi. Faruk Yücel için de geçerli bu söylediğim. Fakat onun adının önüne artık ‘merhum’ sıfatını getireceğiz. Allah’ın merhamet ettiği kul sayacağız onu.

Merhum Faruk Yücel’i önce İstanbul merkezli çıkan “Bu Yaka” adlı gazeteyle tanıdık. Kısa ömrünün son demlerinde Gerçek Hayat Dergisi’nin başında gördük onu. Geleceği parlak görünüyordu. Gelecekte adından söz edilecek işler yapıyordu. Gür sesini yarınlara taşıyordu.

Âh Faruk Yücel âh!.. Seni çok özleyeceğiz. Gerçek Hayat’taki yazılarını mumla arayacağız. Harbi sözlerini duymak isteyecek kulaklarımız. Canının parçası saydığın Beşiktaş iki kupa aldı bu yıl… Bu sene senin senen olacaktı ama sen bu güzellikleri gör(e)meden uzun ve geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıktın. Umarım bunlarla kıyaslanamayacak güzellikler karşılar seni. Sen şimdi bize göre sonsuzluk âleminin kıdemli sakinleri arasına adım attın.

Bizce gerçek hayat ölümden sonraki ahiret hayatıdır. Faruk Yücel, Gerçek Hayat Dergisi’nden gencecik yaşında gerçek hayata göçtü. Zamanın dar kalıplarından zamansızlığa terfi etti o… Arkasında yüzlerce gözü yaşlı insan bıraktı. ‘İnna lillahi ve inna ileyhi raciun’… Ötesi var mı Allah aşkına!… Bizler bu gölge âlemde zamanı hayat değirmeninde öğütüyoruz. Fakat sureti gerçek sanma gafletine düşüyoruz. Faruk kardeşimize Allah rahmet eylesin.

11 Haziran 2009 Perşembe

Trabzon Sanatevi 1. Sanat Günleri

M.NİHAT MALKOÇ

Trabzon bir kültür, sanat ve medeniyet şehri… Tarihî önemi büyük… Karadeniz’in incisi Trabzon… Denizin mavisi, kırların yeşili bir tabloya dönüştürmüştür bu şehri… Siz bakmayın kentin dağınık yapısına, Trabzon’un insanı bir araya gelmesini de bilir çoğu zaman.

Trabzon’da kültürün, sanatın ve edebiyatın güçlü bir altyapısı var. Bu altyapı üzerine güçlü üstyapılar kuruluyor son yıllarda. Bu üstyapılardan biri de Trabzon Sanatevi’dir. Bu kültür, sanat ve edebiyat kurumu Trabzon’un Zeytinlik mevkiinde, eski vali evinde hizmet veriyor. Birçok kültür, sanat kuruluşu bu çatı altında bir araya gelmiş. Bunlar Çağdaş Yazarlar ve Sanatçılar Derneği, Femin-Art Trabzon Kadın Sanatçılar Derneği, Trabzon Fotoğraf Sanatı(Foto-Forum) Derneği, Karadeniz Yazarlar Birliği Derneği, Karikatürcüler Derneği Trabzon Temsilciliği, Karadeniz Plastik Sanatlar Derneği, Trabzon Liselerinden Yetişenler Kültür ve Dayanışma Derneği, Trabzon Müzik ve Halkoyunları Gençlik ve Spor Kulübü Derneği, Türkiye Yazarlar Birliği Trabzon Şubesi, Trabzon Şehir Tiyatrosu Derneği diye sıralanıyor. Bu güzide kültür, sanat ve edebiyat dernekleri Trabzon Sanatevi bünyesinde “Trabzon Sanatevi 1. Sanat Günleri” adı altında kapsamlı bir etkinlik düzenliyor. Bu yılki etkinliğe 1. Sanat Günleri dediklerine göre bu etkinlik her yıl tekrarlanarak gelenekselleşecek.

Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali, Uluslararası Karadeniz Oyunları, Kitaplı Hayaller Vadisi 1. Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Günleri’nden sonra Trabzon Sanatevi’nin de 05–13 Haziran tarihleri arasında böyle bir etkinlik düzenlemesi “Acaba Trabzon görkemli kültür-sanat-edebiyat mazisine mi dönüyor?” sorusunu akla getirdi. Bu sual biraz da heyecanlandırdı bizi. Yakın geçmişte şehrin üzerinde kümelenen kara bulutlar çoktan dağıldı. O bulutların yerini parlak bir kültür-sanat güneşi almış durumda. Tarihî kentimiz Trabzon’a da bu yakışır doğrusu… Trabzon bunun gibi güzel faaliyetlerle ülke gündemine gelmelidir.

“Trabzon Sanatevi 1. Sanat Günleri” 05 Haziran 2009 Cuma günü Halkoyunları gösterisiyle başladı. Protokol konuşmalarının ardından sergi açılışları gerçekleştirildi. Trabzon Sanatevi’ni tanıtan sunum gösterildi. Bunların ardından kokteyl verildi. 06 Haziran’da Fazıl Çelik, Mustafa Reşat Sümerkan, Kadir Şişkinoğlu, Şükran Üst ve H. Nurcan Yazıcı’nın katıldığı “Görsel Kirlilik” konulu panel gerçekleştirildi. Karikatürcüler Derneği Trabzon Temsilciliği tarafından Adnan Taç ve Bülent Sümer’in katıldığı “Karikatürde Bir Ziya” kitabının imza günü yapıldı. Trabzon’un uluslararası üne kavuşmuş karikatüristi Ziya Ramoğlu’nun sanat yaşamının anlatıldığı söz konusu kitabı Adnan Taç ve Bülent Sümer hazırladı. Bu kitap bir vefa duygusunun somutlaşmış hâli olması açısından önemlidir.

07 Haziran’da ise Trabzon’da çekilen Türk filmlerinden biri olan “Elveda”, meraklısı olan sinemaseverlere gösterildi. Aynı gün Zekeriya Saka “Ten ve Ateş” adlı son şiir kitabını okurları için imzaladı. Daha sonra “Karlı Dialar” saydam gösterisi yapıldı. 08 Haziran’da Karadeniz Plastik Sanatlar Derneği adına Selman Uzun tarafından hazırlanan “Bir Anıtın Öyküsü” belgeselinin gösterini yapıldı. Aynı günün akşamı Trabzon Şehir Tiyatrosu “Dış Ses” adlı oyunu tiyatro severlere sundu. 09 Haziran’da ise Sürmene’de çekilen; başrollerini Hakan Balamir ve Hülya Avşar’ın oynadığı “Üç Halka Yirmi Beş” filminin gösterimi yapıldı. Aynı gün Haydar Çoruhlu “Karartma Yalnızlığı”, İlhan Sağlam “Damla”, Necip Saraçoğlu “Gül’e Hasret” adlı son şiir kitaplarını okurları için imzaladılar. 10 Haziran günü Trabzonlu şairlerden Ömer Turan ve Mehmet Kuvvet tarafından “Şiir ve Edebiyat” konulu söyleşi gerçekleştirildi. Akşamleyin ise İlhan Barutçu Ney Dinletisi sundu musiki severlere… 11 Haziran’da Trabzon’da çekilen filmlerden “Firari Âşıklar” gösterildi. Aynı gün “Tanzimat’tan Cumhuriyete Trabzon Edebiyatında Portreler, Olaylar ve Kuruluşlar” adlı sunum araştırmacı- yazar Hüseyin Albayrak tarafından gerçekleştirildi. Ardından “Kar” adlı saydam gösteri yapıldı. Akşamleyin Şehir Tiyatrosu “Zamazingo” adlı oyunu sundu tiyatro severlere.

Trabzon bir hafta boyunca sanatla yattı kalktı. Emeği geçenlere teşekkür ediyoruz.

4 Haziran 2009 Perşembe

Muzaffer İzgü'nün 52. Sanat Yılı

M.NİHAT MALKOÇ

Bir nesil onun kitaplarını okuyarak büyüdü. Türkiye’nin en çok okunan çocuk kitapları yazarı olarak hafızalarda yer etti. Bugüne kadar 107 kitap, 200’e yakın radyo oyunu yazdı. Bizler onun kitaplarıyla büyüdük. Çocuk olup da Muzaffer İzgü’nin bir veya birkaç kitabını okumayan kişi yoktur sanırım. Gülmeceyle karışık çok hoş bir üslubu vardır İzgü’nün…

Muzaffer İzgü’nün hayatı bir roman kadar ilginç… O bir Cumhuriyet Bayramı’nda dünyaya açmış gözlerini… Yani anne babasına bir bayram hediyesi olmuş… 1933 yılında dünyaya gelen Muzaffer İzgü, böylelikle Cumhuriyetin onuncu yılında doğmuştur. Fakat yoksulluk illeti onun kaderi olmuştur hep… En büyük yoldaşı olmuş fakirlik… İlkokulu üç ayrı okulda okumak zorunda kalmıştır. Okurken karpuz hamallığı, pamuk toplayıcılığı, bulaşıkçılık, garsonluk, trenlerde gezgin satıcılık, sinemalarda gazoz satıcılığı yapmıştır.

O, zor şartlarda okuyarak öğretmen olmuştur. Öğretmenliği döneminde çocuklarla bütünleşmiştir. Öykü ve romanlarındaki gözlemler o dönemlerin izlerini de taşır. Belki çocuklara yönelik eserler vermesi ilkokul öğretmenliğinden kaynaklanmaktadır. İyi ki de çocuklara yönelik eserler vermiştir. Zira çocuk edebiyatı alanında önemli bir boşluk vardı.

Muzaffer İzgü kendi tabiriyle “yaşamından fedakârlık yaparak” koca bir külliyat meydana getirmiştir. O, gecesini gündüzüne katmış, kalemle dost kalarak hep yazmıştır. Bir noktadan sonra okumak ve yazmak onun yaşam tarzı olmuştur. “Çocuk kitabı yazmak büyük sorumluluk ister. Yazılarımda çocukları eğlendirirken, düşündürmeliyim. Göbek zıplatan gülmeceye karşıyım. Gülme; zekâ oyunudur. Mizah zekâ işidir. Okuyucusu da zekidir” diyor büyük Usta… Bu sözlere ne denir ki… Hele de İzgü gibi koca bir çınardan dökülmüşse…

İzgü, hayal satan bir yazar değil. Onun yazdıkları hayatın merkezinden alınmış kesitler… Fakat usta bir el tarafından harmanlanmış duygular bunlar… Onun yazdıklarında gülümseten unsurlar önemli bir yer teşkil ediyor. Hayata renk ve ahenk katıyor yazdıkları.

O şimdi 76 yaşında bir delikanlı… Küçük dev adam… Muzaffer İzgü Trabzon Valiliği tarafından organize edilen Kitaplı Hayaller Vadisi Trabzon 1. Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Kültür Sanat Şenliği’nin misafirlerinden biriydi. İzgü Trabzon Mehmet Akif Ersoy İlköğretim Okulu’nda küçük okurlarıyla buluşarak onların sorduğu birbirinden ilginç sorulara samimi cevaplar verdi. Öğrenciler, kitaplarını severek okudukları Muzaffer İzgü’yü karşılarında görünce çok mutlu oldular. Ondan sonra karşılıklı soru-cevaplarla sohbet halkası genişledi.

Pek çok yazarla olduğu gibi Muzaffer İzgü’yle de fırsat buldukça konuştuk. Onun engin tecrübe ve birikimlerinden istifade etmeye çalıştık. İzgü, ikindi vaktinde de Zağnos Vadisi’ne gelerek okurlarıyla sohbet etti. Küçük dostlarıyla fotoğraflar çektirdi. Küçük okurlarına kitaplarını imzaladı. Bir akşam yemeğini beraber yeme şerefine de nail olduk.

Muzaffer İzgü kendine has özellikleri olan farklı bir insan… Forum Nihat Usta’da akşam yemeğini beraber yedik kendisiyle. Trabzon mutfağını çok beğendi. Yemekte en çok da mezgit buğulamayı sevdi. Mezgit balıklarını baklavaya benzetmesi gülüşmemize neden oldu. Diğer yazarlar da oradaydı. İzgü, o akşam uçakla ayrılacaktı Trabzon’dan. Misafir yazarlar VIP’den geçiyorlardı. Bu nedenle de işlemleri beş dakikayı geçmiyordu. Fakat Muzaffer İzgü her yere zamanında giden tedbirli bir insan olduğu için yemeğini alelacele yiyerek kalktı. Oysa havaalanına üç dakikada varılabiliyordu. Oradaki işlemler de beş dakikayı geçmiyordu. Fakat içi içine sığmayan ve heyecanlı tavırlarıyla dikkat çeken Muzaffer İzgü bir an evvel kalkmak istiyordu. VIP’den geçmek de onun ilkeleriyle pek bağdaşmıyordu. “Bana ayrıcalık tanınmasın” diyordu bizlere. Bizimle vedalaşarak ayrıldı. Fakat daha sonra duyduk ki uçağı bir saat rötar yapmış, adamcağız beklemiş havaalanında.

İyi ki tanımışım Muzaffer İzgü’yü… İyi ki onunla sohbet etme imkânı bulmuşum. Ona bundan sonraki hayatında bereketli bir ömür ve kalemine de nice özgün ilhamlar diliyorum. Siz yazdıkça çocukların ufku genişleyecek, yarınlar bugünden daha aydınlık olacaktır.