9 Şubat 2009 Pazartesi

Kansere Gülümsemek Yahut Sibel Kalaycı’nın Ardından...

M.NİHAT MALKOÇ

Kanser, çağımızın kâbusu olmaya devam ediyor. Son yıllarda özellikle Doğu Karadeniz Bölgesi’nde gerçekleşen kanser kaynaklı ölümler bütün dikkatleri Çernobil kazasına yöneltiyor. Zira bugüne kadar nice insan kansere kurban gitti bu bölgede. Kazım Koyuncu, Erkan Ocaklı ve Osman Yağmurdereli gibi kamuoyunun yakından tanıdığı isimler kanserden dolayı hayatlarını kaybettiler. Devlet yetkilileri aksini söylese de, Çernobil can almaya devam ediyor. Kanserin son kurbanı, sekiz yıldan beri bu hastalıkla mücadele eden ve her şeye rağmen kansere gülümseyen gazeteci Sibel Kalaycı oldu. Kanser, geleceğin düşlerini gören değerli bir kardeşimizi daha aramızdan ayırdı. Kalem tutan eller kara toprağa değdi.

Gazeteci Sibel Kalaycı 34 yaşında hayat dolu bir kızdı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirmişti. Geleceğe yönelik hayalleri vardı. Sibel Kalaycı bundan sekiz yıl evvel meme kanserine yakalanmıştı. Sekiz yıldan beri bu hastalıkla mücadele ediyordu. Fakat ne yazık ki o da kansere karşı verdiği büyük mücadeleyi kaybetti. Kansere karşı mücadelede Türkiye’nin sembolü olan Kalaycı, bu hastalığın pençesine düşenlere moral veriyordu hep... Çektiği onca sıkıntıya rağmen hayata dört elle sarılıyor, adeta kansere gülümsüyordu. “Kansere gülümsemek” ifadesi ona aitti. Bu isimde bir de kitap kaleme almıştı. Bunun yanında “Sibel’in Günlüğü” ve “Hüzün Mevsiminde Aşk” isimli iki kitabı daha yayımlandı.

Sibel Kalaycı, kanserli hastaların dili ve eliydi. Onun aldığı her nefes kanser hastaları için bir umut ve moral kaynağıydı. Kanserle ilgili yaşadıklarını sıcağı sıcağına kader arkadaşlarıyla paylaşıyordu. Hastalığı boyunca yazı yazmaya devam etti. Gördüklerini, duyduklarını ve hissettiklerini anlattı gazetelerde ve internet ortamında. Sarı basın kartı sahibi olan Kalaycı, Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesiydi.

Merhum Sibel Kalaycı, çevresi tarafından daima çok sevildi. O, en korkunç hastalık olan kanserle alay edecek kadar cesur ve nüktedandı. Çektiği acılara rağmen çevresine sürekli pozitif enerji saçıyordu. Bir kısım endişeleri olsa da hastalığını yeneceğine inanıyordu; daha doğrusu inanmak istiyordu. Zira yaşanacak güzel günlerin hayali onu hayata bağlıyordu.

Kanser herkesin korkulu rüyası, daha doğrusu kâbusu… Bir yerimiz ağrıyınca hep o kötü hastalık geçiyor zihnimizden. “Acaba” sözcüğüyle başlıyor bütün cümleler… Sibel Kalaycı da ilk günlerde bu duyguları yaşadı belki… Fakat Sibel, kanserle barışık yaşamasını bildi. Suratını asmadı hiç; ziyaretçilerini güler yüzle karşıladı ve uğurladı. Yaşama sarıldı. O, son yazısında, adından bile ürkülen hastalığıyla alay ediyor: “Hani, tümörlerim sanki Everest Tepesi ile yarışa girişmişler gibi, büyümüşler de büyümüşler, büyümüşler de büyümüşlerdi ya. Gerçi büyümelerine lafım yok ama hiç olmazsa çevre organlara zarar vermesinler değil mi? Ya da madem zarar veriyorlar, bir tabela assınlar: “İç organlara verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü özür dileriz. “Yok, ama illa kabalık yapacak edepsiz tümörlerim.” Acı ve gülümseme…

Sibel Kalaycı son nefesini verene kadar büyük zorluklara göğüs gerdi. Dostlarının ve yakın çevresinin ilgisi onu ayakta tuttu, sevgiyi koltuk değneği yaptı kendisine. Bir yazısında ölüm meleğini gördüğünü söyleyerek onu da ti’ye alıyordu: “Yakınlarda, güç bela uykuya dalabildiğim gecelerden birinde kâbusumda gördüm ölüm meleğini… Azrail pek bir feci öfkeliydi. Sanki ‘-Yeter artık, seni almak için kaç kez onca yolu tepiyorum, her defasında, biraz daha zaman istiyorsun, bıktım artık senden’ der gibi… Korkuyorum, hemen lambayı açmak için ayağa kalkıyorum ki, beni fırlatıp yatağıma fırlatıyor. Yeniden lambayı açmaya yöneliyorum. İzin vermiyor. Yine dua ediyorum: -Allah’ım, biraz daha yaşamam için bana izin ver, diyorum. Azrail ortadan kayboluyor. Kalkıp lambayı yakıyorum. Ohh be, dünya varmış… Tamam, Azrail de bir melek ama ölüm meleği sonuçta, üstelik de çok öfkeli…”

Kaderden kaçılmıyor işte... O da alınyazısından kaçamadı. Türkiye onun gülen yüzünü hiç unutmayacak. O, en zor zamanlarında kaleme aldığı umut kitaplarıyla hep bilinecek ve hatırlanacak. Keşke yaşasaydı ve yazılarıyla ışık olsaydı karanlıklara. Allah rahmet eylesin.

8 Şubat 2009 Pazar

Gül Kokulu Memleketim, Sana Hasretim...

M.NİHAT MALKOÇ

Şehirler insanlığın ortak hafızasıdır şüphesiz. Doğulan şehirler olduğu gibi, doyulan şehirler de vardır. Doyulan şehir hiçbir zaman doğulan şehrin yerini tutmasa da orada yaşamaya mecbur hissederiz kendimizi. Hayatın kelepçeleri bizi bu şehre bağlar sıkıca. Fakat gönüllerde boy veren hasrete kim engel olabilir ki!... Bizi doğduğumuz kentlerden hangi güç koparabilir ki!... Doyulan şehirle doğulan şehir arasında uzar gider yürekleri yaralayan, hayalleri paralayan bu bitimsiz keşmekeş… “Sıla burcu burcu, ille ocağım” dizesi yankılanır gönül duvarlarında. Sual zincirini uzatsak da cevap alamayız asık suratlı duvarlardan… İçimizi kemiren kaygılar ve hasret yüklü sorular beklenen karşılığı bulamaz hiçbir zaman…

Trabzon’un Köprübaşı ilçesi de doyulan olmasa da, doğulan şehirdir bizim için… Burada gözlerini dünyaya açanlar belli bir zaman sonra gurbette bulurlar kendilerini. Yaban ellere düşen gönülleri yas bürür bundan sonra. Sürgün duygular kurşun gibi çöker belleğe. Hasret ateşi yürekleri küle döndürür. Hırçın dağlar yol vermez yurdundan uzaktakilere.

Köprübaşı bahtımın yıldızı… Namusum, şerefim ve haysiyetim, benim güzel memleketim… Kavgalarımın, sevdalarımın, düşlerimin, emeklerimin şahidi… Şimdi çok uzaklarda bağrına hasret hançeri saplanmış bir çaresizim. Sensin dertlerimin ilacı, gönül yarama merhemsin. Umutlarım kırık, paramparça… Şimdi irtifa kaybeden bir tayyare misali masmavi göklerinde süzülüyorum yalnız başına. Kalbimin kuytusuna saklanıyor sana dair hayaller ve hatıralar… Düşe kalka büyümüşüm bereketli topraklarında. Nasırlarım ancak kabuk tutmuş. Şimdi senin hayalin düşer yüreğimin kuytularına. Sesim yankılanır badanası dökülmüş duvarlarda, sen olurum her gece yarılarında. Gel gör ki yaralı kalbim kurtulamıyor hasret ve elem kelepçesinden. Umutlarım Kaf dağının ardında. Şimdi titreyen dudaklarımda hep aynı nakarat tekrarlanıyor: “Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm, nerdesin be gülüm!…”

Sürmene, Araklı ve Çaykara ilçeleri arasında sıkışıp kalmıştır Köprübaşı… Manahoz deresi boyunca uzar gider bahtı karalı, gönlü yaralı bu şehir… Köprübaşı, “Göneşera” diye de bilinir eskiler tarafından. Dokuz mahallesi ve dört köyü olan ilçenin merkezde 200 olan rakımı köylere çıkıldıkça binli rakamlara ulaşır. Kacalak dağı Güneşli’nin tepesinde görkemli bir anıt gibi yükselir. Köprübaşı’nın en yüksek yeri 2742 rakımlı Madur dağıdır. Soğuksu, Ebeler, Küçük Kangal, Harman, Ağaçbaşı, Yangın, Vizera, Mincena, Sulak, Köşk, Taşlı ve İsmail Ağa Yaylaları sağlık dağıtır misafirlerine. Yeşilin kırk tonu burada gülümser size.

Ah memleketim!... Şimdi dağlarında düşlerim kadar beyaz kar salkımları vardır. Yaz akşamlarının sıcaklığı sinmiştir gönlün yamaçlarına. Avulot’ta el ayak çekilmiştir besbelli. Köylere inmiştir yaylacılar… Köşk yaylası uzun sürecek ayrılığın hüznüyle hasret nöbetine durmuştur. Viran evlere sinmiştir yaz boyunca yaşanan doyumsuz hatıralar… Yayla kokuşlu güzeller artık tutmuştur köy yolunu… Can yangınları ten yangınlarına karışmıştır. Yanık yüzlü analar yeni yayla mevsimine kadar köylere akın etmişlerdir. Madur dağına çoktan yağmıştır kar… Dağ bağrını açmıştır fırına ve tipiye; rüzgârlar şişirmiştir gönül yelkenlerini.

Şiir kadar saf, yanık bir türkü kadar kasvet vericidir yüreklerde bıraktığın izler… Şimdi ciğerlerime nefes yerine sana dair sıla hasretini çekiyorum gece gündüz demeden… Bağırsan duyamam ki sesini, çağırsan koşup gelemem yollar ırak… Özlemin kor gibi yakar yüreğimi. Hoyrat rüzgârlarına salmışım yalın ayak çocukluğumu. Bereketli topraklarında bulmuşum sofraları süsleyen bin bir türlü lezzeti. Ayran kokan yayık tereyağının tadını çoktan unutmuşum. Gökten boşalırcasına yağan yağmurlarında ıslanmayı ne çok özlemişim. Ya köy çocuklarıyla toprağa çömelip misket oynamayı… Mile(misket) oynamak için evdeki gömleklerden kopardığım kopçalar(düğmeler) için yediğimiz dayaklar hiç unutulur mu? Hepsinin acı tatlı hatırası kaldı belleğimde. Zamanın mahzeninde nostaljiye dönüşmüşler şimdi. İnsanıyla, havasıyla, dağıyla, taşıyla, kuşuyla bir başkadır memleketim. Gurbet yazgısı alnımıza kazınalı beri türkülerde bulduk teselli… Kavuşmak mı, kim bilir daha ölmedik.

Köprübaşı; göklere komşu köyleriyle, yemyeşil yaylalarıyla, oksijen deposu ormanlarıyla yalancı bir cennettir benim gözümde. Şehirlerin kasvet verici havası burada yerini bir tatlı huzura bırakır. Mısır ekmeği ile yoğurt bir araya gelince değmeyin keyfimize. Başka bir şey aramayız gayri. Yanında bir de fasulye turşusu olursa kral sofrasına dönüşür.

Köprübaşı derin bir vadide geleceğin rüyasını görür her gece. Türkiye’ye mal olmuş değerleriyle mağrurdur şüphesiz. Bir kenarda unutulmuş olsa da, umutlarını yitirmez hiçbir zaman. Yarınların bugünlerden daha güzel olacağı düşüncesini kaybetmez bu küçük, şirin yer... Bir gün hatırlanacağını, gözlerin kendisine döneceğini, iş ve aş kapıları açılacağını hayal eder durur. Yarınların gül kokan sabahlarına bırakır düşlerini. Ayrılık ateşinin bir gün vuslatla dineceğini, gurbete savrulan evlatlarına kavuşacağını umut eder ağaran şafaklarda. Umut dağları göklere değdirir başını. Aynaların hakikatlerle yüzleşeceği günler yakındır besbelli.

Köprübaşı hatıralarımın mahşeridir. O anılar ki şimdi gözümde canlanır, nostalji vatan yapar içimde. Neler yaşamadık ki bu güzel topraklarda, neler görmedik ki acıya ve hüzne dair… Anamın nasırlı elleriyle yoğurduğu hamurlar kabarınca cirikta etmek için toplanırdık soba başına. Zeytinyağında nar gibi kızaran ciriktaları paylaşmak hiç de kolay olmazdı. Ne mücadeleler verirdik bir parça cirikta için… Kızgın yağın etrafında nice cambazlılar yapardık. Bir tas sıcak çorbaya kanaat ederdik. Sabahları muhlamaydı ve kuymaktı baş yiyeceğimiz.

Dağların ardındaki şehir Köprübaşı, Manahoz deresiyle nice sırlarını paylaşır. Bulutların sadık dostudur. Arpalı’dan yola çıkan köpüklü sular Sürmene’de masmavi sulara karışana kadar, başını taştan taşa vurarak yol alırlar. Toprağa can vermesi gereken sular boşa akar durur hep... Güneş her seher vakti karanlığın kalbine indirir gümüş işlemeli hançerini. Gündoğan, Akpınar, Fidanlı; Köprübaşı’na tepeden bakar ağlamaklı gözlerle. Arpalı karlı dağların eteğinde üşür zemherilerde. Yalnızlığı kendine yoldaş edinir çaresizce. Çifteköprü, Güneşli, Yağmurlu; Köprübaşı’nın birbirinden güzel köyleridir. Türk futbolunun gözbebeği, yeşil sahaların yıldızı Fatih Tekke, Çifteköprü’dendir. Onunla gurur duymaktadır bu şirin köy.

Köprübaşı yalnızlıktan bıkmıştır, eski günlerini özlemektedir. Gidenler geri gelmez, gelenler burada kalmaz. Büyükdoğanlı, Dağardı, Emirgan, Konuklu, Küçükdoğanlı, Yılmazlar; Beşköy’ün bahtı karalı köyleridir. Büyük acılar yaşamışlardır 1998 senesinde. Aradan on yılı aşkın bir zaman geçse de her yıl 7 Ağustos’ta acılar tazelenir Beşköy’de. Bu beldede yetişmiştir Recep Yazıcıoğlu’yla Adnan Kahveci... Bu topraklarda hayata açmışlardır gözlerini. Bu derelerin berrak sularından kana kana içmişlerdir. Bütün Türkiye gibi Köprübaşı da bu mümtaz insanları unutmadı, bundan sonra da unutmayacak. Onları gönlünde yaşatacak.

Harmantepe’de zaman bir anıtın gölgesinde canlanır. Bu anıta bir tarih kazınmıştır altın harflerle. Bu anıtta dile gelen görkemli bir tarihe kulak verelim: “26 Haziran 1916’da Türk kuvvetleri hücuma geçerek Ağaçbaşı Yaylasındaki Rus kuvvetlerini Soğuksu’ya çekilmeye mecbur etti. 29 Haziran 1916’da Harmantepe Kabanbaşı hattında 36 saat süren muharebelerde 60. alayımız topçu atışı ve süngü hücumu ile Rus kuvvetlerini perişan ederek Avulot’a kadar püskürttü. Bu çatışmalarda 60. Alay 7 zabıt, 150 nefer zayiat verdi. 15 Temmuzda Bayburt, Ruslar tarafından işgal edildiği için Türk kuvvetlerine geri çekilme emri verildi. Türk kuvvetleri Harmantepe’yi şehit Bayram Çavuş ve arkadaşlarına emanet ederek çekilirken tepeyi Bayramtepe olarak selamladılar.” Bu yiğitler şimdi dağ başlarını tutmuştur hatıralarıyla. Tarih onları çoktan kaydetmiştir unutulmazlar listesine. İşte bu noktada sözler dudaklarımdan süzülüp kahramanların aziz hatırasıyla berceste mısralara dönüşür şimdi:

“Dağların kucağında uyuyan yiğit erler
Mübarek kanınızla vatanlaştı bu yerler
Alır mı mermer taşlar teninin ateşini?
Çoktandır arş-ı âlâ görmedi bir eşini”

Köprübaşı sözcüklere ve sözlüklere sığmayacak kadar büyük ve anlamlı benim gönlümde. Bu vadinin eski güzel günlere dönmesi, dostların gurbet elde değil, doğdukları yerde doyması en büyük dileğimizdir. Gül kokulu memleketim her gün büyür sana hasretim!

5 Şubat 2009 Perşembe

Somuncu Baba Dergisi'nin 100. Şeref Sayısı

M.NİHAT MALKOÇ

“Dergi hür tefekkürün kalesidir” demişti Cemil Meriç “Bu Ülke” adlı kitabında… Gazeteler günün haberlerine değinir ve bunları değişik açılardan yorumlar; bu yüzden bir günlük ömrü vardır gazetelerin. Ya dergiler; dergiler öyle midir? Gazetenin aksine dergiler daha kalıcıdır. En azından yayınlandığı dönem içerisinde hayatiyetini sürdürürler. Birçok aydının duygu ve düşüncelerini iki kapak arasına alan dergiler fikriyatımıza ışık tutarlar.

Türkiye’de son yıllarda çok sayıda dergi çıkarılıyor. Fakat bu dergilerin çoğu magazin içeriklidir. Bu dergiler çok kere okunmak için değil, şöyle bir göz atmak için alınıyor. Ben o dergiler için harcanan kâğıtlara ve o kâğıtları elde etmek için kesilen güzelim ağaçlara yanıyorum. Kitapçı raflarında bu dergi kalabalığında faydalı dergiler de gözden ırak oluyor.

Bazı dergiler vardır ki belli bir zaman sonra bağımlılık oluşturur insanda. İyi bir okuyucu satın aldığı bu dergileri okuyunca çöpe atmaz; onların arşivini tutar. Bu aslında bir ilgi ve merak meselesidir. Bazıları da aldığı dergileri gazete karıştırır gibi şöyle bir gözden geçirerek elinden atar. O dergiler kısa zamanda içeriğinden faydalanılmadan zayi edilir.

Malatya’nın Darende ilçesinde uzun yıllardan beri Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından “Somuncu Baba” adında çok kıymetli bir dergi çıkarılıyor. “Somuncu Baba” bir Allah dostu… Asıl adı Hamid Hamidüddin…1331–1412 yıllarında yaşamış bir Hakk âşığı… Şeyh Hamid-i Veli’nin kabri Malatya’nın Darende ilçesinde Somuncu Baba Camii’nde bulunmaktadır. İşte Somuncu Baba dergisi de bu büyük zat etrafında kenetlenen Hak dostları tarafından 15 yıldan beri yayınlanmaktadır. Bu zengin içerikli dergi A. Şemsettin Ateş tarafından 15 yıl evvel kurulmuştur. Derginin imtiyaz sahipliğini Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı adına Sebahaddin Ateş yapmaktadır. Derginin Yazı İşleri Müdürü Hulusi Yayla ve Yayın Editörü Musa Tektaş, her ay zorlu bir hazırlığa koyularak okuyuculara bir önceki sayıdan daha zengin muhtevalı bir dergi ulaştırabilmenin mücadelesini vermektedir.

Somuncu Baba dergisi sadece dinî içerikli bir dergi değildir. İlim, kültür ve edebiyat alanında çok değerli yazı ve şiirlere de yer vermektedir bu güzide dergi… Farklı tasarımı ve boyutuyla, kullanılan kâğıdın kalitesiyle ve en önemlisi de içeriğiyle benzerlerine fark atmaktadır. Bu dergiyi alan okuyucu, bir ay boyunca onu elinden düşürememektedir. Bu derginin sayfalarında öyle yazılar yayınlanıyor ki insanın o yazıları defalarca okuyası geliyor. Zira bu ak yazılar gönülden gönüle çelik kadar mukavemetli maneviyat köprüleri kuruyor.

Türkiye’de dergicilik yaparak köşe dönen insana rastlamak pek mümkün değildir. Hemen her dergi belli bir fedakârlık neticesinde vücut buluyor. İşte Somuncu Baba dergisi de zor şartlarda, büyük fedakârlıklar gösterilerek hazırlanıyor; hiçbir ticarî gaye gütmüyor.

Maneviyat kokan Somuncu Baba dergisi çok şükür ki bu ay itibariyle yüzüncü şeref sayısına ulaşmış bulunmaktadır. Allah rızasından başka gayesi olmayan bu yayın, uzun ömür sürmeli bundan sonra da… Bu gülistan soldurulmamalı. İri güller yetişmeli bu aşk diyarında. Geleceğimizin inançlı ellerde yükselmesi ve nesillerin ıslahı için bu yayınlara olan ihtiyaç her geçen gün daha da artmaktadır. Bu dergiler selülozdan üretilen kâğıdı ebedileştirmektedir.

Anadolu’da çıkan bir derginin yüzlü sayıları görmesi sıkça rastlanan bir durum değildir. Üstelik Somuncu Baba’ya, derginin ötesinde aylık yayınlanan ortak kitap da diyebiliriz. Zira çoğu sayıları yüz sayfayı buluyor, bazıları da yüz sayfayı aşıyor; üstelik içeriğini bozmadan, kalitesini koruyarak gerçekleştiriyor bu üstün başarıyı. Bir de sıra dışı çocuk ilavesi veriyor yanında. Derginin mizanpajcısından yazarına kadar herkes olağanüstü bir gayretle ve inançla her ay uzun ve yorucu bir maneviyat yolculuğuna çıkıyor.

Dergi, bu ayki yüzüncü sayısında geçmiş sayıların arşivi olan bir CD ve 48 sayfalık bir de ek veriyor okuyucularına. Bu ekte Türkiye’nin önemli insanları, kanaat önderleri Somuncu Baba dergisiyle ilgili düşüncelerini dile getiriyorlar. Ne diyelim Allah başarılarını daim etsin. Rabbim torunlarımıza Somuncu Baba dergisinin bininci sayılarını da görmeyi nasip etsin.

3 Şubat 2009 Salı

Davos'ta Osmanlı Haysiyeti

M.NİHAT MALKOÇ

Ortadoğu ve Filistin uzun yıllardan beri huzura ve barışa hasret yaşıyor. Bu topraklara bir türlü barış ve demokrasi gelmedi. Daha doğrusu getirilmek istenmedi. Birilerinin işine gelmedi demokrasi ve barış… Bazıları kanla beslendi, iktidarını kanla sürdürdü. Arada ezilen mazlumlar oldu. Ezilmek ne ki!... Canlarını bedel olarak verdiler… Toprak kanla sulandı.

İsrail, 1948’de Filistin toprakları üzerinde kurulmuş, yasal zemini olmayan bir devlettir. İsrail kurulalı beri Filistinliler için hayat çekilmez bir çileye dönüştü. İsrail, Filistin’i her geçen gün ezerek, yıldırarak ondan toprak kopardı, sınırlarını genişletti. Fakat yine doymadı, bundan sonra da doymayacak. Filistinlileri topraklarından çıkarıncaya kadar çirkin saldırılarına devam edecekler. İsrailliler hâl ve hareketleriyle her geçen gün saldırgan devlet imajını pekiştirdiler. Filistin’i açık hapishaneye çevirdiler. Füzelerin cehenneme dönüştürdüğü Gazze kan gölüne çevrildi. Hayatta kalanlar açlığa mahkûm edildi. Türkiye’nin gönderdiği yardımlar Filistin’e sokulmadı. Tırlar günlerce sınır kapılarının açılmasını bekledi.

Son Gazze saldırılarında 1200 kişi hayatını kaybetti. İsrail, Filistin’e karşı bütün silahlarını denedi. Orantısız güç kullanıldı. Hedef Hamas denildi; fakat füzeler sivilleri hedef aldı. Evler Filistinli gariplerin başına yıkıldı. Gazze adeta bir korku ve ölüm müzesine dönüştürüldü. İsrail BM’nin binalarını ve okullarını bile yıktı. BM kararlarını tanımadılar. Cenevre sözleşmesini ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini kabul eden İsrail, bu sözleşmelerin hükümlerinin hiçbirine uymadı. Buna karşılık dünya devletlerinden yaptırım da görmediler. Dünya Gürcistan’a gösterdiği hassasiyeti hiçbir zaman Filistin’e göstermedi.

Davos’ta yaşananları yediden yetmişe herkes biliyor. Bir haftadan beri televizyonlar Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki haysiyetli çıkışını ekrana getiriyor. Başbakanımızın bu onurlu çıkışını gelin bir hatırlayalım: “Sesin çok yüksek çıkıyor. Benden yaşlısın biliyorum. Sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Benim sesim bu kadar çok yüksek çıkmayacak. Bunu böyle bilesin. Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum. Ülkenizde başbakanlık yapmış 2 kişinin bana çok önemli lafları vardır. Filistin’e, tankların üstünde girdiği zaman, ‘kendimi bir başka mutlu addediyorum’ diyen başbakanlarınız var. Tankların üzerine çıkıp da ‘Filistin’e girince mutlu oluyorum’ diyen başbakanlarınız var. Ve bana sayılar veriyorsunuz. İsmini de veririm, belki merak edenleriniz vardır…. Tevrat’ın 6. maddesi der ki ‘öldürmeyeceksin.’ Burada öldürme var. Bu da çok enteresan…(Başbakan salonu terk ediyor…) Benim için de bundan böyle Davos bitmiştir. Daha Davos’a gelmem. Siz konuşturmuyorsunuz. 25 dakika konuştu, 12 dakika konuştum. Olmaz.”

İnanın Türkiye bu onurlu çıkışı çok özlemişti. Zira bu sert çıkış, devletin en üst makamında bulunan bir yetkili tarafından gerçekleştirilen, yakın tarihe damgasını vuran haysiyetli bir tepkidir. Bugüne kadar böyle dik durulmadı İsrail karşısında. Hep Polyannacılık oyunu oynandı. Recep Tayyip Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışır biçimde dik ve onurlu bir tavır sergiledi. Filistinliler ve bütün mazlum milletler yalnız olmadıklarını anladılar.

Filistin, Osmanlı’nın bir parçasıydı. Geçmişte Yahudiler Filistin’de oluşturulacak Yahudi yerleşim merkezleri karşılığında 2. Abdülhamid’e 20.000.000 pound önermişlerdi. Sultan 2. Abdülhamid, devletin paraya çok da muhtaç olduğu bir zamanda bu teklifi sertçe geri çevirerek teklif sahiplerine şunları söylemişti: “Bu toprakların bir karışını bile satmam, çünkü bu topraklar bana değil, halkıma aittir. Halkım bu toprakların her karışı için kanını feda etmiştir… Türk imparatorluğu bana değil Türk halkına aittir. Bu yüzden onun hiçbir parçasını geri veremem. Bırakın Yahudiler paralarını kendilerine saklasınlar. İmparatorluğum çöktüğünde Filistin’e para ödemeden sahip olacaklar. Cesetlerimiz paylaşılabilir fakat yaşayan bir vücut üzerinde herhangi bir operasyon yapılmasına izin veremem”.

Türkiye büyük bir ülkedir. Bize Abdülhamit gibi, Erdoğan gibi dik durmak yakışır.

24 Ocak 2009 Cumartesi

Yeşilin Kalbine Seyahat

M.NİHAT MALKOÇ

Gezmek, farklı yerler görmek hayata yeniden başlamak gibidir. Gezmek ruhu tazelemektir bir anlamda. Atalarımız boşuna dememiş ‘tebdil-i mekânda ferahlık vardır’ diye.

Gezmeyi çok seven bir grup öğretmen arkadaşla sabahın alacakaranlığında Trabzon’dan çıktık yola. Bir minibüs dolusu insanı yollardan almak ve toparlamak hiç de kolay olmadı. Gezimizin son durağı ve asıl merkezi Rize olacaktı. Trabzon’dan başlayan gezimiz Karadeniz Sahil Yolu boyunca sıralanan Trabzon ilçelerini bir bir geçerek devam etti. Sürmene’de mola vererek sabah yemeğini şehrin çıkışındaki İzzet-i İkram Lokantası’nda yedik. Burası haşlamanın en güzel yapıldığı ve bol kepçe ikram edildiği bir lokantadır. İzzet-i İkram Lokantası bizim Rize gezilerimizde ilk durağımız olur genellikle. Bir gelen muhakkak yine uğrar bu güzel mekâna. En azından biz buraya uğramadan, haşlama içmeden geçemiyoruz. Yemek sonrası içilen tavşankanı çaylar sizi buraya uğramaya mecbur kılıyor.

Sürmene’de nefis haşlamayla karnımızı doyurduktan sonra Rize istikametine doğru hareket ettik. Yol üzerinde bulunan Memişağa Konağı’na uğradık. Memişağa Konağı, Sürmene’ye dört kilometre mesafede, Kastel mevkiinde son derece ihtişamlı ve geleneksel mimarînin izlerini taşıyan bir konak… Dışa sarkıtılmış saçaklarıyla havalanmaya hazırlanan haşin bir kartalı andırıyor bu muhteşem yapı… Konak 2000 yılında restore edilmiş, şimdilerde ise yalnızlığa terk edilmiş. Zira konağın kapıları sürmelenmiş, sadece dışarıdan seyredilebiliyor; içine girilemiyor. Bu konağın tez vakitte Sürmene’nin yöresel ürünlerinin sergilendiği, yöresel yemeklerin ziyaretçilere sunulduğu canlı bir etnografya müzesine dönüştürülmesi gerekir. Böyle güzel ve tarihî binanın kilitli olması hiç de hoş bir durum değil.

Memişağa Konağı’nı ziyaret ettikten sonra Rize’ye doğru yola devam ettik. Of, İyidere, Derepazarı derken Rize’ye vardık. Önce şehrin iki km. yukarısında yer alan Rize Botanik Parkı’na gittik. Birbirinden güzel bitki ve ağaçların süslediği bu parkta tavşankanı Rize çaylarımızı içtik. Çay eşliğinde koyu sohbetlere girdik. Oradan hemen karşıdaki Rize Kalesi’ne geçtik. Rize ilinin güneybatısında bulunan bu kaleden Rize’yi doyasıya temaşa ettik. Kalenin eteklerinde yer alan şirin bir caminin avlusundan geçtik kaleye. Kalenin hâkim bir noktasında metfun, denizi doldurarak şehri genişleten efsane başkan Ekrem Orhon’un kabrini ziyaret ettik. Uzun yıllar Rize Belediye Başkanlığı görevini sürdüren, 1983 yılında aramızdan ayrılan Ekrem Orhon, Rizelilerin çok sevdiği bir sima olarak dikkat çekiyor.

Rize Kalesi’nden Rize bir başka güzel görünüyor. İstanbul’un Çamlıca’sı, Trabzon’un Boztepe’si neyse Rize’nin de şehre hâkim noktadaki bu büyüleyici kalesi de odur. Burada içilen bir yudum çayın keyfi kolay kolay silinmez zihninizden. Rize’yi kaleden seyretmeden şehri gezdiğinizi ve gördüğünüzü söylemeniz kuru bir iddiadır. Rize kalesiyle bir bütündür.

Kaleyi gezdikten sonra yine Rize’ye hâkim bir noktada bulunan Kopuzlar Lisesi’ni ziyaret ettik. Rize’nin eğitimde başı çeken kurumlarından biri olan bu güzide okulda modern bir altyapı mevcut… Oradan ayrılıp Rize’nin çıkışındaki Salih Kalkavan Şahika İlköğretim Okulu’na vardık. Devasa bir binada eğitim veren bu kurum bizi doğrusu büyüledi. Çünkü çok geniş bir alanı var. Okulda son teknoloji kullanılıyor. Çok büyük bir yemekhaneleri var. Bina sekiz kattan oluşuyor. Okulda 32 derslik ve 10 laboratuar bulunuyor. Öğle yemeğini burada yedik. Öğle yemeğinde hamsi baş yemek olarak vardı. Güler yüz ve samimiyet gördük burda.

Rize’ye gelişimizin asıl amacı İkizdere’deki kaplıcalara gitmekti. Onun içindir ki hiç zaman kaybetmeden İkizdere’nin yolunu tuttuk. Ovit Yaylası’nın eteklerinde yer alan İkizdere’nin doğasına hayran kaldık. Bu yeşil vadide gözlerimiz yeşile doydu, adeta bayram etti. Vakit kaybetmeden İkizdere’ye 6 km uzaklıktaki Ridos Termal Oteli’ne gittik. Oradaki kaplıcalara girip yorgunluğumuzu ve vücudumuzda biriken toksinleri attık. Bir yanda sımsıcak kaplıca suyu, öbür yanda dağların doruklarını bir gelin gibi süsleyen karlar… Çok güzel bir tesis kurmuşlar buraya. Vakit kaybetmeden herkesin buraları görmesi gerekir bence.

16 Ocak 2009 Cuma

Beyaz Perdedeki "Vali"

M.NİHAT MALKOÇ

Farklı kişiliğiyle, cesaretli çıkışlarıyla, halktan yana tavır ve davranışlarıyla sıra dışı bir valinin hayatı beyaz perdede… Fakat bu senaryo bir masa başında yazılmadı. Bu senaryo gerçek hayattan alındı, bizzat yaşandı. Aksiyon-dram türündeki sinema filmi “Vali”yi Çağatay Tosun adlı genç bir yönetmen yönetmiş. Aynı yönetmen filmin senaryosunu da Batur Emin Akyel’le birlikte yazmış. “Vali” filminde geniş ve daha çok, genç bir oyuncu kadrosu görev almış…Uğur Polat, Erdal Beşikçioğlu, İsmail Hacıoğlu, Hakan Boyav, Şebnem Dönmez, Ayşegül Ünsal, Şemsi İnkaya, Gökhan Soylu, Özgür Çevik, Türkü Hazer isimlerini görüyoruz “Vali” filminin afişinde. Filmin yapımcılığını da Ata Türkoğlu üstlenmiş.

Trabzon’un Köprübaşı ilçesinin bir dağ köyünde doğan bir insanın Türkiye’de ses getiren ve bürokrasi anlayışını değiştiren örnek yaşamı önce Ayşe Kulin tarafından “Köprü” adıyla romanlaştırıldı. Daha sonra “Köprü” dizisi olarak seyirciyle buluştu haftalar boyunca. Vali Recep Yazıcıoğlu, halktan bir idareci olduğu için onun hayatını anlatan roman da, dizi de çok sevildi. Sonunda da bu güzel insanın hayatını beyaz perdeye aktardılar. Çok da iyi oldu. Zira kelle koltukta gezmeyi göze alabilen, serdengeçti bir kişiliği taşıyabilen ve makamına sımsıkı yapışmayan böyle iradeli insanların takdir edilmesi ve önlerinin açılması gerekiyordu. Aksi halde bu örnek insanların nesli kesilirdi. Bu insanlar Türkiye’nin önünü açan insanlardı.

“Süper Vali” olarak zihinlerde yer eden Recep Yazıcıoğlu ömrünü bürokrasinin engellerini aşmak için mücadele ederek geçirdi. Kaymakamlık yıllarından, son görevi olan Denizli Valiliği yıllarına kadar hep inandığı doğruları ezilip büzülmeden, eğilip bükülmeden haykırdı. Tokat’ta, Aydın’da, Erzincan’da ve Denizli’de hoş bir seda bıraktı. Dilini tutamaması yüzünden sıkıntılar yaşasa da, Merkez Valiliği gibi pasif bir göreve atansa da o yine her fırsatta bürokrasiye çattı, halktan yana bir tavır takınarak sesini yükseltti. 2 Eylül 2003’te Eskişehir-Ankara Yolu üzerindeki Temelli Beldesi yakınlarında şüpheli bir trafik kazası geçirdi. Kazadan sonra bitkisel hayata giren Yazıcıoğlu, aramıza dönemedi. Fakat fikirlerini bıraktı arkasında. Tutarlı görüşleri hep konuşuldu, bundan sonra da konuşulacak. Bazı bürokratların adı, makamını kaybeder kaybetmez unutulduğu halde Vali Recep Yazıcıoğlu’nun adı caddelere, sokaklara, bulvarlara, hastanelere, okullara verilip yaşatılıyor.

Örnek insan, örnek bürokrat Recep Yazıcıoğlu’nun kişiliğinden tekrar “Vali” filmine dönelim biz… Çekimleri merhum Recep Yazıcıoğlu’nun son görev yeri olan Denizli’de; sonra İstanbul, Ankara, Uşak ve Nazilli’de yapılan “Vali” filminin senaryosu aslında bildiğimiz gerçeklerle çok da örtüşmüyor. Yani bizim çok da iyi bilmediğimiz, sadece bazı kesimler tarafından seslendirilen Türkiye üzerine kurulan komplolara yer veriyor. Bu filmde de Amerikan karşıtlığının izleri görülüyor. Filmde dış mekânların ağırlıklı olarak kullanılması filmin seyir zevkini daha da artırıyor. Figüranlarla birlikte 1300 oyuncunun görev aldığı filmdeki aksiyon sahneleri çok başarılı olmuş bence. Filmin müzikleri de usta işi türünden.

Yakın tarihe ve bürokrasiye ayna tutan “Vali” filminin konusu ve gidişatı şöyle özetlenebilir: “Vali Faruk Yazıcı’nın çocukluk arkadaşı olan MTA mühendisi Ömer Uçar ve ekibinin, Denizli’deki zengin uranyum yatağı ile ilgili elde ettikleri bilgiler üzerine başlayan şüpheli ölümler… Olayların ardındaki gerçekler ve sisteme karşı oluşan genel güvensizlik…

Vali Filminde Erdal Beşikçioğlu yine, idealist ve vatansever Vali Faruk Yazıcı’yı canlandırıyor. Enerji kaynaklarının yabancılara verilmesi için çaba sarf eden, güzel ve akıllı bürokrata (Şebnem Dönmez) karşı mücadele eden vali, çocukluk arkadaşı Ömer Uçar ve ekibiyle uranyum madeni üzerinde çalışmaktadır. Şüpheli ölümlerin başlamasıyla birlikte tehlikenin de baş gösterdiği Denizli’de, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.”

Yurtsever bir Vali üzerine oynanan çirkin oyunlar bu filmde canlandırılıyor. Fakat bu oyunların bir kısmı henüz doğrulanmış değil. Gerçeğin ötesine geçiliyor zaman zaman. Ama yine de başarılı buldum “Vali”yi. Seyredilmeye değer bir çalışma olmuş, yine de karar sizin…

15 Ocak 2009 Perşembe

"Özgürlük Şiirleri" İki Kapak Arasında

M.NİHAT MALKOÇ

Ne türküler yakılmıştır, ne şiirler yazılmıştır özgürlük üstüne. Bazıları özgürlüğü insanlıkla, aşkla, umutla ve hayata tutunmakla özdeşleştirmiştir. Güvercin ve zeytin dalı barış ve özgürlüğün sembolü olmuştur kültürümüzde. Bütçelerinin yarısını silahlanmaya ayıranlar da barış ve özgürlük lafını ağızlarında sakız etmekten geri durmamışlardır yine de.

Şairlerin en büyük malzemesi olmuştur özgürlük. Bu kavramla ilgili şiir yazmayan şair yok gibidir. Daha doğrusu henüz özgürlük şiiri yazmayan şair, kendini eksik hisseder. Kâğıtla mürekkep arasında gidip gelen duygular, özgürlüğe methiyeye dönüşür hissiyatın kanatlarında. Özgürlüğe özgürlük talep edenler, iradenin zincirlerden kurtarılması için bazen kalemini, bazen yüreğini, bazen de bileğini kullanırlar. Her şey özgürlüğün varlığı adınadır.

Mersin’in Yenice beldesinde her yıl “Barış ve Kültür Festivali” yapılıyor. Dört yıldan beri de değişik konularda şiir yazma yarışmaları düzenleniyor. Akdeniz’in incisi olan bu güzel beldede 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde insanlar barışın, demokrasinin, insan haklarının ve özgürlüğün hayatımızın bir parçası olması taleplerini yüksek sesle haykırıyorlar. İki gün devam eden etkinlikler içerisinde ülkemizin tanınmış bilim adamları ve yazarları barışa ve dostluğa dair söz ve düşüncelerini insanlarla paylaşıyorlar. Yine ülkemizin sevilen ses sanatçıları da bu barış bayramında halkı bir araya toplayarak gönüllerince eğlendiriyorlar.

2007 yılında Mersin-Yenice Belediyesi’nin davetlisi olarak bu festivale ben de katılmıştım. Barış, demokrasi ve özgürlük kavramlarının yüksek sesle seslendirildiği böyle bir festival sanırım sadece Yenice’de yapılıyor. Festival boyunca insanlar bu güzel kavramlar etrafında kenetleniyor; dostluğun ve kardeşliğin güzellikleri örneklendiriliyor bu festival boyunca. Beldenin değerli Belediye Başkanı Veli Serin bu festivali aksatmadan başarıyla sürdürüyor. Çünkü o, bu kavramlara çok inanıyor ve bunların içlerini doldurmaya çalışıyor.

Mersin Yenice Barış ve Kültür Festivali’nin bu yıl beşincisi düzenlendi. Dört yıldan beri olduğu gibi bu yıl da festivalin bir ayağını da şiir yarışması oluşturdu. Konusu “Özgürlük” olan bu yılki şiir yarışmasına çok büyük ilgi ve katılım oldu. Jüri üyeliklerini Mehmet Babacan, Mustafa Emre, Mehmet Kabak ve Emin Şengül gibi değerli isimlerin yaptığı şiir yarışmasında hece dalında ve serbest dalda ilk üçe giren şiirler belirlendi. Hece dalında Çorum’dan Emine Arslan birinci, Karaman’dan İbrahim Şaşma ikinci, İzmir’den Sabri Yücel ise üçüncü oldu. Yarışmanın serbest vezin dalında da Sinop’tan katılan Necmettin Çakır birincilik, Çorum’dan katılan Şahin Örgel ikincilik, Hatay’dan katılan Muhammet Akyıldız üçüncülük başarısını elde ettiler. Yarışmada dereceye girenler değişik miktarlarda para ödülüyle ödüllendirildiler. Fakat iş bununla bitmedi. Mersin Yenice Belediyesi’nin hem kültür, hem de zabıta müdürlüklerini tek başına yürüten Tuncay Akdağ “Özgürlük” temalı yarışmaya katılan bu şiirleri iki kapak arasına alarak Türk okuyucusunun ilgisine sundu.

Geçenlerde posta kutuma içi tıka basa birbirinden özgün ve güzel özgürlük şiirleriyle dolu bu kitap düştü. Kitabı heyecanla açıp birbirinden kıymetli şiirleri okumaya başladım. Sözcüklerin özgürlük etrafında dans ettiğini gördüm. Bordo renkli kapağın ön yüzünde zeytin dalı taşıyan bir güvercin figürü, arka kapağında ise 30 Ocak 1943 İnönü-Churchill Beyaz Vagon Görüşmesi’nin yapıldığı istasyon fotoğrafı yer alıyor. Kitap 334 sayfadan oluşuyor.

“Bölgemizde ve dünyanın birçok yerinde sürmekte olan haksız savaşlara dur demek, emperyalist güçlerin saldırgan politikalarını teşhir etmek, savaşların vahşetini ülkemiz kamuoyu ile birlikte kınamak, barışın insanlık için ne kadar önemli olduğuna ve tüm dünyada kalıcı olmasına katkı yapmak, toplumumuzun en hassas ve duyarlı insanları olan şairlerimizin duygusal ve anlamlı şiirleriyle tüm insanlığa mesaj vermelerini sağlamak amacıyla, düzenlediğimiz “Özgürlük” konulu, Şiir Yarışmasına katılarak bizleri onurlandıran tüm şairlerimizin eserlerini kalıcılaştırmak amacıyla kitaplaştırmış bulunmaktayız.” diyor Belediye Başkanı Veli Serin… Bu kitabı hazırlayan Tuncay Akdağ’ı yürekten kutluyorum.