9 Mart 2009 Pazartesi

Akademisyen Arkadaşım Doç. Dr. Yüksel Aydar

M.NİHAT MALKOÇ

Köprübaşı kabuk değiştiriyor. Dağların ortasında kalmış bu ilçenin sesi Türkiye’nin dört bir yanında yankılanıyor. Adnan Kahveci’nin ve Recep Yazıcıoğlu’nun memleketi, bağrından çıkardığı yeni değerlerle Türkiye’nin gözde ilçelerinden biri olduğunu gösteriyor.

Köprübaşı son yıllarda bilimde yeni çehreler çıkarıyor ortaya. İşte bu yeni çehrelerden biri de Doç. Dr. Yüksel Aydar’dır. Köprübaşı’nın iftihar kaynaklarından biri olan Aydar, şu an itibariyle Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde ‘Anatomi’ alanında “Doç. Dr.” akademik unvanıyla çalışmalarına devam etmektedir. O, insan anatomisi sahasında bilimsel çalışmalar yapmaktadır. Yüksel Aydar, ilçemizde uzun yıllar görev yapan Ömer Aydar’ın oğludur.

Çocukluk arkadaşlarımdan biri olan Yüksel Aydar, 1969 yılında Trabzon’a bağlı Köprübaşı ilçesinin Gündoğan Mahallesi’nin Kosron mevkiinde doğdu. İlkokulu Çifteköprü İlkokulu’nda, ortaokulu Köprübaşı Ortaokulu’nda ve liseyi Trabzon Lisesi’nde tamamladı. Yani o, farklı okullarda okudu. Ortaokul yıllarında aynı okulda okuyorduk. O, benden bir sınıf ilerdeydi. Aynı köyden olduğumuz için aynı güzergahlardan geçerdik. Bilindiği gibi Trabzon Lisesi 1887 senesinde açılmıştır. 1987 yılında da bu güzide okulun 100. kuruluş yıldönümü kutlanmıştır. Doç. Dr. Yüksel Aydar da Trabzon Lisesi’nin 100. yıl mezunlarındandır.

Köprübaşılı Doç. Dr.Yüksel Aydar çok gayretli, azimli ve çalışkan bir kişidir. Bu özelliklere sahip olduğu içindir ki 1988 yılında girmiş olduğu Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nden 1993 yılında çok iyi dereceyle mezun olmuştur. O, 1993–1994 yılları arasında memleketi olan Köprübaşı’nda “Serbest Veteriner Hekim” olarak çalışmıştır. Bunun yanında, Köprübaşı Lisesi’nde de 1993–1994 eğitim öğretim yılında Biyoloji, Fizik ve Sağlık Bilgisi derslerine girmiştir. Fakat Yüksel Bey, daima yüksekleri hedeflemiştir, alanında yükselmek için fırsatlar kollamıştır. O, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1994 yılında YÖK ile müştereken yapmış oldukları Yurtdışı Yüksek Lisans (YLS–1994) sınavlarında başarılı olarak İngilizce öğrenmek, İnsan Anatomisi ve Embriyolojisi üzerine mastır ve doktora öğrenimi görmek üzere resmi burslu statüde Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderilmiştir. Yurtdışına çıkmadan önce bir yıl Ankara’da ODTÜ Yabancı Diller Bölümü’nde İngilizce eğitimi almıştır. Söz konusu üniversitenin ‘Dilde Yeterlilik Sınavı’nda başarılı olarak 1995 yılının Temmuz ayında ABD’ye gitmiştir. Richmond, Virginia’da Virginia Commonwealth University’ye bağlı Department of English Language’de bir yıl daha dil öğrenimi görmüştür.

Doç. Dr. Yüksel Aydar, Ocak 1996’da Virginia Commonwealth Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı’nda başladığı Yüksel Lisans programını Ocak 1998’de tamamlamıştır. Mart 1998’de yine aynı üniversitede Dr. Andras K. Szakal ve Dr. John G. Tew danışmanlığında doktora programına başlamış, bu çalışmayı Temmuz 2002’de başarıyla bitirmiştir. Temmuz 2002-Ocak 2005 yılları arasında aynı üniversitenin Mikrobiyoloji ve İmmünoloji Anabilim dalında ‘Uzman Bilim Adamı’ olarak çalışmalarda bulunmuştur. Daima alanıyla ilgili yeni şeyler öğrenerek mevcut birikimini artırmıştır. O, girdiği bütün sınavlarda başarı kazanarak sürekli yükselmiştir. Fakat tevazusundan hiçbir zaman ödün vermemiştir. Tabir caizse ‘ne oldum delisi’ olmamıştır. Çıkış noktasını hiç unutmamış, vardığı yeri de iyice hazmetmiştir. O, Köprübaşılılığından hiçbir şey kaybetmemiş, sıla-i rahimi de kesmemiştir.

Yüksel Aydar, 2005’te Türkiye’ye dönerek Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı’na ‘Öğretim Görevlisi Doktor’ olarak atanmıştır. 2007’de de ‘doçent’ unvanını almıştır. Halen Anatomi Anabilim Dalında ‘Doç. Dr.’ olarak görevine devam etmektedir. Onun uluslararası seçkin İmmünoloji ve Anatomi dergilerinde yayınlanan makaleleri ve uluslararası bilimsel toplantılarda sunduğu çok sayıda bildirisi bulunmaktadır. Yüksel Aydar evli olup Ömer Talha Buğrahan, Enes Fatih Bilgehan ve Ali Kağan adında üç çocuğu vardır. O, yakın gelecekte ‘Prof. Dr.’ olarak göğsümüzü daha da kabartacaktır. Ona bundan sonraki akademik hayatında başarılar, aile hayatında ise mutluluklar diliyorum.

8 Mart 2009 Pazar

Karadeniz Fırtınası Selçuk Aydın

M.NİHAT MALKOÇ

Trabzon futbolla yatıp futbolla kalkan bir kent… Fakat bu şehirde sporun başka alanlarında da güzel gelişmeler yaşanıyor. Özellikle boks dalında göğsümüzü kabartan, başarıdan başarıya koşan bir Selçuk Aydın’ımız var. Bilindiği gibi geçtiğimiz günlerde Almanya’nın Cuxhaven kentinde Dünya Kıtalararası Orta Sıklet Boks Şampiyonluğu unvanını savunmak için ringe çıkan Selçuk Aydın, Ekvatorlu Luis Hernandez’i nakavtla mağlup etti. Gencecik bir sporcunun kazandığı bu üstün başarı sadece Trabzonluların değil, bütün Türkiye’nin göğsünü kabarttı. Çünkü o, boks yaşantısını Almanya’da sürdürse de yıllardan beri Türkiye adına boks yapıyor. Her zaferde ay yıldızlı bayrağımızı dalgalandırıyor, İstiklal Marşı’mızı söyletiyor. Onun zaferleri Türkiye’nin başarı hanesine yazılıyor. Türkiye’nin ilk Avrupa boks şampiyonu Cemal Kamacı’dan sonra Trabzon’un ve ülkemizin yüzünü güldürüyor genç bir boksör olan Selçuk Aydın… Başarıdan başarıya koşuyor.

Türkiye’nin ve Trabzon’un yükselen gururu olan Selçuk Aydın genç bir boksör… Önünde nice başarılara namzet güzel yıllar var. Gelin onu biraz daha yakından tanıyalım. O, 1983 yılında Trabzon’un Akçaabat ilçesine bağlı Çamlıca Köyü’nde doğmuştur. Yani o, şu an itibariyle 26 yaşındadır. Selçuk Aydın sırasıyla 24 Şubat İlkokulunu, Cumhuriyet Ortaokulu’nu ve Trabzon Lisesi’ni bitirmiştir. Spora ilgi duyduğu için KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Beden Eğitimi Bölümü’ne girerek bu okulu da başarıyla bitirmiştir. Fakat öğretmen olmayı düşünmemiş, boks alanında kendisini yetiştirmiştir. İyi ki de böyle bir yol izlemiştir.

Selçuk Aydın’ın kendisinden bir yaş küçük olan kardeşi Yalçın Aydın, abisinin en büyük destekçisidir. O da profesyonel boks yaparak Türkiye’yi uluslararası alanda başarıyla temsil etmiştir. Bu iki kardeş çok erken yaşlarda(10 yaşında) boks hayatına başlamışlardır. Onlar memur bir ailenin çocuklarıdır. Selçuk Aydın’ın babası Ali Aydın, Trabzon Devlet Malzeme Ofisi’nde yönetici olarak görev yapmıştır. Annesi de emekli bir ev hanımıdır.

Selçuk Aydın, boksun felsefisini de çok iyi bilen başarılı bir dövüşçüdür. Ona göre “Amatör boks spordur, profesyonel boks ise dövüştür.” İlk eldivenlerini 1993 yılında giyen Selçuk Aydın bir gün başarılı olacağını ve buralara kadar geleceğini hayal ediyordu. Onun içindir ki hep bir dünya şampiyonu gibi düşünüyor ve öyle davranıyordu. Biliyordu ki başarı evvela bu işe inanmakla gerçekleşir. O da inanıyordu ve bu günleri düşlüyordu. O, 1993’te 30 kiloda katıldığı Türkiye müsabakalarında üçüncü olma başarısını göstermişti. Fakat imkânları çok kısıtlıydı o zamanlar… Gelin bu zor yılları en iyisi Selçuk Aydın’dan dinleyelim:

“Küçük bir salonda antrenman yapıyorduk. Elimize giyeceğimiz boks eldiveni yoktu. Bir eldiveni on kişi sırayla giyiyorduk, eldivenler yırtık pırtıktı. Bu eldivenleri de bulduğumuz için kendimizi şanslı sayıyorduk. O dönemlerde Trabzon ve hatta Türkiye’de boks eldiveni bulmak çok zordu. Bu durum babamı rahatsız etmeye başladı ve konuya bir çözüm üretmek amacıyla araştırmalara başladı. Trabzon’daki Rus pazarından kalın eldivenler bulmuştu. Bu eldivenleri Ruslar soğuktan korunmak için kullanıyordu; biraz boks eldivenini andırıyordu ancak bununla boks yapılamazdı; çünkü vurduğun yeri şişiriyordu. Biz bunlarla idman yapıyoruz ama kum torbaları eldivenden beter. Brandadan yapılmış sağlıksız torbalardı. Neyse biz antrenmandan eve geliyoruz babam büyük bir merakla ‘hadi oğlum gösterin bakalım bugün ne öğrendiniz.’ Biz çıkarıyoruz Rus eldivenlerimizi, kardeşim Yalçın’la başlıyoruz birbirimize vurmaya ama canımız çok yanıyor. Ben kardeşime kıyamıyorum vurmaya ancak o bana sağlam vuruşlar yapıyor ve vurduğu her yer ya kanıyor ya da şişiyor, çünkü eldivenlerin koruyucu hiçbir etkisi yok. Tabi ben de bazen sinirlenip kardeşime vuruyorum. Onun yaptığı etkileri de Yalçın’a sorun en iyisi. İşte biz o günlerden buralara geldik. İçimizde memleket sevdası, yüreğimizde kalıba sığmaz bir cesaret… Bana en çok zevk veren şey yabancı ülkelerde kazandığım başarının ardından ülkemin bayrağını göndere çektirerek, İstiklal Marşımızı dünyaya dinletmektir. Bu sevdayla ringlerde vuruyorum.”

Trabzon bir futbol kentidir aslında. Futbol burada bir yaşam tarzıdır. Fakat bu futbol kentinden Selçuk Aydın gibi başarılı boksörler de çıkıyor. Dünya ringlerinde fırtınalar estiren Selçuk Aydın aynı zamanda çok iyi bir Trabzonspor taraftarıdır. O, boks müsabakalarından sonra Trabzonspor bayrağını eline alarak ringlerde dalgalandırmaktadır. Trabzonspor böylelikle futbol oynayarak gidemediği Avrupa’da bedavadan reklam yapmaktadır.

Trabzonlu bir Türk boksör olarak dünya ringlerini rakiplerine dar eden Selçuk Aydın, Trabzonspor sevgisiyle büyüdü. Evleri Avni Aker Stadı’na yakın olduğu için hep o havayı teneffüs etti. Fakat futbolcu olmayı hiç düşünmedi. Bunu da bir söyleşide şöyle dile getirmiştir: “Futbol ve birçok diğer spor dalları bana sadece bir oyun gibi geliyordu. Oysaki boks sadece güçlülerin ayakta kalabildiği reel bir arenaydı. Ben çok hırslı bir çocuktum, kanım kıpır kıpırdı. Diğer sporlar beni tatmin edemezdi bu yüzden kendimi ringlere attım.”

Ülkemizin son yıllarda bokstaki iftihar kaynağı olan Selçuk Aydın, başarının zorluklarla mücadele etmekten geçtiğini çok iyi biliyordu. Alabildiğine hırslı ve bir o kadar da inatçı bir insandı. Bir şeyi yarıda bırakmak onun felsefesinde yoktu. Bunu bugüne kadar kazandığı üstün başarılarda açıkça görebiliriz. Bir noktaya geldikten sonra bütün kapıların kendisine ardına kadar açılacağına olan inancı da tamdı onun. Bütün zorluklara göğüs gererek 1994 yılında 54 kiloda Yıldızlar Avrupa Şampiyonu olmuştu. O, başarılarıyla artık boks millî takımının vazgeçilmezleri arasına girmişti. Hatta lider kişiliği fark edilerek kendisine boks millî takımının kaptanı olma şerefi de bahşedilmişti. Başarıya giden kapıları ardına kadar açmıştı. Ne zaman, nerede, ne yapacağını iyi bilen Aydın, fırsatları iyi kullanmasını bilmişti.

Selçuk Aydın bizden biri; Trabzon’un gözbebeği… Trabzonlu olmakla iftihar eden Aydın, gelenek ve göreneklerine bağlı, milliyetçi ve inançlı bir sporcudur. Ülkesi için yapamayacağı fedakârlık yoktur. O, günlük hayatta hoşgörülü ve merhametli bir insan olsa da ringlerde asla öyle değildir. Usta boksör bunu şu sözlerle ifade etmektedir: “Benim karşımda ringe çıkan kişi her şeyi göze almalıdır, çünkü benim için ring demek tüm toleransların bittiği yerdir. Orada hiç kimseye acımam, unvanına, gücüne, derecesine ve gözünün yaşına bakmam. Bunun için bana karşı yumruk sallayacak adam iyice düşünmelidir. Ring şanın, şerefin, geleceğin, unvanın ve paranın paylaşıldığı yerdir. Bunları kimseye kaptırmam…”

Trabzonlu usta boksör Selçuk Aydın’ın menajer Ahmet Öner’le yollarının birleşmesi boks hayatının dönüm noktası olmuştur. 14 yıllık amatör boks hayatında pek çok haksızlığa uğrayan Selçuk Aydın, Ahmet Öner’in kendisine yaptığı transfer teklifini kabul ederek profesyonel dövüşçülüğe ilk adımını atmıştır. O, ilk profesyonel dövüşünü Almanya’da Marian Gabris’le yapar. Selçuk Aydın bu ilk profesyonel dövüşünde rakibi Marian Gabris’i ilk saniyelerde nakavt ederek çok büyük bir başarıya imza atar. Selçuk o dönemde bir buçuk yıl içerisinde 14 maç yapmış ve bunların 12’sini nakavtla, diğer ikisini de puanla kazanmıştı.

O artık olgunlaşmış, rüştünü ispat etmişti. Selçuk altın kemer peşindeydi. Onun adı dünya boks camiasında duyulmuştu artık. Başarıları rakiplerinin gözünü korkutmuştu. Bu yüzden Dünya Kıtalar Arası Yarı Orta Sıklet kemerinin sahibi bile Selçuk ile ringe çıkmaya korkmuştu. Aydın, sıralama gereği Lucky Lewele ile bu kemer için dövüşme hakkını elde etmişti. Selçuk hayatında dönüm noktası olacak bu müsabakayı memleketi Trabzon’da, hemşehrilerinin desteği altında yapmak istiyordu. Nihayet büyük müsabaka saati gelmiş, zorlu mücadele başlamıştı. Müsabaka sonucunda Selçuk Aydın, rakibi Güney Afrikalı siyahî boksör Lucky Lewele’ı 12 raunt sonunda yenip Dünya Kıtalar Arası Yarı Orta Sıklet Boks Şampiyonu olarak kemeri takmıştı. O daha sonra Rus rakibi Marad Khuzuev’la unvan maçına çıkarak güçlü rakibini henüz ikinci rauntta nakavt etmişti. Artık gözler onun üzerindeydi hep.

Selçuk geçenlerde Ekvatorlu Luis Hernandez’i de nakavtla yenerek unvanını korudu. Onun asıl hedefi dünya şampiyonu olmaktır. Bu başarıyı da yakalayacağına inanıyor ve onu destekliyoruz. Türkiye’nin böyle bir uluslararası başarıya çok ihtiyacı vardır. Trabzonlu ve Trabzonsporlu Selçuk Aydın bu yolda emin adımlarla ilerliyor. Ufukta zafer görünüyor…

7 Mart 2009 Cumartesi

Güneşli Köyü İlkokulu ve Geçmişe Yolculuk...

M.NİHAT MALKOÇ

Trabzon’un küçük ilçelerinden biri olan Köprübaşı’na bağlı bir köydür Güneşli… Köprübaşı’na uzaklığı altı kilometredir. Güneşli’nin Trabzon’a uzaklığı ise 58 kilometredir. Köyün 1997 nüfusu 423 iken bu rakam 2000 yılında 376’ya düşmüştür. Köyün şimdiki muhtarı Cevdet Karataş’tır. Köyün etrafı ormanlarla kaplıdır. Köyde Sağlık Ocağı ve PTT şubesi yoktur. Su şebekesi olmasına rağmen planlı kanalizasyon altyapısı bulunmamaktadır. Güneşli Köyü’nde yeni ve çok güzel bir cami vardır. Bu cami, eskisi yıkılarak onun yerine köydeki hayırseverler tarafından yaptırılmıştır. Bu yüzden caminin adı Güneşli Hayırseverler Camii’dir. İki minareli caminin bir minaresi yarım kalmıştır. Cami, köyün yukarısında yer almaktadır. Caminin mevcut imamı Seymen Karataş’tır. Caminin geniş bir lojmanı ve lokali bulunmaktadır. Pek çok köyde olduğu gibi Güneşli’de de elekrik, telefon ve yol vardır.

Güneşli Köyü, Kacalak Dağı’nın eteklerinde yer almaktadır. Köyde tipik Karadeniz iklimi hüküm sürmektedir. Köylüler geçimlerini tarım ve hayvancılıkla sağlamaktadırlar. Fakat tarım ve hayvancılığın getirisi yeterli olmadığı için birçok kişi köyden büyük şehirlere, özellikle İstanbul’a göçmüştür. İstanbul dışında Bursa, Adapazarı ve Gebze gibi şehirler bu köydeki kişilerin tercih ettikleri yeni yerleşim yerleridir. Güneşli halkının önemli bir kısmı da, başta Almanya olmak üzere Hollanda ve Belçika gibi Avrupa ülkelerine göçerek rızıklarını burada aramaktadırlar. Yeni göçler nedeniyle köyün nüfusu her geçen gün daha da azalmaktadır. Bu göçler köye olumsuz olarak yansımaktadır; köy gittikçe viranlaşmaktadır.

Güneşli Köyü İlkokulu 1975 yılında açılmıştır. Okul bünyesinde beş sınıf, bir müdür odası, üçer gözlü kız-erkek tuvaleti ve bir de lojman bulunmaktadır. Bu lojman köyde kalan öğretmenlere uzun yıllar hizmet etmiştir. 1975-1976 öğretim yılında açılan okulda ilk yıl 42’si kız, 72’si erkek olmak üzere 114 öğrenci okumaktaydı. Güneşli Köyü İlkokulu’nun ilk müdürü birkaç yıl evvel kaybettiğimiz Hayrullah Malkoç’tu. Merhum Hayrullah Malkoç 1975-1989 yılları arasında tam 14 yıl burada müdürlük yapmıştır. Onun müdürlüğü döneminde okula onlarca öğretmen gelip gitmiştir ama o, okuldan ayrılmayı düşünmemiştir. Onun görevden ayrılmasından sonra Ahmet Kütküt, Filiz Başak Güder, Songül Pehlivan ve Serap Şahbaz bu okulda müdür vekili olarak görev yapmıştır. O, bu okuldan ayrıldıktan sonra Sürmene Halk Eğitim Merkezi Müdür Yardımcısı, sonra da bu kurumun müdürü olmuştur.

Güneşli Köyü İlkokulu bir zamanlar tam teşekküllü eğitim öğretim veren bir okuldu. Köyden büyük kentlere göçler sonucu okul her geçen gün öğrenci kaybetmiştir. 1997-1998 öğretim yılından itibaren ikinci kademeye geçen öğrenciler Köprübaşı Merkez İlköğretim Okulu’na ve Çifteköprü İlkokulu’na gönderilmiştir. Öğrenci sayısının iyice azalmasından dolayı birleştirilmiş sınıflar oluşturularak öğretime tek öğretmenle devam edilmiştir.

Güneşli Köyü İlkokulu benim de okuduğun bir okuldur. 1977-1978 öğretim yılında kaydolduğum bu okulu 1981-1982 öğretim yılı sonunda bitirmiştim. Bu okuldaki ilk öğretmenim Köprübaşılı bir öğretmen olan Naci Kaya idi. Ondan sonra Hanife Korkut adlı bir bayan öğretmenin öğrencisi oldum. Beşinci sınıfta da Hayrullah Malkoç okuttu bizi. Yani ilkokuldaki son öğretmenim merhum Hayrullah Malkoç oldu. Âh o günler, âh o hatıralar!...

Benim bu okula kaydolduğum yıllarda okulun öğrenci sayısı 135 civarındaydı. Bu yıllarda okulda beş sınıf etkin olarak öğretim yapıyordu. Birleştirilmiş sınıf yoktu; her sınıfın öğretmeni vardı. Bugün Gündoğan’ın bir mahallesi olan Kosron’un öğrencileri de bu okula devam ediyordu. Okulun en kalabalık öğrenciye sahip olduğu dönem 1978-1979 yıllarıydı. Bu dönemde tam 143 öğrenci vardı okulda. Bu okulda 2007-2008 öğretim yılında sadece 10 öğrenci vardı. Bu öğrenciler birden beşe kadar tek öğretmen nezaretinde birleştirilmiş sınıflarda öğrenim görmekteydi. Son yıllarda taşımalı eğitim nedeniyle köyün az sayıdaki öğrencisi Köprübaşı ve Çifteköprü’deki okullara taşınarak orada öğrenim görmektedir. Güneşli Köyü ve bu köyün kaderine terkedilmiş okulu, eski görkemli günlerini aramaktadır.

Çocukluk Arkadaşım Doç. Dr. Mustafa Cin

M.NİHAT MALKOÇ

Zaman ne çabuk geçiyor; geçen zaman neler gösteriyor yaşayanlara... Çocukluk arkadaşlarımız ülkenin dört bir yanına dağılıp kendi yollarını çizerek hayat mücadelesi veriyorlar. İşte bu yazımda çocukluk arkadaşlarımdan olan Mustafa Cin’in yükseliş hikâyesini anlatacağım size. Köprübaşı’ndan Öğretim Üyeliğine uzanan gerçek bir başarı hikâyesi…

Kıymetli arkadaşım Mustafa Cin’le aynı mahalleden(Kosron’dan) olduğumuz için ortaokula ve liseye hep beraber gidip geldik. O, benden küçük olmasına rağmen benden bir sınıf ilerdeydi. Demek ki erken başlamıştı okula. Ortaokulda ve lisede sınıflarımız ayrı olsa da okullarımız, köylerimiz ve yollarımız aynıydı. Gerçi o, ilkokulu Köprübaşı’nda okumuştu. Ben Güneşli Köyü İlkokulu’nda okumuştum. Yani onu ortaokul yıllarında daha çok tanıdım. Mustafa kendi halinde, kalender kişiliğe sahip bir insandı o zamanlar. Şimdi de farklı değildir. Hesaplı ve yerinde konuşan, biraz içine kapanık fakat gayretli ve mücadeleci bir insan… Öyle olduğu içindir ki şimdi adının önünde ‘Doç. Dr.’ akademik unvanını hakkıyla taşıyor.

Giresun Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Bölümü’nde “Doç. Dr.” akademik unvanıyla çalışan Mustafa Cin, 1971 yılında Köprübaşı’nın Gündoğan Köyü’nün Kosron mevkiinde doğdu. İlkokulu Köprübaşı Merkez İlkokulu’nda, orta ve liseyi ise Köprübaşı Lisesi’nde okudu. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Coğrafya Öğretmenliği Bölümü’nü 1993’te bitirdi. Yüksek Lisansını 1996 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde Beşeri ve İktisadi Coğrafya alanında yaptı. Doktora için İngiltere’ye gitti. Doktorasını İngiltere’nin en eski ve köklü yükseköğretim kurumlarından biri olan Durham Üniversitesi’nde ‘Coğrafya Eğitimi’ alanında gerçekleştirdi. 2000 yılında ‘doktor’ unvanı kazanarak o zaman KTÜ’ ye bağlı Giresun Eğitim Fakültesi’ndeki görevine döndü. Bilindiği üzere daha sonra Giresun Üniversitesi kurularak söz konusu bölümler KTÜ’den ayrılarak bu üniversiteye bağlandı. Cin, 2008 yılında da ‘Doçent Doktor’ akademik unvanını elde etti.

Köprübaşı’nın son yıllarda yetiştirdiği önemli değerlerinden biri olan Doç. Dr. Mustafa Cin’in akademik ilgi alanları Coğrafya Eğitimi, Doğal Afetler Eğitimi, Kavram Öğretimi, Kavram Yanılgıları ve Öğretim Yöntemleridir. “İlköğretim Yedinci Sınıf Öğrencilerinin Astronomi ile İlgili Kavramları Anlama Düzeyleri ve Kavram Yanılgıları”, “İlköğretim 6. Sınıf Öğrencilerinin Coğrafya Kavramlarını Anlama Düzeyleri ve Kavram Yanılgıları”, “Yer Yuvarlağı Ünitesinin Öğretiminde Bilgisayarlı ve Geleneksel Öğretim Uygulamalarının Karşılaştırılması Üzerine Bir Uygulama”, Cinsiyet Farklılıklarına Göre Üniversite Öğrencilerinin Coğrafî Bilgi Düzeyleri” konulu yüksek lisans tezlerinin yönetiminde görev almıştır. Mustafa Cin, bunların yanında “İklim Elemanları Konusundaki Öğrenci Yanlış Anlamalarının Giderilmesinde Kavramsal Değişim Metinlerinin Etkisi ” konulu doktora tezini de başarıyla yönetmiştir. Köprübaşılı Doç. Dr. Mustafa Cin’in bir kısım meslekî yazıları ulusal ve uluslararası hakemli dergilerde yayınlanmıştır. Onun ulusal bilimsel toplantılarda da birbirinden kıymetli bildiriler sunduğunu da sevinerek müşahede etmekteyiz.

Giresun Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Öğretim Üyelerinden Köprübaşılı Doç. Dr. Mustafa Cin bugüne kadar değişik idarî görevlerde de bulunmuştur. O, 2001–2003 yılları arsında KTÜ Giresun Eğitim Fakültesi’nde İlköğretim Bölüm Başkanlığı yapmıştır. 2002–2005 seneleri arasında da KTÜ’de senato üyeliğinde bulunmuştur. 2002–2007 arasında da Giresun Eğitim Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı olarak beş yıl görev yapmıştır. Doç. Dr. Mustafa Cin uluslararası The Geographical Association bilimsel kuruluşuna da üyedir. O, bağlı bulunduğu fakültede “Özel Öğretim Yöntemleri, Doğal Afetler Eğitimi, Okul Deneyimi, Vatandaşlık Eğitimi” gibi dersler vermektedir.

Mustafa Cin birkaç yıl sonra ‘profesör’ olarak başarı çıtasını daha da yükseltecektir. Köprübaşılı bir çocukluk arkadaşı olarak Doç. Dr. Mustafa Cin’in başarılarıyla gurur duyuyorum. Onu gelecekte büyük yerlerde görmek istiyoruz. Yolun açık olsun aziz dostum…

6 Mart 2009 Cuma

İlahiyatçı-Yazar Vehbi Yıldız'ı Dinlerken..

M.NİHAT MALKOÇ

Peygamber Efendimizin doğum yıldönümünü ümmetçe idrak ediyoruz. 14 asır evvel dünyayı şereflendiren o büyük insanın bütün insanlığa getirdiği evrensel mesajı bir kez daha hatırlıyoruz. Bu vesileyle ülke genelinde konferanslar ve sohbetler düzenleniyor. Hak dostları il il dolaşarak Resulullah’a dair bilgi ve duygularını bütün insanlarla paylaşarak onu daha iyi tanımamızı ve sevmemizi sağlıyorlar. İşte bu çerçevede 06 Mart 2009 Cuma günü akşamı Gülbahar Hatun Koleji’nde Vehbi Yıldız’ın Hz. Muhammed(sav) konulu bir konferansı vardı. Konferans başlamadan evvel Kur’an-ı Kerim okundu. Salon tıklım tıklım dolmuştu. Kur’an tilavetinin ardından araştırmacı-yazar Vehbi Yıldız kürsüye gelerek dinleyenlerini selamladı. Konferansta neler anlatıldığına geçmeden evvel konuşmacı hakkında birkaç bilgi vereyim.

Vehbi Yıldız, ilahiyat eğitimi almış bir araştırmacı-yazardır. Uzun yıllardan beri İslam hizmetinde yoğun çaba göstermektedir. Trabzon’da da uzun yıllar görev yapmıştır. “Düşün, Anla ve Ağla”, “Değer Ölçüsü–1”, “Değer Ölçüsü–2”, “İrfan Ordusu”, “Başarılı Eğitimcinin El Kitabı İrfan Ordusu”, “İlham Kaynakları”, “Aklın Gözyaşları”, “Hidayet Yıldızları”, “Hakikat Güneşi” adlı kitapları Nil Yayınları arasında yayınlanmıştır. Eserlerinde önemli dinî meselelere değinerek okuyucuyu aydınlatmıştır. O aynı zamanda bir Hakk ve Peygamber aşığı… Türkiye’yi baştanbaşa dolaşıp Peygamber Efendimizi gür sesiyle insanlara anlatıyor. Gülbahar Hatun Koleji Konferans Salonu’nda da konu Resulullah ve onun evrensel mesajıydı. Bir buçuk saatlik konuşmasında Hz. Muhammed(sav)’ı özellikle insanî boyutuyla anlattı. Onun insanlar için hem dünyada, hem de ahrette büyük bir şefaatçi olduğu gerçeğine değindi. Günümüzün tehlikelerini ve bunlardan korunma yollarını dile getrdi. Daha çok şeyler söyledi, konuşmasını güzel bir dua ile tamamladı. Sözlerinden bir kısmını aşağıya almak istiyorum:

“Hz. Muhammed(sav) insanlığın dibe vurduğu cahiliye devrinde Arap Yarımadasına bir güneş gibi doğdu. O dönemde insanlar yolunu iyice şaşırmıştı. Çamura batmıştı her ne varsa. Allah hiçbir zaman insanlığı peygambersiz, rehbersiz bırakmamıştır. İşte bu durumdaki insanları da peygambersi bırakmamıştır. Yüce Allah, Hz. Muhammed(sav)’i sadece Araplara değil, son peygamber olarak bütün insanlığa bir elçi olarak göndermiştir. Cebrail vasıtasıyla son ilahî hak kitap olan Kur’an-ı Kerim’i de bir hidayet kaynağı olarak yeryüzüne indirmiştir.

Peygamber Efendimiz şefkat ve merhamet duygularıyla dolu emsalsiz bir insandı. Onun inanan ve inanmayanlara hep faydası, şefkati ve merhameti olmuştur. İnsanlara hep sevgiyle ve güler yüzle yaklaşmıştır. İnsanların onun getirdiği dine bu kadar teveccüh etmesinin sebebi de bu şefkat ve merhamet duygularıydı. O, yaşadıkça hiç kimseyi kırmamıştır. Kendisine galiz küfürler edenlere bile bir kötü söz söylememiştir. Mübarek dişi Uhud Savaşı’nda kırılmış, ağzı kan içinde kalmıştır. Müşriklere beddua etmesini söyleyenlere “Ben insanlığa rahmet Peygamberi olarak gönderildim, lanet isteyici olarak değil” demiştir.

Resulullah’ın ümmetine düşkünlüğü dillere destandır. O dünyadayken ümmetine hep şefkat ve merhamet duygularıyla yaklaştı. O büyük insan ahrette de ümmetine şefaat edecektir inşallah… Diğer peygamberler ‘nefsi nefsi’ derken o ‘ümmeti ümmeti’ diyecektir. Resulullah ümmetinin kurtuluşu için Allah’a yalvarmıştır hep… Kıyamette de ilk o dirilecek ve ‘Nerde benim ümmetim?’ diyecektir. Ümmetinin günahlarını bile üzerine almak isteyecektir.

Günümüzde çok zor şartlar altında yaşayan bir ümmet var. İnsanlık inançlarından uzaklaşmış… Dini değerler çoktan unutulmuş… Fakat böyle bir ortamda bir gençlik doğuyor çok şükür… Maneviyatla iç içe büyüyen bu gençlik sizin eserinizdir. Böyle bir ortamda büyüyen ve yetişen bu gençliği siz imar ve inşa ettiniz. Çok şükür ki bir kısım gençlik azgın tavırlar sergilerken bir kısım gençlik de Resulullah’ın sünneti yolunda ilerliyor. Bu gençlerin bu kadar düzgün yaşaması sizlerin sayesindedir. Allah hizmetlerinizi kabul ve makbul eylesin.

Vehbi Yıldız bir güzel insan… Hayatını hizmete adamış bir yürek… Kitaplar yazıyor, irşat sohbetleri yapıyor, Anadolu’yu baştanbaşa dolaşıyor. Allah razı olsun kendisinden…

5 Mart 2009 Perşembe

Türkülerin Sultanı: Neriman Altındağ Tüfekçi

M.NİHAT MALKOÇ

Hayatın tadını tuzunu kaçırıyor ölüm… Her gün birilerinin bağını bozuyor ecel… Hesapları alt üst ediyor hesabımızda olmayan hesaplar… Her şey tarumar oluyor bir nefesin nihayetinde… Ölüm, hayata öldürücü darbeyi vurunca ağzımızın tadı bozuluyor ister istemez. Cahit Sıtkı ölümle ilgili ne diyordu: “Ve ölüm kapımda kişner sabırsız /Bir at oldu nihayet” Haksız da değildi. Bu kişneyen at, insanlığın kapısına dadanmış, vakti geleni sürükleyip götürüyor sonsuzluk âlemine. Orda sıfırdan bir hayat başlıyor şüphesiz. Ama aslında ölenler değil, geride kalanlar yalnızlaşıyor iyice. Gidenler değil, kalanlar terk ediyor. Sonsuzluk âlemine koşuyor hayat kervanının yolcuları. Bu koşuya herkes bir yerden dâhil oluyor.

Ölümün hoyrat elleri bir güzel sesi daha hayatımızdan kopardı. Bir bahçe daha tarumar oldu ne yazık ki… Türkülerin sultanı, Türk halk müziğinin emsalsiz sesi Neriman Altındağ Tüfekçi de aramızdan ayrıldı. 4 Şubat 2009’da dünyadan göçen Tüfekçi, büyük bir müzik mirası bıraktı arkasında. O, Türk müziğinin yaşayan en büyük isimlerinden biriydi. Türk müziğinde ilklerin kadınıydı o... Türk Halk Müziği’nin ilk kadın solistiydi. Aynı zamanda ilk kadın şefti. Türk sanat müziği sanatçısı Perihan Altındağ(Sözeri)’ın da kardeşiydi. Türk folkloruna, Türk müziğine yaptığı önemli derlemelerle katkıda bulunan Muzaffer Sarısözen’in de eşiydi o... Yani ailece sanata ve müziğe gönül vermişlerdi. Neriman Altındağ Tüfekçi, Türk Halk Müziği’nin bağımsız bir dal olarak ayrılmasından sonra bu dalı seçen ilk kişiydi.

Yüzden fazla derlemesi bulunan Neriman Altındağ Tüfekçi, Türk müziğine çok büyük hizmetler etti. 1949 yılında Yurttan Sesler Korosu Şef Yardımcılığı yaptı. 1950’de Kadınlar Korosunu kurdu ve yönetti. Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kuruluş çalışmalarına katıldı. Burada yönetim kurulu üyesi ve öğretim görevlisi olarak hizmetlerde bulundu. O, aynı zamanda kıymetli eşi Nida Tüfekçi’yle birlikte “Memleket Türküleri” adlı bir kitaba imza attı.

O, “Kışlalar doldu bugün / Doldu boşaldı bugün / Gel kardaş görüşelim / Ayrılık oldu bugün” türküsünü ne de yanık söylerdi. Âh o türkü yok mu; ciğerlerine işler insanın… Hele de askerseniz veya asker yakınıysanız o zaman gözyaşlarınız yerçekimine teslim olur.

Müziğe çok değer veren ve müziği hayatının bir parçası olarak gören Tüfekçi, işini çok iyi yapardı ve çok titiz çalışırdı. Müziğin her alanında varlığını hissettiren; solistlik, şeflik ve hocalık yapan Neriman Altındağ Tüfekçi çok büyük bir sesti. TRT Türk Halk Müziği repertuarında yer alan türküleri ve uzun havaları yöresel tavrına uygun olarak yorumlardı. Bu hususta sivrilmiş bir şahsiyetti. O, Türk müziğini çok iyi bilen bir sanatçıydı. Onu bugünkü yeniyetmelerle ve magazin bataklığına batmış sözde sanatçılarla karşılaştırmayı bile abes buluyorum. Şayet karşılaştırsak aradaki farkı kelimelerle ifade edemeyiz. Merhum sanatçı Neriman Altındağ Tüfekçi ile yeniyetmeler için dağ ve fare benzetmesini yapsak yeridir. O bir dağdı, fakat dağ olsa da tevazuyu elden bırakmazdı hiçbir zaman. Tevazusu asaletindendi.

Yozgat Sürmelisini Neriman Altındağ Tüfekçi’den dinlemenin doyumsuz keyfi hiçbir şeyle ölçülmez. “Dersini almış da ediyor ezber/Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler/ Aman aman ben yarelendim aman…” diye başlayan Yozgat Sürmelisi onun sesinde başka bir ahenge ve kimliğe bürünür. Alır götürür sizi düne… Duygular masmavi bulutlara kanatlanır sanki.

Neriman Altındağ Tüfekçi uzun ve bereketli bir ömür yaşadı. 83 yıllık ömrüne müzik adına çok şey sığdırdı. Bilgilerini daima paylaştı; gece gündüz demeden, yılmadan, yorulmadan öğrenciler yetiştirdi. Türk müziğinde büyük bir iz bıraktı. O şimdi türkülerini söyleyip bir kanara çekildi. Fakat milletin gönlünde ölmedi. Onu genç nesiller fazla tanımasa da bu durum, onun değerinden bir şey kaybettirmez. Altın yere düşmekle kıymetini yitirmez. Günümüz sanatçılarının ondan öğreneceği çok şey vardır. İki türkü veya şarkı okuyup ahkâm kesenler, Neriman Altındağ Tüfekçi’nin hayatını ve müziğe hizmetlerini bilseler, onu kendilerine örnek alsalar ne kadar da iyi ederler. Neriman Altındağ Tüfekçi’nin ölümü gerçek müzikseverler için ve Türk Müziği için gerçekten büyük kayıptır. Allah rahmet eylesin.

İlk Yayın: Beyaz Gemi Dergisi/Mart 2009

2 Mart 2009 Pazartesi

Üstün İnanç Üzerine Sesli Düşünceler

M.NİHAT MALKOÇ

Bazı insanlar vardır ki eski tabirle ismiyle müsemmadırlar. Yani adının anlamını karakterlerinde taşırlar. İşte bu isimlerden biri de pek çok işi bir arada götüren değerli gazeteci-yazar Üstün İnanç’tır. Üstün İnanç, adı gibi üstün özelliklere, soyadı gibi temiz bir İslam inancına sahip sanatkârdır. Zira adı gibi birbirinden üstün meziyetlere sahiptir. Sıfatları pek çoktur bu değerli yazarın. Öte yandan Türk-İslam kültürü onun kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. O, bir koltuğunda birçok karpuz taşıyabilen ender insanlardan biridir. Üstün İnanç aktördür, senaristtir, hocadır, gazetecidir, yazardır, romancıdır. Bir insanın bu kadar çok işi bir anda yapabilmesi takdire şayandır doğrusu. O da bu özelliklerinden dolayı hep takdir ve iltifat görmüştür. Gördüğü yakın ilgiler ve övgüler onun üretkenliğini daha da artırmıştır.

Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in bir döneme damgasını vuran Büyük Doğu dergisinde ilk eserlerini yayınlayan Üstün İnanç, daha sonra yayın çevresini daha da genişletmiştir. Onun Necip Fazıl’la ilgili nice hatıraları vardır. Üstün İnanç bugünlerde bu hatıraları da içeren bir Necip Fazıl kitabı kaleme almaktadır. Bu kitap Necip Fazıl sevenler tarafından heyecanla beklenmektedir. Yine o yıllarda Yelken, Durum, Sanatkâr gibi dergilerinin sayfalarında Üstün İnanç imzasını görüyoruz. Kültür, sanat ve edebiyata meraklı bir gencin yazılarıdır bunlar…

Üstün İnanç da hemen her yazar gibi şiirle başlamıştır edebiyat işlerine… Fakat şiirde bir derya olan ve bu işi hakkıyla yerine getiren Üstat Necip Fazıl’ı okuyunca şiir yazmayı bırakmış, hatta yazdığı bütün şiirleri yırtıp atmıştır. O herkesin meyilli olduğu işleri yapması gerektiğine inanmıştır. Onun bu davranışı kabiliyeti olmadığı halde şiirde ısrar edenlere ders niteliğindedir. Hakikatte de herkesin yeteneğine uygun işler yapması en doğru davranıştır.

Üstün İnanç, Basın Yayın ve Gazetecilik Yüksek Okulu’ndan mezun olmuştur. Yani o, gazetecilik eğitimi almıştır. Okulunu bitirdikten sonra 1956’da Tercüman gazetesinde mesleğine ilk adımını atmıştır. Daha sonra Babıâlide Sabah, Bugün, Son Havadis, Tercüman, Zaman ve Yeni İstanbul gazetelerinde çalışmıştır. Yalnız Değilsiniz (1988), İnsanlar Böyleydi (1988), Ayıp Uşakları (1989) ve Bir Kimlik Lütfen (1994) onun romanlarıdır. Bunların yanında Kurt Kapanı(1970), İlk Kurşun (1974) adlı tiyatro eserleri de kaleme almıştır.

Üstün İnanç, 1967–1969 yılları arasında Necip Fazıl’ın “Sultan Abdülhamit” isimli oyununu yönetmiştir. Bu oyunu yönetmekle kalmamış, aynı zamanda 517 kez oynanan oyunun 300’ünde başrol oynamıştır. Yani onun oyunculuk yönünü de yabana atmamak lazımdır; aksine bu yönüne daha çok vurgu yapmak gerekir. Zira o, 1970’de ‘Kurtkapanı’ isimli bir oyun yazdı, yönetti ve başrolü oynadı. 1974’de ‘İlk Kurşun’ isimli oyunu yazıp yönetti. Bunlarla birlikte İbret Sahnesi’nin ‘Çar Tabancası’ oyununda çar rolünü oynadı.

Onun gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkarak yazdığı “Yalnız Değilsiniz” adlı romanı Türk roman okuyucusu tarafından çok sevilmiştir. Yazar bu romanında inançlarını yaşamaya karar veren genç bir kızın çevresinden gördüğü tepkileri dile getirmiştir. Romanın kahramanı Serpil, en başta kendisine kardeşi kadar yakın olan Füsun’dan tepki görür. Fakat ailesi, yakın arkadaşları ve çevresi tarafından dışlanan Serpil, inancı uğruna bütün bu sıkıntılara göğüs gerer. Bu roman konusu itibariyle hâlâ güncelliğini korumaktadır. Romandaki Serpil’in hikâyesiyle bugün üniversite kapılarından içeriye alınmayan başörtüsü mağdurlarının hikâyesi benzerdir. Söz konusu kitap belki bunun için çok fazla ilgi görmüştür.

“Yalnız Değilsiniz” romanı sadece roman olarak kalmamış, daha sonra Mesut Uçakan tarafından beyaz perdeye de aktarılmıştır. Bu filmin gösterime girmesiyle birlikte bütün zamanların kanayan yarası olan başörtüsü meselesi, gündemin ortasına düşmüştür. “Yalnız Değilsiniz” romanının sinema filmi beklenenin çok üzerinde büyük bir ilgi görmüştür. Filmde Gamze Tunar ‘Serpil’ rolünü oynamıştır. Bu filmde Haluk Kurtoğlu, Murat Soydan, Efgan Efekan gibi önemli isimler de rol almıştır. Bu film herkes gibi beni de derinden etkilemişti. Bu filmi seyreden genç kızlarımızın önemli bir kısmı da bundan sonra tesettüre bürünmüştü.

Türk kültürüne, edebiyatına ve sanat hayatına önemli katkılarda bulunmuştur Üstün İnanç… Bunu bazen yazdığı romanlarla, bazen sahneye koyduğu tiyatrolarla, bazen de bizzat oyunculuğuyla gerçekleştirmiştir. Çalışmaktan daima büyük bir haz almıştır. Çalışmak, yeni eserler üretmek onun enerjisini daha da artırmıştır. O, aşağı yatarak değil, çalışarak dinlenmiştir; hiçbir zaman boş vakti olmamıştır. Zira ancak boş adamların boş vakti olur.

Üstün İnanç belli ki roman yazmaya biraz geç başladı. O, bu işe gençlik yıllarında başlasaydı eşsiz bir külliyata sahip olurdu. Onun okunması gereken romanlarından birisi de ‘Makedonya Gamzesi’dir. Okul Yayınları tarafından okuyucuyla buluşturulan bu kitap 242 sayfadır. Tarihinden haberdar olmak isteyen herkesin okuması gereken bu eserin arka kapağında şu ifadeler yer almaktadır: “Kaybettiğinin farkına varmak… Eskiler İstanbul’a Dersaadet derlerdi. Yani mutluluk yuvası, huzur yeri... Birinci cihan harbinde kaybettiğimiz birçok şey gibi, ona ait güzellik ve ihtişamı da kaybettik. Koskoca imparatorluğun kalbi olan İstanbul, her şeyin olup bittiği yerdi de aslında. Yemen’de olanlar İstanbul’u etkiliyor, İstanbul’da alınan bir karar Makedonya’nın kaderini değiştiriyordu. ‘Makedonya Gamzesi’, işte bu çalkantılı dönemi hüzünlü bir öyküyle romanlaştırıyor. Okuyucusuna etkileyici bir dille kaybettiklerini hatırlatıyor. Belki de yeniden bulmanın şifresini değiştiriyor.”

Üstün İnanç roman yazmaya geç başlasa da, yazdığı romanlar sayıca az olsa da okuyucuyu etkilemesi bakımından dikkate değer bir roman yazarıdır. “Makedonya Gamzesi” Üstün İnanç’ın ses getiren belgesel romanlarından biridir. Bu romanda İnanç, Jön Türklere, Hareket Ordusuna ve düzmece 31 Mart Vakası’na değiniyor; tarihî gerçekleri tarafsız bir gözle ele alıyor. Osmanlı tarihinde önemli bir dönemeç olan bu vakayı, Sultan 2. Abdülhamid’e karşı kurulan tezgâhları gerçek kişilere ve olaylara da sadık kalarak yeniden kurgulayarak anlatıyor. Bu roman tarihî romandan öte bir dönem romanı olma özelliği taşıyor.

Üstün İnanç, “Makedonya Gamzesi” romanını yazmaya başlamadan önce bu konuyla ilgili ne varsa okumuş, tabir caizse bir sentez yapmıştı. Zira bu hadise aydınlarca çok tartışılmış bir konuydu. Romanda anlatılanlara bakınca yazarın konuyu iyi kavradığını görüyoruz. Fakat anlatılanlar gerçek olsa da roman kurgusu içinde verildiği için okuyucuyu sıkmıyor. Bu romana bakarak Üstün İnanç’ın iyi bir gözlemci ve tasvir ustası olduğu kanaatine varıyoruz. Öte yandan “Makedonya Gamzesi” adlı romanın bir nehir roman zincirinin ilk halkası olması bundan sonra bu zincire yeni halkalar ekleneceği beklentisini doğuruyor okuyucuda. Keşke tarihî vakaları bir de onun kaleminden okuma şansımız olsa!...

Okumak dolmak, yazmak boşalmaktır kanaatimce. En iyi yazarlar aynı zamanda en iyi okurlardır. Üstün İnanç da iyi bir okuyucudur her şeyden evvel… O, düşüncesi ne olursa olsun, yazar ayırt etmeden kaliteli olduğuna inandığı bütün eserleri okur, onlardan kendine pay çıkarır. Onun geçmişteki okuma hevesiyle ilgili söylediği şu sözler dikkate şayandır: “İlk gençlik döneminde üç roman birden okuduğumu hatırlıyorum. Şiir de öyle. Gerek Divan edebiyatını, gerekse Cumhuriyet dönemi şiirlerini büyük merak ve sevgiyle okurdum.”

Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) vefa duygusunun ölmediğini, canlılığını hâlâ koruduğunu ispatlayan birbirinden özel ve güzel programlara imza atıyor. Bunlardan birisi de geçenlerde değerli yazar Üstün İnanç için düzenlendi. Üstün İnanç için Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde saygı gecesi tertip edildi. Bu programda Üstün İnanç’ın arkadaşları bu büyük kültür, sanat ve edebiyat adamını çeşitli yönleriyle ve hatıraların doyumsuz çeşnisiyle anlattılar. Mesut Uçakan, Yücel Çakmaklı gibi isimler dostları Üstün İnanç’a dair hatıralarına yer verdiler. Onları Mustafa Özdamar, Ali Nar, Abdurrahman Şen ve Hüseyin Goncagül gibi Türkiye’ye mal olmuş önemli yazarların etkili konuşmaları takip etti.

Yaşayan yazarları, kültür, sanat ve bilim adamlarını anarak onure etmekten daha güzel ne olabilir ki!..Yazar Üstün İnanç dünya gözüyle bu büyük mutluluğu görüp yaşadı. Ustalara yaşarken saygı gösterenler, onları değişik vesilelerle hatırlayanlar aslında geleceğe yatırım yapıyorlar. Zira ‘vefa gösteren vefa bulur’ hakikati gereği onları da gelecek nesiller hatırlayacaklar. Bu işi çok iyi beceren vefakâr Mehmet Nuri Yardım’ı yürekten kutluyorum.