6 Ocak 2009 Salı

Trabzon'dan Yükselen Ses: "Kahrolsun İsrail

M.NİHAT MALKOÇ

Dünyanın gözü önünde, güpegündüz, aşikâr bir şekilde bir insanlık dramı, bir vahşet ve bir soykırım hadisesi yaşanıyor. Televizyonlardaki görüntüler içimizi acıtıyor, yüreğimizi dağlıyor. Oysa haram aylardayız. Bilindiği gibi Recep, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem ayları İslam inancında haram aylar kabul edilir. Bu aylarda savaş yapılmaz. Bu aylar hürmete layık, kutsal aylardır. Bakara Suresi’nin 217. ayetinde bu durumla ilgili çarpıcı sözler söylenir: “Sana haram olan ayı, onda savaşmayı sorarlar. De ki: ‘Onda savaşmak büyük (bir günahtır). Ancak Allah katında, Allah’ın yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram’a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak daha büyük (bir günahtır). Fitne, katilden beterdir. Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler; sizden kim dininden geri döner ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri (amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır.

İslam’da haram aylara dair hüküm ve durum bu iken gelin görün ki mübarek Muharrem ayında Filistin’de her gün birbirinden vahşi cinayetler işleniyor. Çocukların, kadınların ve yaşlıların kanı akıtılıyor. Bombalar gökleri ateş topuna çeviriyor. İsrail vahşette sınır tanımıyor. Dünya kısık bir sesle ‘dur’ dese de onlar sabah akşam masumlara vuruyor. Çünkü İsrail’in gerçek yüzü budur. Onlar tabir caizse yaşlı dünyamızın zulüm abideleridir. Arkalarında ağabeyleri ABD var. Fakat Allah’ın izniyle İsrail de, ABD de gayya çukurlarında debelenerek yok olup gideceklerdir. İşte o zaman mazlumlar ve bütün insanlık rahat bir nefes alacak. Zira ‘Zulm ile abat olanın akıbeti berbat olur.’ Bu acı sonu onlar da tadacaktır.

Türkiye, topyekûn Filistin’in yanında… Güzel ülkemde yürekler Filistinliler için atıyor. Fakat her zaman, her yerde çıkabilen, satılmış çatlak sesler de çıkıyor ne yazık ki!... Onlara göre bu savaşın asıl suçlusu Hamas’mış… Ateşkesi bozmuşlar!... Neyin ateşkesi Allah aşkına!... Sözde ateşkes zamanlarında Filistin’e ambargo uygulanmadı mı? İsrail sözde ateşkesi yüzlerce kez delmedi mi? Gazzelileri aç ve bîilaç bırakmadı mı? Filistinli insanların duyguları, düşünceleri ve hayatları topyekûn ablukaya alınmadı mı? Gazze’yi ve bütün Filistin’i gözetim altında tutup bir açık hapishaneye çevirmediler mi? Bu kadar taciz ve baskı karşısında nefsi müdafaa yapmak suç mudur sizce? Siz kimin sesisiniz? Utanmasanız İsrail’i insan hakları havarisi seçip Filistinlileri insan hakları suçlusu ilan edeceksiniz. Ayıp, ayıp!...

Bu arada sözde hayvan hakları için ayağa kalkan dernekler, birkaç hayvan öldürüldü diye avazları çıktığı kadar bağıranlar, Filistin’de Müslümanlar, İsrail kasaplarınca hunharca öldürülürken, doğranırken niçin avazları çıktığı kadar bağırmıyorlar? Orda ölen insanlar hayvanlardan daha değersiz mi? Siz kimin sözcülerisiniz? Yoksa kalpleriniz mi mühürlenmiş, sevgi ve şefkati kovmuş musunuz yüreklerinizden? “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” bencilliğinde misiniz? Fakat unutmayın ki her geçen gün sizin desteğinizle beslenen o yılan söylemlerinizi değiştirdiğinizde, kendisinden desteğinizi kestiğinizde size de dokunacaktır.

Dünyada ‘Birleşmiş Milletler’ adında bir teşkilat var. Görevi; barışı, güvenliği ve evrensel diyaloğu sağlamak… Şatafatlı bir yapısı olduğunu bildiğimiz teşkilat, aslında hiçbir icraat yap(a)mıyor. Gazze sancısını dindiremiyor. Bağlayıcı kararlar alamıyor. Hatta İsrail’i kınayıcı bir bildiri bile yayınlayamıyor. Çünkü BM’de ABD’nin ve İsrail’in güçlü lobisi var.

İsrail’in Filistin’de yaptığı insanlık dışı uygulamalar Türkiye’yi ayağa kaldırdı. Ülkemizin hemen her gün bir şehrinde İsrail’i tel’in mitingleri düzenleniyor. Bu mitinglerden biri de geçen hafta sonu Pazar günü Trabzon Belediye Meydanı’nda düzenlendi. Ortalık mahşer yerini andırıyordu. Şehirdeki sivil toplum örgütleri, partiler, dernek ve vakıflar tarafından organize edilen mitingde İsrail’e duyulan nefret gür bir sesle dünyaya haykırıldı. Konuşmalar yapıldı, sloganlar atıldı, Filistin acısına tercüman olan şiirler okundu. Filistinli bir genç de yaşanan acılara dair duygu ve düşüncelerini ifade etti. Mitingde her düşünceden insan yan yana ve omuz omuzaydı. Partiler vardı ama siyaset yoktu. Bu tabloyu özlemiştik çok…

5 Ocak 2009 Pazartesi

Atatürk ve Filistin

M.NİHAT MALKOÇ

Filistin’in her zaman olduğu gibi yine yüreği yaralı; hatta şimdi yaralıdan öte, parçalanmış. Eli kolu bağlı, çaresiz insanlar!… Dünyanın sözde medenî ülkeleri sanki bir savaş oyununu seyrediyor gibi bigâne duruyorlar yaşanan acılara… (Me)denî Batı ülkelerinin kulakları duymuyor, gözleri görmüyor, vicdanları boşalmış sanki… Siyonist canavarları dişlerini bilemekle meşgul. İnsanlık yerlerde sürünüyor. Kadınların hıçkırıkları gök boşluğunda yankı buluyor. Son nefesini vermeye hazırlananlar kelime-i şahadetleri düşürmüyorlar dillerinden. Bu manzara Mehmet Akif’in şu dizelerini hatırlatıyor bizlere:

“Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı; Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin. Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam, Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam. Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer; O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer... Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak, Boşanır sırtlara vadilere, sağnak sağnak.”

Türkiye’nin halaskârı Mustafa Kemal Atatürk, Filistin konusunda da çok hassas bir insandı. İsrail devleti Filistin topraklarında kurulmadan evvel Atatürk, Filistin hakkında çok önemli sözler söylemiş, bu toprakların ve üzerlerinde yaşayan Filistinlilerin Türkiye için önemini dile getirmiştir. Atatürk sanki o günden bugünleri görmüştür. Ankara’da Millî Arşiv’de saklı tutulan bir belgeye göre, Mustafa Kemal Atatürk’ün Kutsal Topraklarla ve Filistin’le ilgili Meclis’te yaptığı önemli bir konuşmayı dikkatlerinize sunmak istiyorum:

“Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız.

Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki; buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cetlerimizin, Selahaddin’in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında (altında) bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allahın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.”

Atatürk’ün “İslamiyet’in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız.” sözü gayet manidardır ve büyük bir cesaretin göstergesidir. Bu ifadeler Atatürk’ün kutsal topraklara ve Filistin’e ne kadar önem verdiğini açıkça göstermektedir. “…Peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız.” sözleri de Atatürk’ün bu husustaki inancını ve kararlılığını dile getirmektedir.

Atatürk bugün yaşasaydı Filistin’de bu acılar yaşanmazdı. O, bugünlerde Türkiye’nin başında olsaydı barbar İsrailliler bu vahşete kalkışamazdı. Türkiye, Filistin’deki vahşete seyirci kalamaz, kalmamalıdır. Daha etkin ve sert çıkışlarla bu cinayetlere ‘dur’ denmelidir.

2 Ocak 2009 Cuma

Bu Senin de İmtihanın!...

M.NİHAT MALKOÇ

Çiçekler kan kokuyor Filistin’de. Kurşunların ve bombaların gölgesi düştü gonca güllere. Tankların altında kaldı körpe kuzular. Vahşi kapitalizmin esaret zincirleri dolandı mazlumların boynuna. Kula kul olmayanlar ve özgürlüğü onur sayanlar lime lime doğrandı asrın kasaplarınca. Filistin dağlarına çöktü ağır bir duman. Bu güzel topraklar mazlumların kanıyla boyandı baştanbaşa. İman kervanının önünü kesti lanetlenmiş Siyonist eşkıyaları.

Filistin, hüznü ve gözyaşını çağrıştıran bir kelime oldu gönül lügatlerimizde. Yakıyor genzimizi her söyleyişte. Soğan gibi yaşartıyor gözlerimizi. Şimdi Filistin’de gül bahçeleri zakkumlara kaldı. İsimsiz mezar taşlarıyla doludur Filistin’de mezarlıklar… Kimisi ana, kimisi baba, kimisi kundaktaki bebe, kimisi hayalleri dağlardan yüce gencecik kızlardır, toy erkeklerdir, bacılardır, kimisi de yaşlı ihtiyarlardır. Filistin’de ölüler sağlardan daha çok yer kaplar şüphesiz. Her gün yeni ölüm tarlaları açılır bu garip, mazlum ve mahzun coğrafyada.

Mescid-i Aksa olan bitene şahittir yıllardan beri. Bu yüzden yüzü gülmez bu mübarek mescidin. Nice saldırılara maruz kaldı bu yıkık, harap kentler… Yalnızlığın ve acının en şiddetlisini yaşıyor Filistinli kardeşlerimiz. Bu insanların suçu(!) ne mi: Müslüman olmak… Öyle bir suç isnat etmiş onlara vahşi kapitalizmin semirttiği İsrail canavarı. Bilmiyorlar ki onların suçluluk sebebi olarak gördükleri Müslümanlık Filistinlilerin en büyük onurudur. Bilmiyorlar ki aslında Filistinliler öldükçe çoğalıyor, öldükçe benliklerini buluyorlar. Ölüm bazı fanileri küçültürken Filistinliler gibi imanla mücehhez fanileri de büyüttükçe büyütüyor.

“Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;/Lakin vatandan ayrılışın ıstırabı zor.” diyen Yahya Kemal’in duygularını yaşıyor Filistinliler… Yine aynı şairin şu dizeleri de, değerlerinden uzak yaşamanın aslında ölmekten daha beter olduğunu gösteriyor bizlere: “Ölmek kaderde var; yaşayıp köhnemek hazin/Buna bir çâre yok mudur ya Rabbilâlemin” İşte yaşayıp köhnememek için ölüyor Filistinli masumlar… Kararlı, diri ve iri olduklarını gösteriyorlar dosta düşmana. Onursuz yaşamaktansa ölmenin daha haysiyetli bir davranış olduğuna inanıyorlar ve bu sağlam inançlarını kurşunlara nişangâh olarak ispatlıyorlar.

Davaları yücelten, davalarla yücelen milletler ve o milletleri meydana getiren çelik iradeli fertler vardır. Filistin’deki mücadele de buna örnektir. Çapulcular tarafından işgal edilmiş bu güzel topraklar bazı yüce ruhlar için cennete açılan kapı oluyor. Gece gündüz bombalar yağıyor mazlum ve savunmasız insanların üzerine. Filistin askısından beter kurşunlara nişangâh olmak… Fakat bu bir noktadan sonra şahadete açılan bir pencere oluyor. Ruh gurbetten sılaya dönüyor. Ebedî hayat için değer bunlara… Allah için ve cennet için ne yapılsa yeridir. Allah’ın rızası kuru bir candan daha mühimdir inanan insanlar için. Bu kemalata ermiş olmak, kazançların ve müjdelerin en büyüğüdür. Bu ne kârlı bir alışveriştir.

Herkesin bir aşkı var yüreğinde: Para aşkı, mülk edinme aşkı, vatan aşkı, iman aşkı… Bu aşklar insanı hayata bağlar. Fakat iyisi ve kötüsü vardır bunların. Yahudilerin yüreklerinde besleyip büyüttükleri aşk da zulüm aşkıdır. ‘Böyle bir aşk da olur mu?’ demeyin. Görüyorsunuz işte; bu zalimler insan öldürmekten, soykırımdan büyük haz alıyorlar. Mazlum ve masum insanları öldürdüklerini sanan bu çağdaş vahşiler, aslında zayıf olan insanlıklarını tamamen öldürüyorlar. Kan gölünde yüzmekten zevk alıyorlar. Bunu da inançlarının bir gereği sayıyorlar. Onlar bir zamanlar peygamberlerine de açıkça ihanet etmişlerdi.

Ağır silahlara sapanla karşı durmak… Bu bir savaş değil, düpedüz kıyım… Filistinliler gibi yeri gelince hayatı reddedebilmek… Ölümü hayata üstün tutmak… Vatanı cana tercih etmek… Zor ama gerekli… Vatanı ve imanı cana bedel bilebilmek ve uğrunda ölebilmek… Zor ama ulvî, aslında bir o kadar da güzel... Bunun en güzel örneği veriliyor Filistin topraklarında. Üstad Necip Fazıl’ın ifade ettiği gibi Filistin’de de ‘Oluklar çift: birinden nur akar, ötekinden kir...’ Ne mutlu tasını nur akan oluktan doldurabilenlere!... Ne mutlu ebedî olanı fani olana tercih eden bahtiyarlara… Unutmayın ki Filistin bizim de imtihanımızdır.

20 Aralık 2008 Cumartesi

Sırlı Diziler ve Gazinolaşan Televizyonlar

M.NİHAT MALKOÇ

Televizyon zamanımızın önemli bir kısmını alıp götürüyor. Millet olarak çok fazla televizyon seyrediyoruz. Televizyon bizi uyuşturuyor. Çoğu zaman adeta ekranlara kilitleniyoruz. Bu durum dünyanın bizim haricimizdeki medenî ülkelerinde yok. ‘Vakit nakittir’ sözü bugünlerde kulak ardı edilmiştir. İnsanlar kıymetli zamanlarını heba ediyor. İngilizler televizyona ‘aptal kutusu’ diyorlar. Bu benzetme, televizyona ve onun bağımlılarına tepkinin de ifadesidir. Belki ona bu adı koyanlar da onun çoktan bağımlısı olmuştur.

Televizyon, insanları toplumdan koparıyor, yalnızlaştırıyor. Bırakın toplumu, evimizin içindekileri bile doğru dürüst görüp hâl ve hatırlarını soramıyoruz. Herkesin bakışları anlamsızca ekranlarda yoğunlaşıyor. Birbirimize günün nasıl geçtiğini, neler yaşadığımızı bile sor(amı)yoruz. Birbirimize yabancılaşıyoruz gittikçe. Bu meret, hayatımızda gereğinden çok yer kaplıyor. Bu kadar çok zaman ayırdığınız televizyon gerek bilgi, gerekse görgü açısından size neler kazandırıyor? Harcadığınız zamana değiyor mu? Hiç düşündünüz mü bunları?

Televizyona bağlananlar kendilerini unutup başkalarının hayatlarıyla ilgileniyorlar. Gerçekler sanalın penceresinde katlediliyor. Hayatımızda karşılaşamayacağımız, oturup iki laf edemeyeceğimiz kişilerin özel hayatlarının ayrıntılarıyla zamanımızı heba ediyoruz. Şöhretli insanlar olsalar da, başkalarının hayatları niçin bizi bu kadar ilgilendiriyor? Başkalarıyla ilgilenmekten kendimize zaman kalmıyor. Ruhumuza ayna tutamıyor, iç dünyamızı dinleyemiyoruz. Hayatımızın tanzimine yeterli zaman ayıramıyoruz. Dağıldıkça dağılıyoruz.

Eskiden tek televizyon kanalı vardı. TRT’den bahsediyorum şüphesiz. O da siyah beyazdı. Ortalık televizyon kanalından geçilmiyor günümüzde. Belli yerlere para yatırıp uydudan yayın hakkı kazananlar bir de stüdyo kurunca kendilerini imparator sanıyorlar. Televizyon, bazıları tarafından silah olarak da kullanılıyor. İyi mi oluyor böyle?

Rekabet güzel şey ama kalite arayan yok. Maksat daha çok izleyici kazandırmak ekranlara. Ne verdiğinden çok, ne aldığı önemli patronların. Evlere yerleştirilen reyting ölçüm cihazları reklâm pastasından alınan payı da belirliyor. Onun için amaç kalite değil, öyle veya böyle daha çok izlenebilmek. Bu yüzden gizli saklı ne varsa özel hayatlar, kirli çamaşırlar ortaya dökülüyor. İnsanların kendine saklayacakları mahrem sırlar milyonlarla paylaşılıyor.

Son yıllarda ekranlarda sırlı diziler furyası esiyor. Özellikle mütedeyyin düşünce ekseninde yayın yapan televizyonlar sırlı dizilerle dolup taşıyor. Bu dizilerde hidayet hikâyelerinden kaderin garip tecellilerine kadar her şey var. Genelde yeni oyuncuların rol aldığı bu diziler ucuza mal edildikleri için yapımcılar tarafından tercih ediliyor. Önceleri bu diziler daha makul ve mantıklı bir anlayışla hazırlanırken son zamanlarda onda da aşırıya gidildi. Bu gibi dizilerde yaşanmışlık, seyredilme açısından önemli bir avantajdır. Yani yaşanmış olayların ekrana taşınması daha etkileyici oluyor. Fakat son dönemde gerçek hayatla ilgisi olmayan senaryolar, yaşanmış gibi gösteriliyor. Bu da izleyiciyi ekrandan koparıyor.

Televizyonların sayısının çokluğu ve 24 saati bir şekilde doldurma mecburiyeti programların kalitesini de ciddi olarak düşürüyor. Bu yüzden son yıllarda pek çok televizyon kanalı ‘sabah kuşağı’ adıyla gazinoya dönüştürüldü. Mikrofonu tutmayı bilmeyen sözde sanatçılar ve sunucular bu programlarda boy gösteriyor. Şarkı, türkü, şamata, ne ararsan var. Ölçüsüzlük ölçü olunca doğal olarak seviye de yerlerde sürünüyor. Her taraf sabah şekerleriyle dolu. Yakında lokumlar sürülecek sabah ekranlarına. Bunu da yapacaklar.

Şimdilerde hemen her kanalın maaşlı alkışçıları var. Düzenli olarak stüdyolarda yerlerini alıyorlar; ortalığı karıştırıp izlenme oranlarını artırmaları için eğitiliyorlar. Yani televizyonlarda hiçbir şey doğal değil. Dizilerin önceden yazılıp oynandığını bilirdik, şimdilerde eğlence ve magazin programları da yazılıp oynanıyor. Amaç birinciliği kaptırmamak, reklâm pastasından daha çok pay almak… Bunu sağlamak için değerler feda edilebiliyor. Televizyonların gittikçe sıradanlaşması ve magazinleşmesi tehdit oluşturuyor.

12 Aralık 2008 Cuma

Serpil Karaosmanoğlu'nun Ardından

M.NİHAT MALKOÇ

Ölüm bayram seyran dinlemiyor. Ömrü bitenin defteri dürülüyor. ‘Daha yapacak çok işlerim var, ne olur ölüm vaktini biraz tehir eyle’ diyemiyorsunuz Azrail’e. Geçtiğimiz günlerde herkes bayram yaparken bir ruh daha fena âleminden beka âlemine göç eyledi. Ölüm bir yüreği daha susturdu. Trabzon’da uzun yıllardan beri yazma çalışmalarını sürdüren, kaleme ve kâğıda adeta sevdalı olan bir bayan yazarımızı kaybettik. Bayramın ikinci günü dostlarına bir elveda bile diyemeden sessizce aramızdan ayrılan Serpil Karaosmanoğlu’ndan söz ediyorum. Bayram sevincine gölge düşüren, bir evi hüzne boğan bu acı, ölüm gerçeğini bir kez daha önümüze dikti. Onu tanıyanlar acılara boğuldu, tanımayanlar da üzüldü şüphesiz.

Genç denebilecek bir yaşta(62 yaşında), yazma aşkıyla doluyken aramızdan ayrılan merhum Serpil Hanım’la aynı gazetede, Hizmet gazetesinde yazıyorduk uzun yıllardan beri. Onun daha çok hikâye ve romanları bölüm bölüm yayınlanıyordu Hizmet gazetesinde. Daha sonra bu öyküler “Yemen Güneşi” adı altında iki kapak arasına alındı. “Yemen Güneşi” benim de kütüphanemi süsleyen kitaplardan biriydi. Üç kızı vardı Serpil Hanım’ın. “Yemen Güneşi” kitabını bu evlatlarına ithaf etmişti. Evlatlarından sonra kitapları geliyordu. Kitaplarına, bir evlat kadar olmasa da, çok değer veriyordu. “Yemen Güneşi” adlı kitabı aslında iki farklı eseri ihtiva ediyordu. Yani “Yemen Güneşi” ve “ O Yeşil Tepeler” adıyla iki kitap bir arada yayınlanmıştı. Demek ki mevcut imkânlar ancak buna elvermişti. Kitabının arka sayfasındaki ‘Hasret’ adlı şiirinde Trabzon’a duyduğu derin sevgiyi satırlara dökmüştü:

“Serin sularından kana kana içtiğim
Uzun sokağından yıllarca geçtiğim
Dünyada seni birinci il seçtiğim
Benim zümrüt yeşili can Trabzon’um”

Merhum Serpil Karaosmanoğlu “Yemen Güneşi” adlı kitabının Önsöz’ünde hayatına dair notlara da yer veriyordu. İşte bu notlardan bazıları şunlar: “Trabzon’da sırtını Boztepe’ye dayamış, eski adıyla Arafilboyu(Esentepe) Mahallesi’nde etrafı yüksek taş duvarlarla çevrili, iki katlı, beyaz boyalı, dört bir yanı çiçek ve meyve ağaçlarıyla dolu bir evde doğdum. O güzel bahçemizde neler yoktu ki?... Çiçeğinden meyvesine, çeşit çeşit hayvanlara dek… Sokak kapı üstü, hanımeliyle sarılı olan bahçemizde, mis gibi kokan leylaklar, sümbüller, , şebboylar, kasımpatılar ve de bahar dalları, kapımızın iki yanını süsleyen, etrafa harika kokular veren beyaz zambaklar, limon çiçekleri ve o muhteşem laleler…”

Serpil Hanım yazmayı çok seven, adeta hayat tarzı olarak gören kalem dostu bir insandı. O yazmayı bir terapi olarak görüyordu. Sorunlarını yazarak, okurlarıyla paylaşarak azaltıyordu. Gördüklerini, duyduklarını, duygu ve düşüncelerini paylaşmaktan zevk alıyordu. Bir şeyler ortaya koymak, üretmek ona ayrı bir haz veriyordu. Sürekli okuyup yenileniyordu.

Uzun yıllar ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra lisans tamamlama programına katılarak Sosyal Bilgiler Öğretmeni olan Serpil Karaosmanoğlu, toplumsal eğitime çok önem vermiş, fırsat buldukça insanlara bir şeyler öğretme gayreti içerisinde olmuştur. Onun ilk eseri ‘Kır Çiçeklerim’ adını taşıyan şiir kitabıdır. ‘Gerçek Yaşam Öyküleri’ edebiyat alanında verdiği ürünlerin ikincisidir. Bu kitaptaki altı öykü kurgu değil, hepsi gerçek hayatta da yaşanmıştır. “Ganita’dan Zigana’ya” adlı kitabı 2002 yılında basılmıştır. Bu eserde 1900–1960 yılları arasında yaşanmış gerçek yaşam öyküleri vardır. Bu öykülerin dördü yazarın başından geçmiş olaylardan esinlenerek kaleme alınmıştır. Hizmet gazetesinde de yayınlanan ‘Yemen Güneşi’, Yemen Harbinde yaşananları kapsamaktadır. “O Yeşil Tepeler” de Cumhuriyetin ilk yıllarında annesini ve babasını kaybeden üç yetim çocuğun öyküsü anlatılmaktadır. Yine Hizmet gazetesinde tefrika edilen, henüz kitap halinde yayınlanamayan “Haminne’min Osman’ı” 1925’li yıllarda yaşayan toy bir delikanlının hayatını anlatmaktadır.

Ebediyete göçen Serpil Hanım’a Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum.

6 Aralık 2008 Cumartesi

Eskimeyen O Eski Bayramlar!...

M.NİHAT MALKOÇ

Bayramlarımız maneviyat bahçesinin iri gülleridir. O güller ki Resulullah’ın kokusunu taşırlar gönül bahçelerimize. Bayramlar yüzyılları aşıp günümüze kadar gelen köklü dinî geleneklerdendir. İster Ramazan, ister Kurban olsun; dinî bayramlarımız bize ulvî yanlarımızı hatırlatır. Ruhumuza ayna tutarız bu müstesna zaman dilimlerinde. Kaybettiklerimizi anarız. İstanbul’da, Süleymaniye’de bayramın muhteşem coşkusunu yaşayan Yahya Kemal Beyatlı “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiriyle, bayramı kelimelerle yakuttan bir abideye dönüştürür. Kim bilir bugünlerde o büyük mabette bayram namazını kılanların kaçta kaçı o ulvî hissiyata vakıf olarak namazlarını eda edebiliyorlar? Bu şiirdeki hissiyatı yaşayan bir nesil var mı bugün? Aslında en büyük kaybımız da bu nesil değil mi? Paramızı, malımızı kaybettiğimizde çok çalışıp tekrar elde edebiliriz? Ya elimizden kayan nesil… Onu tekrar kazanabilir miyiz? Bu düşüncelerle Yahya Kemal’in şiirinin bir kısmını sizlere sunuyorum:

“Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,
Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye’de.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garib âlem bu!..”

Günümüzde köylerimizde bayram heyecanı hâlâ devam ediyor. Köyde bayram arifesinin seher vaktinde başlar bayrama dair coşku ve doyumsuz heyecan… Fedakâr köy kadınları birkaç gün önceden misafirlerine tattıracakları yemeklerin hazırlığına girişirler. Bayram sabahı erkekler bayram namazlarını kılıp cami önünde topluca bayramlaşırlar. Cemaattekiler eve dönmeden mezarlara gidip yasin-i şerifi veya bildikleri sureleri okurlar. Ölülerin affı için dua ederler. Sonra köydeki yaşlılar ve hastalar ziyaret edilir. Onlara moral verilir. Şifa bulmaları için Allah’a yalvarılır. Gençler, büyüklerin ellerini öperek bayramlarını kutlarlar. Yaşlılar da karınca kararınca imkânları ölçüsünce onlara harçlık verirler. Çocuklar asla hafife alınmaz, onların gönülleri alınır. Bizler bugün de ‘âh o eski bayramlar…’ diyorsak bunun sebebi geçmişte yaşadığımız güzel hatıralardır. Bugünkü nesillerin de eski bayramların güzelliklerini hafızalarına nakşetmeleri için biz büyüklere büyük görevler düşüyor.

Peki, şehirlerde durum nasıl? Şehirlerde bu anlamlı günlerde kaç kişi bayramlaşıyor, selamlaşıyor? Tanımadığımız kişiyle selamlaşmak ve bayramlaşmak garip geliyor bize. Oysa bütün Müslümanlar kardeştir. Bu kardeşlik ille de kan bağına dayanması gerekmiyor. Aksine İslam kardeşliği manevî açıdan soyca kardeşlikten daha ileridir. Müslüman olmayan öz kardeşinizi sev(e)mezken, İslam’la şereflenen din kardeşinizi sevmek durumundasınız.

Kurban Bayramı tekbirlerle girer hayatımıza. Cümle mevcudat coşar ve vecde gelir bu tekbirlerin arifesinde. Bayramlar, hayatın keşmekeşinde bunalan ruhlarımızı yumuşatır. Sıradanlaşan ve iyice çekilmez hale gelen hayat, bayramların yaydığı doyumsuz iksirle renklenir. Yitiğimiz olan manevî huzur, belirli günlerle sınırlı olsa da, hayatımıza geri döner.

Son yıllarda bayramlar çağın eğlence kültürünün mazbut bir sığınağına dönüştürüldü. Özellikle hafta sonlarıyla birleştirilip dokuz güne uzatılan tatillerde insanlar evlerinden uzaklaşarak tatil beldelerine koşuyorlar. Bu zaman aralığını tatil için fırsat görüyorlar. Oysa bayramlar küçüklerin büyüklerini ziyaret edip ellerinden öptüğü, hastaların, yetimlerin, kimsesizlerin hatırlandığı, düşkünlere sahip çıkıldığı zaman dilimleriydi. Aslında bu uzun tatil aralıkları uzaktaki yakınlarımızın ziyaret edildiği, hatıraların canlandırıldığı, dostlukların pekiştirildiği fırsatlar olarak görülmelidir. Böylece o eski güzel günler geri gelecektir.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Kurban Vahşet Değil, Selamettir...

M.NİHAT MALKOÇ

Zaman sular seller misali akıyor, mecrasını buluyor en sonunda. Zaman yine gönül değirmenlerimizde öğütüldü ve gelinen noktada çok şükür ki bir başka bayrama ulaştırdı bizi. Bayramlar asırlardır dört gözle beklenir milletimiz tarafından. Beklenen misafir kapımızı çalıyor yine. Şimdi bütün gönüllerde sevgi panayırları kurulmuş, yüreğimiz bayram yerine dönmüş. Bayramlar milletleri kenetleyen müstesna zaman dilimleridir şüphesiz. Yıl boyunca değişik sebeplerle dağınıklaşan insanlar, bayramlarla birlikte toplanırlar. Böylece insanlar arasında kaynaşma ve yakınlaşma gerçekleşir; dostluklar pekişir, kin ve haset ortadan kalkar.

Kurban; kim ne derse desin, İslam’ın en büyük şiarlarından biridir. Kelime anlamı ‘yaklaşmak’ olan kurban, kulu Allah’a yaklaştırır. Kurban şükür, teslimiyet ve fedakârlık ekseninde gerçekleştirilen bir ibadettir. Allah’a teslimiyetin zirvesidir kurban… Hz. İbrahim’in can parçası İsmail’i Hakk için feda edebileceğinin, herkesin de can parçalarını feda edebilecek bir imanî ruh zenginliğine sahip olması gerektiğinin hatırlatılmasıdır bu ibadet. Kurban bir anlamda da Hz. İbrahim’in güzel hatırasıdır. Onun fedakârlığının nişanesidir.

Son yıllarda sözde hayvan sevgisini insan sevgisinin önüne koymak isteyen bir kısım güruh, her şeyi olduğu gibi kurbanı da sulandırma eğilimindedir. Onlara göre kurban (hâşâ) vahşice bir ibadetmiş; bir çeşit hayvan katliamıymış. O kişiler kurban kesmek yerine fakirlere sadaka vermeyi önermektedirler. Hatta bunu organize etmektedirler. Görünürde yardımseverlik renginde olan bu davranış, aslında Allah’ın dinini değiştirmeye yönelik bir eylemdir. Müslümanlar bu çirkin tezgâha gelmemelidir. Kurban başkadır, zekât ve sadaka başka… Sapla samanı birbirine karıştıranlar insanların zihnini bulanıklaştırarak merhamet avcılığı yapmaktadır. Bu sahte yüzlere itibar edilmemeli, Allah’ın emri dikkate alınmalıdır.

Kurban Kur’an’da Allah’ın emirleri arasında geçen önemli bir kulluk emaresidir. Kurbanın yeri hiçbir şeyle doldurulamaz. “Rab­bin için na­maz kıl ve kur­ban kes”(Kevser S. 2. Ayet) ifadesi bize başka yorum hakkı bırakmamaktadır. Kurbanı hayvan hakkı ihlali olarak görenlerin belli ki gizli niyetleri vardır. Sizin bir adım ilerisini görmekten aciz olan aklınızı sevsinler! Yıl boyunca kesilen hayvanları görmez misiniz mezbahalarda. Hem bütün varlıklar insanın hizmetine sunulmamış mıdır? Siz hiç et yemez misiz? Allah’ın helal kıldığını haramlaştırma ve kerih gösterme salahiyetiniz var mı sizin? Siz de kim oluyorsunuz ki?

Kâinatı yaratan ve donatan Allah’ın emri her şeyin önünde gelir. O Rab ki, çocuklarını bile kurban edebilecek sadakatte elçiler göndermiştir Hakk ve hakikati yaymak için. Dünyada Allah’a şartsız teslim olan İbrahimler’in ve ona her halükârda tabi olan İsmailler’in sayısı arttıkça dünya huzura kavuşacaktır. Dünya, o huzuru yakalayınca esenlik beldesi olacaktır. Sizler de Nemrutlar’a karşı bir İsmail teslimiyetinde olun ki kurtulasınız.

Kurban yüce Kur’an’da zikredilen önemli bir ibadettir. O, vahşet değil, aksine selamettir. Hac Suresi’nde bununla ilgili pek çok ayet mevcuttur. Bunlardan birisi de şudur: “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele.” (Hac S. 37. Ayet)

Biz insanlar aralıksız imtihan ediliyoruz. Bu bazen mallarımızla, bazen musibetlere karşı sabrımızla, bazen de fedakârlığımızla gerçekleştiriliyor. Kurban malla yapılan ibadetler arasında sayılır. Kurban’ın içinde fedakârlık da vardır. Rabbimizin yukarıdaki ayette de belirttiği gibi kurbanların etleri ve kanları kendisine ulaşmıyor. Kurban vesile kılınarak bizlerin takvası ölçülüyor. Kimlerin Allah için vermeye muktedir olduğu tespit ediliyor.

“İm­kâ­nı olup da kur­ban kes­me­yen bi­zim na­maz­gâ­hı­mı­za yak­laş­ma­sın” diyor Sevgili Peygamberimiz… Bu sözden sonra başka ne denir ki?... Kurbanlarınız hayırlı ve bereketli olsun. Kurban bayramı milletimize huzur ve esenlik getirsin. Buhranlarla cenk yerine dönüştürülen ruhlarımız felah bulsun. Bayramlar bayram olsun, kalpler huzurla dolsun.