M.NİHAT MALKOÇ
Karadeniz bölgesinin kendine has gelenek ve görenekleri, ağız özellikleri vardır. Karadeniz’in hususiyetlerini en iyi yansıtan şehir de Trabzon’dur. Trabzon’un ilçelerinde ve köylerinde keşfedilmeyi bekleyen zengin halk kültürü hazineleri mevcuttur.
Bir zamanlar Trabzon’un Sürmene’ye bağlı beldesi, şimdilerde ise ilçe olan Köprübaşı’nda enteresan söyleyişler mevcuttur। Çok eski zamanlardan bugüne gelen kelimeler hâlâ kullanılmaktadır. Özellikle yaşlılarımız konuşurken eski kelimeleri tercih etmektedir. Bu sözcüklerin çoğu Rumcadan dilimize girmiştir. Bugün halk ağzında bütün canlılığıyla yaşayan ve günlük konuşmalarda kullanılan bu kelimelerden bazıları günümüzdeki karşılıklarıyla şunlardır: çarambula(ateşböceği), çağana(yengeç), afkurmak(havlamak), iskebit(eşekarısı), koklis(sümüklü böcek), abufay(yemek artığı), ahbin(hayvan dışkısı), ander(lanetli, uğursuz), angona(kör yılan), arakhana(örümcek), arkuri(yana doğru), azderha(canavar), badis(taze fasulye), pansi(hayvan yemleme yeri), bolaki(keşke), bubuk(tomurcuk), carcel(ince dallarla örülmüş erzak rafı), ciba(göbek), corma(bataklık), cubuş(meyvenin çöpü), handoşara(kirpi), cuhnis(yemeğin dibinin yanığı), çapula(çarık), çel(mısır bitkisinin gövde kısmı), deşirmek(toplamak), dirgen(tırmık), feli(kabağın pişmiş parçası), fidruga(fındığın en körpe filizi), fuska(böğürtlen), gaban(eğimli arazi, yamaç), gambat(karın boşluğu), ganzi(kabuklu yemiş içi), gayde(ezgi, nağme), gendume(çorbalık buğday), gorç(tahta oturak), gorzil, (düğüm), gorbagor(kötü ruhlu ihtiyar), gufica(el sepeti), gugu(baykuş), gugul(yığın, tepe), gugulli(silme dolu, tepeleme), guguvak(mantar), haçan(madem), hartama(ahşap kiremit), he(evet), herek(fasulye sırığı), hocer(lazımlık), hohol(ince toz parçası), huliya(kara lahana yemeği), hutuş(mısır koçanının kabuğu), ifteri(eğrelti otu), istemli(büyük güğüm), kafeka(küçük güğüm), kaful(ocak, küçük ağaç grubu), katma(ip, bağ), kavran(ahşap fıçı), kerenti(tırpan), kertel(ineklerin yal kabı), hacaban(gereksiz eşyalar), halaz(dolu yağışı), hamurca(çilek), hayat(kiler, hol), kopça(düğme), kosi(lahananın dip kısmı), kudal(ahşap çırpıcı), kugar(meyve toplama çubuğu), kumuş(kestanenin batan dış kısmı), kunzi(kendir sapı), kusur(tanesi ayrılmış mısır koçanı), labar(çamur), lalak(sersem, aptal), lazut(mısır bitkisi), malaks etmek(bulaştırmak), malez(un-su karışımı bir çeşit yemek), mares(solmuş, pörsümüş), merek(ot koyma yeri), minci(bir çeşit peynir), moçot(beceriksiz, sakar), momol(bir çeşit çok küçük böcek), mucurum(sakat), muh(çivi), muncur(ağız, dudak), oflan(mutfak rafı), otiş(ses, gürültü), oğarmak(tamir etmek), paçariş(engel), paska (serander), sipsi(kedi), sebi(küçük çocuk), mertek(çatıda kullanın tahta), soğun(bari, hiç olmazsa), şorombil(küçük el değirmeni), vol(tarladaki kalın toprak kütlesi), yangaz(yaramaz, haylaz), yenlik(kiloca hafif), kubli(asma kilit), zati(zaten), zuzula(bir çeşit ot), kolestevra(kertenkele), gorgot(mısır kırması), paçariş etmek(engellemek), namna(çocuk dilinde yemek), cicil(solucan), sütana(kiler), gariplanmak(özlemek), koliva(suda pişmiş mısır), kıkkıniz(yer elması), tahtaboş(balkon), hutuş(mısır yaprağı), miska(sümük), na(al bakalım anlamında), farfara(kelebek), pisik(kedi), reyha(güzel koku), peşkir(havlu), sıçan(fare), çipçok(çok fazla), reni(çatı aralığı), çenge(çene), seğirtme(koşma), çıhlan(kıymık), kukuvak(mantar), kitali(meyve toplama aleti), beşko(soba), mungarabis(hayvanlarda acı acı bağırmak), mumudiya(yavaş), buldur(geçen yıl), mile(misket), zipazip(iyice dolu), kuyizma(feryat), marikas etmek(geviş getirmek), haşli(sıcak), becit(acele), analis(suda yumuşatma), esseh(gerçek), iğriz etmek(çabalamak), civit(çekirdek), ferik(tavuk yavrusu), suruşmek(biriyle uğraşmak), celepçi(kasap), mozika(az süt veren inek), levli(odun parçası), lop olmak(çok ıslanmak), barastar(kapı direği), zirza(menteşe), sanka(kilit), kosva(bir çeşit kuş), kisa(bir çeşit kuş), liplip etmek(boş konuşmak), şafles(salya), fuci(fındık), arakop(bir çeşit yabani ot)…vb gibi… Bu kelimelerin sayısını daha da artırabiliriz ama şimdilik bunlarla yetiniyoruz.
23 Ocak 2008 Çarşamba
Erdem Bayazıt’ın Zor Zamanları
M.NİHAT MALKOÇ
Türk şiirinden nice kalem erbapları geldi geçti. Herkes kendi ahvalini yazdı. Daha sonra da hoş bir seda bırakıp göçtüler. Arkalarında katlar, yatlar, tapu kayıtları değil, sanat şaheserleri bıraktılar. Onlar sevgiye, aşka, hoşgörüye talip oldular. O, tok gönüllü ve engin yürekli şahsiyet abideleri, kaplarını sevgi çeşmesinin berrak suyundan doldurdular. Yazdıklarıyla zamana kayıt düştüler. Ebedilik nakışını satır aralarına kazıdılar.
Köklü Türk edebiyatının, zengin Türk şiirinin son dönemlerine damgasını vuran şairlerin başında gelen Erdem Bayazıt da hayatını şiire ve edebiyata vakfetmiş bir gönül insanıdır. Saf şiir deyince Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, İsmet Özel gibi ilk bakışta sayılacak isimlerden birisi de O’dur. Şiirlerinde Anadolu insanının yaşantısından, millî ve manevî değerlerinden, dünyaya bakış açısından derin izler vardır.
Ölüm konusu şairlerin hayatında derin izler bırakmıştır. Cahit Sıtkı’da ölüm kâbusa dönüşürken Yunus Emre’de ve Mevlana’da ‘dosta kavuşma anı’ olarak bambaşka hazlara aralanan nurlu bir kapı olarak görülmüştür. Şair Bayazıt da ölüme bigane kalamaz. Herkes gibi onun şiirlerinde de ölüm önemli bir temadır. O, ölüm karşısında gayet rahattır. Zira ölümün, ölümsüzlüğe açılan bir kapı olduğuna inanır. Bunu aşağıdaki dizelerinde görebiliriz:
“Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm”
Erdem Bayazıt, şiirin dikenli yollarında sürdürdüğü çileli yolculuğunda yarım asrı geride bıraktı. O gür sesli şair, bu süre içerisinde nice şiirler kazandırdı edebiyatımıza. Görüp de söyleyemediklerimizi O söyledi. Yazdıklarıyla duygularımıza tercüman oldu. Dik durmanın güçleştiği zamanlarda da O hep dik durdu. Haysiyetinden asla taviz vermedi.
Onun şiir ve edebiyat sevgisi her şeyin üzerindedir. O, bu sevgisi yüzünden Hukuk Fakültesi’ni yarıda bırakmış, Edebiyat Fakültesini bitirmeyi tercih etmiştir. Onun şiir sevgisi lise yıllarına dayanır. O; şiir ve edebiyat hayatına, günümüzde önemli edebiyatçılar arasında sayılan, bir kısmı aramızdan ayrılan Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alâeddin Özdenören, Mehmet Akif İnan ile birlikte Kahramanmaraş’ta çıkardıkları “Hamle” dergisinde başladı.
Şairler haksızlıklara tahammül edemezler; onun içindir ki güçlülerin yanında değil, haklıların yanında olurlar. Erdem Bey de haklıdan yana tavır takınan bir hakikat savaşçısıdır. O, bir dizesinde “Elbet kıracağım bir gün bu ihanet kelepçesini” diyerek kararlı tavrını ve rengini belirtiyordu. Yabancılaşmaya ve kültürel yozlaşmaya karşı mücadele etmekle kalmayıp bu hususta öncülük etmeyi vazife telakki ediyordu. Zira bu milleti bitirecek asıl şey özüne yabancılaşmaktır. Usta şair yukarıdaki dizenin devamını söyle getiriyordu:
“Çün defterler açılıp hesaplar soruldukta Yetimin hakkı soruldukta yoksulun hakkı soruldukta Milletim omuz omuza verip / Kıyama duruldukta. Gündüzler nasıl beklerse gecenin bitmesini Sabırla söküyorum bu tarih gecesini.”
Erdem Bayazıt, yılların yorgunluğunu üzerinde taşırken şimdi de akciğer kanseriyle mücadele ediyor. Artık O, çok sevdiği şiirlerden uzakta, bambaşka duygular içerisinde Rabbinden şifa bekliyor. En kötüsü de, şiir yazamıyor. Bırakın şiir yazmayı evden dışarı çıkıp güneşin yüzünü göremiyor. Dört duvar arasında adeta bir mahpus hayatı yaşıyor.
Böyle bir hayat herkes için zordur। Fakat gönül nakkaşı ve duygu işçisi olan şairler için iki kere zordur. Onun şimdiki ruh atmosferini bir düşünün… Ne kadar içinden çıkılmaz ve müşkül bir durum değil mi? Allah kimseyi hastalıklarla ve acılarla imtihan etmesin. Şayet böyle zor bir imtihanla karşılaşırsak bizlere Eyüp sabrı versin. Erdem Bayazıt gibi bir şairin kaleminin yazamaz oluşu biz şiir severleri fazlasıyla üzüyor. Temennimiz odur ki öncelikle sağlığı düzelir, tekrar o enfes şiirlerini yazmaya devam eder. Rabbim ona şifalar nasip eylesin.
Türk şiirinden nice kalem erbapları geldi geçti. Herkes kendi ahvalini yazdı. Daha sonra da hoş bir seda bırakıp göçtüler. Arkalarında katlar, yatlar, tapu kayıtları değil, sanat şaheserleri bıraktılar. Onlar sevgiye, aşka, hoşgörüye talip oldular. O, tok gönüllü ve engin yürekli şahsiyet abideleri, kaplarını sevgi çeşmesinin berrak suyundan doldurdular. Yazdıklarıyla zamana kayıt düştüler. Ebedilik nakışını satır aralarına kazıdılar.
Köklü Türk edebiyatının, zengin Türk şiirinin son dönemlerine damgasını vuran şairlerin başında gelen Erdem Bayazıt da hayatını şiire ve edebiyata vakfetmiş bir gönül insanıdır. Saf şiir deyince Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, İsmet Özel gibi ilk bakışta sayılacak isimlerden birisi de O’dur. Şiirlerinde Anadolu insanının yaşantısından, millî ve manevî değerlerinden, dünyaya bakış açısından derin izler vardır.
Ölüm konusu şairlerin hayatında derin izler bırakmıştır. Cahit Sıtkı’da ölüm kâbusa dönüşürken Yunus Emre’de ve Mevlana’da ‘dosta kavuşma anı’ olarak bambaşka hazlara aralanan nurlu bir kapı olarak görülmüştür. Şair Bayazıt da ölüme bigane kalamaz. Herkes gibi onun şiirlerinde de ölüm önemli bir temadır. O, ölüm karşısında gayet rahattır. Zira ölümün, ölümsüzlüğe açılan bir kapı olduğuna inanır. Bunu aşağıdaki dizelerinde görebiliriz:
“Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm”
Erdem Bayazıt, şiirin dikenli yollarında sürdürdüğü çileli yolculuğunda yarım asrı geride bıraktı. O gür sesli şair, bu süre içerisinde nice şiirler kazandırdı edebiyatımıza. Görüp de söyleyemediklerimizi O söyledi. Yazdıklarıyla duygularımıza tercüman oldu. Dik durmanın güçleştiği zamanlarda da O hep dik durdu. Haysiyetinden asla taviz vermedi.
Onun şiir ve edebiyat sevgisi her şeyin üzerindedir. O, bu sevgisi yüzünden Hukuk Fakültesi’ni yarıda bırakmış, Edebiyat Fakültesini bitirmeyi tercih etmiştir. Onun şiir sevgisi lise yıllarına dayanır. O; şiir ve edebiyat hayatına, günümüzde önemli edebiyatçılar arasında sayılan, bir kısmı aramızdan ayrılan Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alâeddin Özdenören, Mehmet Akif İnan ile birlikte Kahramanmaraş’ta çıkardıkları “Hamle” dergisinde başladı.
Şairler haksızlıklara tahammül edemezler; onun içindir ki güçlülerin yanında değil, haklıların yanında olurlar. Erdem Bey de haklıdan yana tavır takınan bir hakikat savaşçısıdır. O, bir dizesinde “Elbet kıracağım bir gün bu ihanet kelepçesini” diyerek kararlı tavrını ve rengini belirtiyordu. Yabancılaşmaya ve kültürel yozlaşmaya karşı mücadele etmekle kalmayıp bu hususta öncülük etmeyi vazife telakki ediyordu. Zira bu milleti bitirecek asıl şey özüne yabancılaşmaktır. Usta şair yukarıdaki dizenin devamını söyle getiriyordu:
“Çün defterler açılıp hesaplar soruldukta Yetimin hakkı soruldukta yoksulun hakkı soruldukta Milletim omuz omuza verip / Kıyama duruldukta. Gündüzler nasıl beklerse gecenin bitmesini Sabırla söküyorum bu tarih gecesini.”
Erdem Bayazıt, yılların yorgunluğunu üzerinde taşırken şimdi de akciğer kanseriyle mücadele ediyor. Artık O, çok sevdiği şiirlerden uzakta, bambaşka duygular içerisinde Rabbinden şifa bekliyor. En kötüsü de, şiir yazamıyor. Bırakın şiir yazmayı evden dışarı çıkıp güneşin yüzünü göremiyor. Dört duvar arasında adeta bir mahpus hayatı yaşıyor.
Böyle bir hayat herkes için zordur। Fakat gönül nakkaşı ve duygu işçisi olan şairler için iki kere zordur. Onun şimdiki ruh atmosferini bir düşünün… Ne kadar içinden çıkılmaz ve müşkül bir durum değil mi? Allah kimseyi hastalıklarla ve acılarla imtihan etmesin. Şayet böyle zor bir imtihanla karşılaşırsak bizlere Eyüp sabrı versin. Erdem Bayazıt gibi bir şairin kaleminin yazamaz oluşu biz şiir severleri fazlasıyla üzüyor. Temennimiz odur ki öncelikle sağlığı düzelir, tekrar o enfes şiirlerini yazmaya devam eder. Rabbim ona şifalar nasip eylesin.
22 Ocak 2008 Salı
Romancı Cavit Ersen’in Hayat Mücadelesi
M.NİHAT MALKOÇ
Zamanın nelere gebe olduğunu hiçbirimiz bilemeyiz. Bugünkü konumumuz bizi ne aşırı derecede gururlandırmalı ne de ümitsizliğe sevk etmelidir. Düşmez kalkmaz bir Allah’tır. Yarınların renginin siyah mı, beyaz mı olacağı bugünden kestirilemez. Bizler büyük bir gayretle ve iyi niyetle yarınlarımızı bugünden imar etmenin gayreti içerisinde olmalıyız. Biz elimizden geleni ve üzerimize düşeni yapalım da ötesini zamanın adaletine bırakalım.
Geçmişte çok önemli eserler kaleme almış, kitapları binlerce satmış, hatta kapışılmış bir yazarın, Cavit Ersen’in hayatının serencamını gözümün önünden geçirince geleceğin bizlere ne gibi sürprizler hazırladığını merak etmeye başladım. Merakım bir adım daha ileri giderek korku ve endişeye dönüştü. Çünkü bizler de bir zamanlar el üstünde tutulan, fakat daha sonraki yıllarda unutulan, yalnızlığa terk edilen Cavit Ersen’in yaşadığı acıları yaşayabiliriz. Amansız hastalıklar, borçlar, kazalar, belalar, vefasızlıklar bizi de bulabilir.
Cavit Ersen hayatını okumaya ve yazmaya adamış, idealist bir aydındı. 29 Mart 1921 tarihinde Adana’da doğan Ersen, yazmak için yaratılan, millî ve manevî şuuru diri tutmak için çaba gösteren bizden birisidir. Yani terli kültürün yabancı değerler karşısında ayakta kalması için gece gün demeden çetin mücadeleler vermiştir. Bu mücadelelerde malını, mülkünü, mesleğini kaybetse de itibarını korumayı bilmiştir. Hayatta her türlü engelle karşılaşmıştır. Fakat Torosların bu yiğit çocuğu, bütün engellerle göğüs göğüse çarpışmasını, hayatını ortaya koymasını bilmiştir. Kaybetmeyi göze aldığı için gözünü budaktan sakınmamıştır.
O, mefkûreci bir romancıydı. Cavit Ersen’in ilk eseri 1944’te yayınlanan “Günahkâr Sokaklar” isimli romanıdır. Daha sonra “Fakirler”, “Mektup” ve “Sefiller” adlı kitapları 1945’te Adana’da yayınlanır. 1970’li yılların en çok okunan romancılarından biri olan Cavit Ersen’in çok geniş bir dost halesi de vardı. Necip Fazıl Kısakürek, Tarık Buğra, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Arif Nihat Asya, Peyami Safa, İlhan Darendelioğlu, Necdet Sevinç, Tahir Kutsi Makal, Abdurrahman Şeref Laç, Mehmet Emin Alpkan, İrfan Atagün, Ergun Göze, Ömer Öztürkmen, Gökhan Evliyaoğlu, Gürbüz Azak bu dost kervanının yolcularıydı. Bu dostların çoğunu Yeni İstanbul ve Babıâli’de Sabah adlı gazetelerde yazarlık yaptığı sırada tanımıştı. Bu isimlerin çoğu ona övgüler dizmiş, eserleriyle ilgili müspet yazılar yazmışlardı.
Hayat yolu sürekli düz gitmiyor elbet… Onun da engelleri var. İşler bazen sarpa da sarabiliyor. Her çıkışın bir de inişi vardı. Bu bir zamanların büyük yazarı olan Cavit Ersen için de geçerliydi. O da hayatın iniş hüznünü yaşadı. O, ömrünün son yıllarını maddî sıkıntı içerisinde, yapayalnız bir halde Darıca Huzurevi’nde geçirdi. Okuyucuları, dostları, yakın ve uzak çevresi adını bile unuttu. “Kızıl Zindanlar”, “Kara Zindanlar”, “Zindanlar” seri romanı başta olmak üzere “Günahkâr Sokaklar”, “Hürriyet Mücadelesi”, “Fadime”, “Hepimizin Kavgası”, “Beyaz İhtilal” ve “Boğata” gibi birçok esere imza atan Ersen gitmiş, yerine hayatın dışına itilmiş, kimsesiz silik bir portre gelmişti. Bu durum onu derinden üzüyordu. Bu hallere düşeceğini belki aklının ucundan bile geçirmemişti. “Aşkın Gözyaşları” ile “Mefkûreci Öğretmen” isimli eserlerini yayınlayacak bir yayıncı da çıkmamıştı.
Hayatının son on yılını huzurevinde geçirmek zorunda kalan Cavit Ersen’i en çok üzen şey dostlarının vefasızlığıydı। Nasıl olmuştu da bu şöhretli yazarı herkes unutmuştu. Yoksa yaşadıkları bir rüyadan ibaret miydi? 1970’li yıllarda iki yüz elli bin baskı yapan ‘Kızıl Zindanlar’ adlı romanın yazarını zaman nasıl da unutturmuştu. Ailesinden ayrılmış, çoluk çocuğu dağılmış, gecekondusu yıkılmış, en muhtaç olduğu zamanlarda huzuru huzurevinde aramaya başlamıştı. Dört duvar arasında bir yabancı olarak hissediyordu kendini. O, dört duvar arasında öldüğünde cebinde sadece bir çocuk harçlığı olabilecek miktarda bir para vardı. Parası yoktu ama toprağa kadar yanında taşıdığı temiz bir geçmişi ve onuru vardı. Bir garip olarak kaldığı huzurevinde bir garip olarak teslim etmişti emanetini. Gazeteler ancak 15 gün sonra vermişti ölüm haberini. O, çileyle dost yaşadı, onuruyla öldü. Hak rahmet eyleye…
Zamanın nelere gebe olduğunu hiçbirimiz bilemeyiz. Bugünkü konumumuz bizi ne aşırı derecede gururlandırmalı ne de ümitsizliğe sevk etmelidir. Düşmez kalkmaz bir Allah’tır. Yarınların renginin siyah mı, beyaz mı olacağı bugünden kestirilemez. Bizler büyük bir gayretle ve iyi niyetle yarınlarımızı bugünden imar etmenin gayreti içerisinde olmalıyız. Biz elimizden geleni ve üzerimize düşeni yapalım da ötesini zamanın adaletine bırakalım.
Geçmişte çok önemli eserler kaleme almış, kitapları binlerce satmış, hatta kapışılmış bir yazarın, Cavit Ersen’in hayatının serencamını gözümün önünden geçirince geleceğin bizlere ne gibi sürprizler hazırladığını merak etmeye başladım. Merakım bir adım daha ileri giderek korku ve endişeye dönüştü. Çünkü bizler de bir zamanlar el üstünde tutulan, fakat daha sonraki yıllarda unutulan, yalnızlığa terk edilen Cavit Ersen’in yaşadığı acıları yaşayabiliriz. Amansız hastalıklar, borçlar, kazalar, belalar, vefasızlıklar bizi de bulabilir.
Cavit Ersen hayatını okumaya ve yazmaya adamış, idealist bir aydındı. 29 Mart 1921 tarihinde Adana’da doğan Ersen, yazmak için yaratılan, millî ve manevî şuuru diri tutmak için çaba gösteren bizden birisidir. Yani terli kültürün yabancı değerler karşısında ayakta kalması için gece gün demeden çetin mücadeleler vermiştir. Bu mücadelelerde malını, mülkünü, mesleğini kaybetse de itibarını korumayı bilmiştir. Hayatta her türlü engelle karşılaşmıştır. Fakat Torosların bu yiğit çocuğu, bütün engellerle göğüs göğüse çarpışmasını, hayatını ortaya koymasını bilmiştir. Kaybetmeyi göze aldığı için gözünü budaktan sakınmamıştır.
O, mefkûreci bir romancıydı. Cavit Ersen’in ilk eseri 1944’te yayınlanan “Günahkâr Sokaklar” isimli romanıdır. Daha sonra “Fakirler”, “Mektup” ve “Sefiller” adlı kitapları 1945’te Adana’da yayınlanır. 1970’li yılların en çok okunan romancılarından biri olan Cavit Ersen’in çok geniş bir dost halesi de vardı. Necip Fazıl Kısakürek, Tarık Buğra, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Arif Nihat Asya, Peyami Safa, İlhan Darendelioğlu, Necdet Sevinç, Tahir Kutsi Makal, Abdurrahman Şeref Laç, Mehmet Emin Alpkan, İrfan Atagün, Ergun Göze, Ömer Öztürkmen, Gökhan Evliyaoğlu, Gürbüz Azak bu dost kervanının yolcularıydı. Bu dostların çoğunu Yeni İstanbul ve Babıâli’de Sabah adlı gazetelerde yazarlık yaptığı sırada tanımıştı. Bu isimlerin çoğu ona övgüler dizmiş, eserleriyle ilgili müspet yazılar yazmışlardı.
Hayat yolu sürekli düz gitmiyor elbet… Onun da engelleri var. İşler bazen sarpa da sarabiliyor. Her çıkışın bir de inişi vardı. Bu bir zamanların büyük yazarı olan Cavit Ersen için de geçerliydi. O da hayatın iniş hüznünü yaşadı. O, ömrünün son yıllarını maddî sıkıntı içerisinde, yapayalnız bir halde Darıca Huzurevi’nde geçirdi. Okuyucuları, dostları, yakın ve uzak çevresi adını bile unuttu. “Kızıl Zindanlar”, “Kara Zindanlar”, “Zindanlar” seri romanı başta olmak üzere “Günahkâr Sokaklar”, “Hürriyet Mücadelesi”, “Fadime”, “Hepimizin Kavgası”, “Beyaz İhtilal” ve “Boğata” gibi birçok esere imza atan Ersen gitmiş, yerine hayatın dışına itilmiş, kimsesiz silik bir portre gelmişti. Bu durum onu derinden üzüyordu. Bu hallere düşeceğini belki aklının ucundan bile geçirmemişti. “Aşkın Gözyaşları” ile “Mefkûreci Öğretmen” isimli eserlerini yayınlayacak bir yayıncı da çıkmamıştı.
Hayatının son on yılını huzurevinde geçirmek zorunda kalan Cavit Ersen’i en çok üzen şey dostlarının vefasızlığıydı। Nasıl olmuştu da bu şöhretli yazarı herkes unutmuştu. Yoksa yaşadıkları bir rüyadan ibaret miydi? 1970’li yıllarda iki yüz elli bin baskı yapan ‘Kızıl Zindanlar’ adlı romanın yazarını zaman nasıl da unutturmuştu. Ailesinden ayrılmış, çoluk çocuğu dağılmış, gecekondusu yıkılmış, en muhtaç olduğu zamanlarda huzuru huzurevinde aramaya başlamıştı. Dört duvar arasında bir yabancı olarak hissediyordu kendini. O, dört duvar arasında öldüğünde cebinde sadece bir çocuk harçlığı olabilecek miktarda bir para vardı. Parası yoktu ama toprağa kadar yanında taşıdığı temiz bir geçmişi ve onuru vardı. Bir garip olarak kaldığı huzurevinde bir garip olarak teslim etmişti emanetini. Gazeteler ancak 15 gün sonra vermişti ölüm haberini. O, çileyle dost yaşadı, onuruyla öldü. Hak rahmet eyleye…
20 Ocak 2008 Pazar
Türk Atletizminin Mühim Kaybı: Cüneyt Koryürek
M.NİHAT MALKOÇ
Trafik kazaları dur durak bilmiyor. Her gün birileri trafik canavarının pençeleri arasında can veriyor. Trafik kazaları ölüm oranlarının önemli bir kısmının sebebi olma özelliğini koruyor. Türkiye bu sorunun üstesinden gelemedi bir türlü. Sanki millet olarak araba kullanmayı bilmiyoruz. Direksiyon başına geçince üzerimize canavar gömleği giyiyoruz. Ne şoförler dikkatli davranıyor, ne de yayalar. Günümüzde yayalar arabadan hiç sakınmıyor. Karşıdan karşıya geçişlerde kimsenin trafik lambalarına uyduğu yok. İşi şansa bırakıyoruz. Göz göre göre kendimizi tehlikeye atıyoruz. Şoförlerimiz bazı durumlarda yayaların geçiş hakkını tanımıyor. Bunu bilmediklerinden değil, kural tanımazlıklarından yapıyorlar. Yoksa herkes yaptığı hatanın farkında. Millet olarak sorumsuz bir yapımız var.
Trafik canavarı köylü kentli, zengin fakir, gariban şöhretli, aydın cahil ayrımı yapmadan insanları önüne katıp ölüme veya zorlu geleceklere sürüklüyor. Trafik kazalarında kaybettiğimiz şöhretli kişilerin sayısı hiç de az değil. Siyaset, sanat, müzik ve medya dünyasından birçok seçkin isim trafik canavarına kurban gitti. Bunlar arasında şarkıcı Kerim Tekin, fotoğrafçı Sami Güner, şarkıcı Ajlan Büyükburç, eski bakanlardan Adnan Kahveci, eski valilerimizden Recep Yazıcıoğlu, futbolcu Metin Oktay, gazeteci-yazar İlhami Soysal, gazeteci Ercan Arıklı, televizyon sunucusu Boran Kaya ilk akla gelenlerdir.
Trafik kazalarında hayatlarını kaybeden ünlü simalar zincirine yeni bir halka daha eklendi. Gazeteci Cüneyt Koryürek, Şişli’de geçirdiği trafik kazasından sonra hayatını kaybetti. Harbiye’de yaya olarak yolun karşısına geçmeye çalışan 76 yaşındaki Cüneyt Koryürek’e, bir otomobil çarptı. Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan Koryürek’in vücudunun çeşitli yerlerinde kırıklar meydana geldiği öğrenildi. Hastanenin yoğun bakım servisine alınan Koryürek’in, yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadığı açıklandı. Böylelikle spor ve basın dünyamızdan bir yıldız daha kaymış oldu.
19 Ocak 2008 tarihinde aramızdan ayrılan Cüneyt Koryürek, alanında önemli bir kişiydi. Onun biyografisine göz attığımızda önemli işlerle uğraştığını görürüz. 1931’de doğan Koryürek, Ankara Koleji'nde orta öğretimini tamamladıktan sonra üniversite eğitimi için gittiği ABD'nin Kaliforniya eyaletindeki Fresno State College’da gazetecilik, halkla ilişkiler ve yakın çağlar tarihi eğitimi aldı. 1962’de Ankara’da Delta Ajansı kurdu. 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın basın müşavirliğini yaptı. Koryürek, Daily News’da Yazıişleri Müdürü olarak çalıştı. Avrasya Kıtalararası Maratonu Yarış ve Organizasyon Direktörlüğü yapan Koryürek, yedi olimpiyatta gazetecilik yaptı. Koryürek, Amerikan Atletizm Yazarları Derneği, Uluslararası Olimpiyat Tarihçiler Birliği ve Atletizm İstatistikçileri Birliği üyesiydi. Atletizm Federasyonu’nda, Genel Sekreter, Asbaşkan ve Başkan olarak görev yaptı.
O, Türkiye’de atletizm sporuna her açıdan hâkim bir isimdi. Bu sahada her türlü görevde bulunmuştur. Atletizm antrenörlüğünden atletizm federasyonu başkanlığına kadar her kademede başarılı hizmetler vermiştir. Vaktiyle merhum Kenan Onuk’la ve Hıncal Uluç’la iyi bir ekip olmuşlardı. Onun ölümüyle birlikte atletizm sporu da bir anlamda yetim kaldı.
Merhum Cüneyt Koryürek aydın bir insandı। Bir röportajında her gün en az iki üç saat kitap okuduğunu belirtiyordu. Aynı röportajda, sanki ölümünün trafikten olacağını sezmiş gibi trafikle ve sorumsuz şoförlerle ilgili şunları söylüyordu: “İki tane davar gütmesini bilmeyen adama direksiyonu verirseniz, o adam çılgındır, kalabalığın içine atılmış veba mikrobu gibidir. Trafiğe çıkmamaları gerekir. Aynaya bakmasını, sinyal vermesini bilmeyen insanlar, sadece iyi direksiyon kullandıklarını zannederek trafiğe çıkıyor. Bizde sanki herkes sahaya cıkmış, ayağında top, çelme atar gibi araba kullanıyor. Futbol oynama arzumuzu zannederim ki kara yoluyla çıkartıyoruz. Öyle büyük bir para cezası vereceksiniz ki, kimse altından kalkamayacak ve kaidelere uyacak. Hatta ehliyetini dahi alacaksınız.”(Cüneyt Koryürek’le Söyleşi-Nilgün Sarar Tuncay )…Hayat böyledir işte; geldik, gidiyoruz.
Trafik kazaları dur durak bilmiyor. Her gün birileri trafik canavarının pençeleri arasında can veriyor. Trafik kazaları ölüm oranlarının önemli bir kısmının sebebi olma özelliğini koruyor. Türkiye bu sorunun üstesinden gelemedi bir türlü. Sanki millet olarak araba kullanmayı bilmiyoruz. Direksiyon başına geçince üzerimize canavar gömleği giyiyoruz. Ne şoförler dikkatli davranıyor, ne de yayalar. Günümüzde yayalar arabadan hiç sakınmıyor. Karşıdan karşıya geçişlerde kimsenin trafik lambalarına uyduğu yok. İşi şansa bırakıyoruz. Göz göre göre kendimizi tehlikeye atıyoruz. Şoförlerimiz bazı durumlarda yayaların geçiş hakkını tanımıyor. Bunu bilmediklerinden değil, kural tanımazlıklarından yapıyorlar. Yoksa herkes yaptığı hatanın farkında. Millet olarak sorumsuz bir yapımız var.
Trafik canavarı köylü kentli, zengin fakir, gariban şöhretli, aydın cahil ayrımı yapmadan insanları önüne katıp ölüme veya zorlu geleceklere sürüklüyor. Trafik kazalarında kaybettiğimiz şöhretli kişilerin sayısı hiç de az değil. Siyaset, sanat, müzik ve medya dünyasından birçok seçkin isim trafik canavarına kurban gitti. Bunlar arasında şarkıcı Kerim Tekin, fotoğrafçı Sami Güner, şarkıcı Ajlan Büyükburç, eski bakanlardan Adnan Kahveci, eski valilerimizden Recep Yazıcıoğlu, futbolcu Metin Oktay, gazeteci-yazar İlhami Soysal, gazeteci Ercan Arıklı, televizyon sunucusu Boran Kaya ilk akla gelenlerdir.
Trafik kazalarında hayatlarını kaybeden ünlü simalar zincirine yeni bir halka daha eklendi. Gazeteci Cüneyt Koryürek, Şişli’de geçirdiği trafik kazasından sonra hayatını kaybetti. Harbiye’de yaya olarak yolun karşısına geçmeye çalışan 76 yaşındaki Cüneyt Koryürek’e, bir otomobil çarptı. Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan Koryürek’in vücudunun çeşitli yerlerinde kırıklar meydana geldiği öğrenildi. Hastanenin yoğun bakım servisine alınan Koryürek’in, yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadığı açıklandı. Böylelikle spor ve basın dünyamızdan bir yıldız daha kaymış oldu.
19 Ocak 2008 tarihinde aramızdan ayrılan Cüneyt Koryürek, alanında önemli bir kişiydi. Onun biyografisine göz attığımızda önemli işlerle uğraştığını görürüz. 1931’de doğan Koryürek, Ankara Koleji'nde orta öğretimini tamamladıktan sonra üniversite eğitimi için gittiği ABD'nin Kaliforniya eyaletindeki Fresno State College’da gazetecilik, halkla ilişkiler ve yakın çağlar tarihi eğitimi aldı. 1962’de Ankara’da Delta Ajansı kurdu. 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın basın müşavirliğini yaptı. Koryürek, Daily News’da Yazıişleri Müdürü olarak çalıştı. Avrasya Kıtalararası Maratonu Yarış ve Organizasyon Direktörlüğü yapan Koryürek, yedi olimpiyatta gazetecilik yaptı. Koryürek, Amerikan Atletizm Yazarları Derneği, Uluslararası Olimpiyat Tarihçiler Birliği ve Atletizm İstatistikçileri Birliği üyesiydi. Atletizm Federasyonu’nda, Genel Sekreter, Asbaşkan ve Başkan olarak görev yaptı.
O, Türkiye’de atletizm sporuna her açıdan hâkim bir isimdi. Bu sahada her türlü görevde bulunmuştur. Atletizm antrenörlüğünden atletizm federasyonu başkanlığına kadar her kademede başarılı hizmetler vermiştir. Vaktiyle merhum Kenan Onuk’la ve Hıncal Uluç’la iyi bir ekip olmuşlardı. Onun ölümüyle birlikte atletizm sporu da bir anlamda yetim kaldı.
Merhum Cüneyt Koryürek aydın bir insandı। Bir röportajında her gün en az iki üç saat kitap okuduğunu belirtiyordu. Aynı röportajda, sanki ölümünün trafikten olacağını sezmiş gibi trafikle ve sorumsuz şoförlerle ilgili şunları söylüyordu: “İki tane davar gütmesini bilmeyen adama direksiyonu verirseniz, o adam çılgındır, kalabalığın içine atılmış veba mikrobu gibidir. Trafiğe çıkmamaları gerekir. Aynaya bakmasını, sinyal vermesini bilmeyen insanlar, sadece iyi direksiyon kullandıklarını zannederek trafiğe çıkıyor. Bizde sanki herkes sahaya cıkmış, ayağında top, çelme atar gibi araba kullanıyor. Futbol oynama arzumuzu zannederim ki kara yoluyla çıkartıyoruz. Öyle büyük bir para cezası vereceksiniz ki, kimse altından kalkamayacak ve kaidelere uyacak. Hatta ehliyetini dahi alacaksınız.”(Cüneyt Koryürek’le Söyleşi-Nilgün Sarar Tuncay )…Hayat böyledir işte; geldik, gidiyoruz.
19 Ocak 2008 Cumartesi
Tevfik Serdar Anadolu Lisesi’nin Semender Dergisi
M.NİHAT MALKOÇ
Türkiye’de ne dergiler geldi geçti kültür sanat hayatından. Bunların bir kısmı kalıcı olsa da, çoğu matbuat mezarlığındaki yerini aldı. Öyle de olsa hepsi yayınlandıkları sürece hayatımıza renk ve ahenk kazandırdılar. Dergiler bir mektep gibidir. Bu mekteplerde yetişiyor kalem erbapları. Onun içindir ki yayın hayatına başlayan her dergi beni heyecanlandırır.
Geçenlerde Tevfik Serdar Anadolu Lisesi’nin dergisi elime geçti. Daha doğrusu bu okulun Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenlerinden değerli arkadaşım Hasan Çelik dergiyi bana gönderdi. Büyük bir ilgi ve heyecanla derginin sayfalarını çevirmeye başladım. Fakat daha evvel, derginin ismi dikkatimi çekti. Dergiye “Semender” adını koymuşlar. “Semender” sözlükte “Semendergillerden, uzun gövdeli, dört bacaklı, kuyruklu, kertenkeleye benzeyen, birçok türü bulunan bir hayvan (Salamandra)… Ateşte yanmadığına, hatta ateşi söndürdüğüne inanılan efsanevî hayvan…” anlamlarına karşılık geliyor. Hayli ilginç bir isim bulmuşlar. Kanaatimce bu kelimenin yukarıdaki anlamlarından ikincisi onları etkilemiş, onun için bu adı tercih etmişler. “Ateşte yanmamak, ateşi söndürmek” anlamları kelimeyi çekici kılıyor.
İsimlere fazla takılıp kalmamak gerekir. Fakat şahsen bu ismi tuttum, iyi düşünülmüş… Derginin kapağını açtığımızda Semender’in Genel Yayın Yönetmeni Hasan Çelik’in “Sunuş” yazısıyla karşılaşıyoruz. Bu yazıda derginin bu ayki içeriğinden bahsediyor. Öncelikle şunu söyleyeyim ki elimdeki nüsha, derginin ikinci sayısı oluyor. Birinci sayısından haberim olmadı. Olsun, yine de bu kıymetli dergiyi tanımakta geç kalmış sayılmam.
Derginin ilk sayfasında Tevfik Serdar Anadolu Lisesi’nin Marşı’nı görüyoruz. Şunu söyleyim ki okul marşı biraz dağınık geldi bana. Daha derin ve derli toplu bir marş olabilirdi. Fakat bugüne kadar böyle gelmişse bunun üzerinde konuşmak bize düşmez. Dergide Atatürk’le ilgili yazılara, üniversite ve meslek tanıtımlarına rastlıyoruz. Bu arada okulun daha çok 11. sınıf öğrencilerinin şiirlerine yer verilmiş. Şiirleri okuyunca çocuklarda şiirsel bir altyapının olduğunu gördüm ve gelecek adına sevindim. Tarihle ilgili bölümde yer alan “Bedeli Çanakkale’de Ödenecek” başlıklı gerçek hikâye okunmaya değer…
“Semender” dergisi bahsi geçen okulun öğrenci ve öğretmenlerince, ortak akılla hazırlanıyor. Yani öğrencilerin dergiye katkısı büyük… Zaten öğrencinin desteklemediği, yazılarıyla beslemediği bir derginin anlam ve önemi de yoktur. Bu dergide benim Derecik İlköğretim Okulu’ndan öğrencim olan Ensar Kılıç da aktif olarak görev yapıyor. Ensar geçen ay “İnsan Hakları” konulu şiir yazma yarışmasında Trabzon birincisi olmuştu. Ben de, bir başka öğrencim ikinci olduğu için ödül törenine gitmiştim. Öğrencimi ödülünü almak üzere törene götürmüştüm. Derecik İlköğretim Okulu’ndan öğrencim olan Ensar’ın bu şiir yarışmasında birinci olduğunu orada öğrenmiş ve çok mutlu olmuştum. İnsan haklarıyla ilgili bu şiir de derginin orta sayfalarında yer alıyor. Ensar’dan gelecekte güzel eserler bekliyoruz.
Semender dergisinin ilerleyen sayfalarında eğitici, öğretici, eğlendirici sayfalar da var. Dergide başta edebiyat öğretmenleri olmak üzere, öğretmenlerin de birbirinden güzel yazı ve şiirleri yer alıyor. Bunlar arasında Dilek Daş’ın tiyatro konulu denemesini, Hülya Çolak, F. Buket Pehlivan’ın şiirlerini, Kemal Hindistan’ın mektubunu ve Hasan Çelik’in hikâyesini özellikle zikretmek istiyorum. Bu arkadaşlarımız yazı ve şiirleriyle öğrencilere güzel bir model oluyorlar. Özellikle değerli arkadaşım, gayretli ve maharetli insan Hasan Çelik’in öyküsünü çok beğendiğimi, özgün bir anlatımı olduğunu söylemek istiyorum. Hasan Bey gibi bir öğretmeni olan okulun sırtı yere gelmez. Her okula bir Hasan Çelik lazım.
Son yıllarda Trabzon’da pek çok okul dergisi çıkıyor। Semender de bunlardan birisi… Trabzon Tevfik Serdar Anadolu Lisesi Kütüphanecilik ve Kültür Edebiyat Kulübü tarafından çıkarılan Semender dergisi, içeriği ve sayfa düzeni kalitesiyle okul dergileri arasında dikkatleri üzerine çekiyor. Dergiler için önemli olan devamlılıktır. Temennim odur ki Semender dergisi kalıcı olsun. Ömrü saman alevinin ömrü gibi kısa olmasın.
Türkiye’de ne dergiler geldi geçti kültür sanat hayatından. Bunların bir kısmı kalıcı olsa da, çoğu matbuat mezarlığındaki yerini aldı. Öyle de olsa hepsi yayınlandıkları sürece hayatımıza renk ve ahenk kazandırdılar. Dergiler bir mektep gibidir. Bu mekteplerde yetişiyor kalem erbapları. Onun içindir ki yayın hayatına başlayan her dergi beni heyecanlandırır.
Geçenlerde Tevfik Serdar Anadolu Lisesi’nin dergisi elime geçti. Daha doğrusu bu okulun Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenlerinden değerli arkadaşım Hasan Çelik dergiyi bana gönderdi. Büyük bir ilgi ve heyecanla derginin sayfalarını çevirmeye başladım. Fakat daha evvel, derginin ismi dikkatimi çekti. Dergiye “Semender” adını koymuşlar. “Semender” sözlükte “Semendergillerden, uzun gövdeli, dört bacaklı, kuyruklu, kertenkeleye benzeyen, birçok türü bulunan bir hayvan (Salamandra)… Ateşte yanmadığına, hatta ateşi söndürdüğüne inanılan efsanevî hayvan…” anlamlarına karşılık geliyor. Hayli ilginç bir isim bulmuşlar. Kanaatimce bu kelimenin yukarıdaki anlamlarından ikincisi onları etkilemiş, onun için bu adı tercih etmişler. “Ateşte yanmamak, ateşi söndürmek” anlamları kelimeyi çekici kılıyor.
İsimlere fazla takılıp kalmamak gerekir. Fakat şahsen bu ismi tuttum, iyi düşünülmüş… Derginin kapağını açtığımızda Semender’in Genel Yayın Yönetmeni Hasan Çelik’in “Sunuş” yazısıyla karşılaşıyoruz. Bu yazıda derginin bu ayki içeriğinden bahsediyor. Öncelikle şunu söyleyeyim ki elimdeki nüsha, derginin ikinci sayısı oluyor. Birinci sayısından haberim olmadı. Olsun, yine de bu kıymetli dergiyi tanımakta geç kalmış sayılmam.
Derginin ilk sayfasında Tevfik Serdar Anadolu Lisesi’nin Marşı’nı görüyoruz. Şunu söyleyim ki okul marşı biraz dağınık geldi bana. Daha derin ve derli toplu bir marş olabilirdi. Fakat bugüne kadar böyle gelmişse bunun üzerinde konuşmak bize düşmez. Dergide Atatürk’le ilgili yazılara, üniversite ve meslek tanıtımlarına rastlıyoruz. Bu arada okulun daha çok 11. sınıf öğrencilerinin şiirlerine yer verilmiş. Şiirleri okuyunca çocuklarda şiirsel bir altyapının olduğunu gördüm ve gelecek adına sevindim. Tarihle ilgili bölümde yer alan “Bedeli Çanakkale’de Ödenecek” başlıklı gerçek hikâye okunmaya değer…
“Semender” dergisi bahsi geçen okulun öğrenci ve öğretmenlerince, ortak akılla hazırlanıyor. Yani öğrencilerin dergiye katkısı büyük… Zaten öğrencinin desteklemediği, yazılarıyla beslemediği bir derginin anlam ve önemi de yoktur. Bu dergide benim Derecik İlköğretim Okulu’ndan öğrencim olan Ensar Kılıç da aktif olarak görev yapıyor. Ensar geçen ay “İnsan Hakları” konulu şiir yazma yarışmasında Trabzon birincisi olmuştu. Ben de, bir başka öğrencim ikinci olduğu için ödül törenine gitmiştim. Öğrencimi ödülünü almak üzere törene götürmüştüm. Derecik İlköğretim Okulu’ndan öğrencim olan Ensar’ın bu şiir yarışmasında birinci olduğunu orada öğrenmiş ve çok mutlu olmuştum. İnsan haklarıyla ilgili bu şiir de derginin orta sayfalarında yer alıyor. Ensar’dan gelecekte güzel eserler bekliyoruz.
Semender dergisinin ilerleyen sayfalarında eğitici, öğretici, eğlendirici sayfalar da var. Dergide başta edebiyat öğretmenleri olmak üzere, öğretmenlerin de birbirinden güzel yazı ve şiirleri yer alıyor. Bunlar arasında Dilek Daş’ın tiyatro konulu denemesini, Hülya Çolak, F. Buket Pehlivan’ın şiirlerini, Kemal Hindistan’ın mektubunu ve Hasan Çelik’in hikâyesini özellikle zikretmek istiyorum. Bu arkadaşlarımız yazı ve şiirleriyle öğrencilere güzel bir model oluyorlar. Özellikle değerli arkadaşım, gayretli ve maharetli insan Hasan Çelik’in öyküsünü çok beğendiğimi, özgün bir anlatımı olduğunu söylemek istiyorum. Hasan Bey gibi bir öğretmeni olan okulun sırtı yere gelmez. Her okula bir Hasan Çelik lazım.
Son yıllarda Trabzon’da pek çok okul dergisi çıkıyor। Semender de bunlardan birisi… Trabzon Tevfik Serdar Anadolu Lisesi Kütüphanecilik ve Kültür Edebiyat Kulübü tarafından çıkarılan Semender dergisi, içeriği ve sayfa düzeni kalitesiyle okul dergileri arasında dikkatleri üzerine çekiyor. Dergiler için önemli olan devamlılıktır. Temennim odur ki Semender dergisi kalıcı olsun. Ömrü saman alevinin ömrü gibi kısa olmasın.
17 Ocak 2008 Perşembe
Âh Hiç Bitmesin Horoz Şekerim!...
M.NİHAT MALKOÇ
Ne güzeldi köyümün kirlenmemiş yağmurlarında ıslanmak… Bütün kaygılardan azade, sokaklarda akşama kadar topraklarla hemhal olmak… Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp aydınlığa ‘merhaba’ demek, gönül kapılarını ve göz kapaklarını ardına kadar açarak hayata sımsıkı sarılmak, gökkuşağını hayallere yorgan eylemek… Ne güzeldi, âh ne güzeldi.
Çocukluğumun düşleri şimdi kâbusa dönmüş. Gönül nağmelerinde çığlıklar kol geziyor. Yılların sancıları yüreğime sermiş kurşundan ağır postunu. Şefkatli elleriyle saçlarımı tarayan rüzgârlar ne çabuk fırtınaya dönüşüp yüzümü tırmaladı!... Kapkara yalnızlıklar gönül göğümü esir aldı. Yaşamın girdabında dönüp duruyor zaman çarkının dişlileri. Ben o dişliler arasında kıymık kıymık olmuşum. Çocuk uykularım kuşların yakuttan kanatlarında çoktan semaya havalanmış, şimdi gece yarılarından sonra bile kapanmıyor yorgun gözkapaklarım. Çamurdan yaptığım atların toynakları tırmalıyor uykularımı. Sığındığım gül bahçelerinde şimdi acı bir barut kokusu kırıyor burun direklerimi.
Tüyden hafif anlık kederlerim kurşundan ağır tasalara dönüştü. Rüzgârlarla yarışan hayallerim şimdi vadilerin yamacında sislere gömülmüş. Uyku tadındaki sevinçlerin hayali cihan değiyor şimdi. Kendi kendime aynalarla söyleşmek yeni çıktı. Kendimden çok uzakta çocuk hayallerimle avunuyorum zamanın tenhasında. “Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası / Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası” bercestesini şimdi daha iyi anlıyorum. Hayat gösterdi o acımasız yüzünü. Şiddetli rüzgârlara rağmen ayakta durmak için yere sağlam basıyorum. Çocukluğumda biriktirdiğim sevgileri bugünün nefretlerine panzehir yapıyorum. Düşüyorum ayrılıkları sevginin doyumsuz hazzından. Zulmün önünde bir kale gibi durmaya çalışıyorum. Sadece sevginin ve aşkın önünde eğiliyorum.
Sevgi ağacının dallarını kıran bu sert rüzgârlar tanıdık değil. Kuşlar çoktan başka memleketlere göç etmiş. Bu dermansızlıkla ben nereye göç edeyim. Çocukluğumun hayalleri yerini hakikatlerin deryasına bırakmış. Bu deryada ancak iyi yüzücüler hayatta kalabilir. Hapishaneler varmış fikirlerin dört duvar arasına mahkûm edildiği. Nerden bilebilirdim düşüncenin zaman zaman zehirli bir yılan kadar tehlikeli olabileceğini? Ve beni belleğimden ısırıp peşinden sürükleyeceğini… Bilemezdim, bilemedim ta ki bildirilene dek…
Dal uçlarında patlayan tomurcukların doğum sancısı baharlara serenattı. Gönül arabalarını çeken kısraklar haramilere eğmezdi boyun. Gökyüzünden payıma düşen yıldızlara şimdi çok uzağım. Gül bahçelerindeki dikenler güllere uzanan ellerimi kanattı. Salıncaklarda sallayıp uyuttuğum ve büyüttüğüm kutlu düşlerim şimdi darağacına mahkûm… Artık kimse tutmuyor hücreleri can çekişen buruşuk ellerimi. Kimse ciddiye almıyor pembe hayallerimi.
Tek kanatla uçulmuyor mavi göklere. Dalları bulutlara değen ihtiras ağacının kökleri çoktan kurudu. Şimdi dokunsalar hüngür hüngür ağlayacağım. Çocuk gönlümü hatıralarla dağlayacağım. Yaşlı yüreğimde her harf, her kelime ateşten bir ok gibi batıyor zerrelerime. Sevgi ırmaklarından kan akıyor hoşgörü okyanuslarına. Kuş masallarını dinlemiyor aç kurtlar. Kelebeğin ömründen daha uzun değil solgun dudakları süsleyen ve besleyen tebessümler…
Tefe koyup zehirli naralarla çalıyorlar bizi. Eskiden kalma bir yağmurun altında ıslanıyor şekerden düşlerimiz. Sonbaharın kamçısı yaralıyor yorgun bedenimizi. Gözlerden düşen ateşli bir gözyaşı gamzelerimizde buharlaşıyor. Her geçen gün büyüyor bizi bir gün yutacak içimizdeki o derin boşluk. Neşe ağacında korku ve tasa çiçekleri açıyor kış ortasında.
Gölgemin yetişmekte aciz kaldığı ten mülkü, şimdi gölgenin kurşundan ağırlığında eziliyor। Işıl ışıl parlayan gözbebeklerim artık kepenklerin çekileceği elemli günü bekliyor. Bu son demlerde tasanın yasası işletiyor hükmünü. Hüzzam makamındaki türküler hatıraları çağırıyor geçmiş zamandan. Pencereden gözlenenler, pencereden gözlüyor hiç gelmeyecek yolcuları. Oysa horoz şekerimin tadı hâlâ damağımda. Demek henüz ölmedim, şükür hâlâ yaşıyorum. Ne olur Rabbim her tasayı çekerim, hiç bitmesin o şirin horoz şekerim!...
Ne güzeldi köyümün kirlenmemiş yağmurlarında ıslanmak… Bütün kaygılardan azade, sokaklarda akşama kadar topraklarla hemhal olmak… Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp aydınlığa ‘merhaba’ demek, gönül kapılarını ve göz kapaklarını ardına kadar açarak hayata sımsıkı sarılmak, gökkuşağını hayallere yorgan eylemek… Ne güzeldi, âh ne güzeldi.
Çocukluğumun düşleri şimdi kâbusa dönmüş. Gönül nağmelerinde çığlıklar kol geziyor. Yılların sancıları yüreğime sermiş kurşundan ağır postunu. Şefkatli elleriyle saçlarımı tarayan rüzgârlar ne çabuk fırtınaya dönüşüp yüzümü tırmaladı!... Kapkara yalnızlıklar gönül göğümü esir aldı. Yaşamın girdabında dönüp duruyor zaman çarkının dişlileri. Ben o dişliler arasında kıymık kıymık olmuşum. Çocuk uykularım kuşların yakuttan kanatlarında çoktan semaya havalanmış, şimdi gece yarılarından sonra bile kapanmıyor yorgun gözkapaklarım. Çamurdan yaptığım atların toynakları tırmalıyor uykularımı. Sığındığım gül bahçelerinde şimdi acı bir barut kokusu kırıyor burun direklerimi.
Tüyden hafif anlık kederlerim kurşundan ağır tasalara dönüştü. Rüzgârlarla yarışan hayallerim şimdi vadilerin yamacında sislere gömülmüş. Uyku tadındaki sevinçlerin hayali cihan değiyor şimdi. Kendi kendime aynalarla söyleşmek yeni çıktı. Kendimden çok uzakta çocuk hayallerimle avunuyorum zamanın tenhasında. “Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası / Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası” bercestesini şimdi daha iyi anlıyorum. Hayat gösterdi o acımasız yüzünü. Şiddetli rüzgârlara rağmen ayakta durmak için yere sağlam basıyorum. Çocukluğumda biriktirdiğim sevgileri bugünün nefretlerine panzehir yapıyorum. Düşüyorum ayrılıkları sevginin doyumsuz hazzından. Zulmün önünde bir kale gibi durmaya çalışıyorum. Sadece sevginin ve aşkın önünde eğiliyorum.
Sevgi ağacının dallarını kıran bu sert rüzgârlar tanıdık değil. Kuşlar çoktan başka memleketlere göç etmiş. Bu dermansızlıkla ben nereye göç edeyim. Çocukluğumun hayalleri yerini hakikatlerin deryasına bırakmış. Bu deryada ancak iyi yüzücüler hayatta kalabilir. Hapishaneler varmış fikirlerin dört duvar arasına mahkûm edildiği. Nerden bilebilirdim düşüncenin zaman zaman zehirli bir yılan kadar tehlikeli olabileceğini? Ve beni belleğimden ısırıp peşinden sürükleyeceğini… Bilemezdim, bilemedim ta ki bildirilene dek…
Dal uçlarında patlayan tomurcukların doğum sancısı baharlara serenattı. Gönül arabalarını çeken kısraklar haramilere eğmezdi boyun. Gökyüzünden payıma düşen yıldızlara şimdi çok uzağım. Gül bahçelerindeki dikenler güllere uzanan ellerimi kanattı. Salıncaklarda sallayıp uyuttuğum ve büyüttüğüm kutlu düşlerim şimdi darağacına mahkûm… Artık kimse tutmuyor hücreleri can çekişen buruşuk ellerimi. Kimse ciddiye almıyor pembe hayallerimi.
Tek kanatla uçulmuyor mavi göklere. Dalları bulutlara değen ihtiras ağacının kökleri çoktan kurudu. Şimdi dokunsalar hüngür hüngür ağlayacağım. Çocuk gönlümü hatıralarla dağlayacağım. Yaşlı yüreğimde her harf, her kelime ateşten bir ok gibi batıyor zerrelerime. Sevgi ırmaklarından kan akıyor hoşgörü okyanuslarına. Kuş masallarını dinlemiyor aç kurtlar. Kelebeğin ömründen daha uzun değil solgun dudakları süsleyen ve besleyen tebessümler…
Tefe koyup zehirli naralarla çalıyorlar bizi. Eskiden kalma bir yağmurun altında ıslanıyor şekerden düşlerimiz. Sonbaharın kamçısı yaralıyor yorgun bedenimizi. Gözlerden düşen ateşli bir gözyaşı gamzelerimizde buharlaşıyor. Her geçen gün büyüyor bizi bir gün yutacak içimizdeki o derin boşluk. Neşe ağacında korku ve tasa çiçekleri açıyor kış ortasında.
Gölgemin yetişmekte aciz kaldığı ten mülkü, şimdi gölgenin kurşundan ağırlığında eziliyor। Işıl ışıl parlayan gözbebeklerim artık kepenklerin çekileceği elemli günü bekliyor. Bu son demlerde tasanın yasası işletiyor hükmünü. Hüzzam makamındaki türküler hatıraları çağırıyor geçmiş zamandan. Pencereden gözlenenler, pencereden gözlüyor hiç gelmeyecek yolcuları. Oysa horoz şekerimin tadı hâlâ damağımda. Demek henüz ölmedim, şükür hâlâ yaşıyorum. Ne olur Rabbim her tasayı çekerim, hiç bitmesin o şirin horoz şekerim!...
12 Ocak 2008 Cumartesi
Divan Edebiyatını Sevdiren Adam: İskender Pala
M.NİHAT MALKOÇ
Çok köklü bir geleneğin kültür hayatımıza yansımasıdır Divan edebiyatı… Asırları aşıp günümüze ulaşan bu gür ses, hâlâ yankılanmaya devam ediyor. Müzeye kaldırılan edebiyat, müzenin kapılarını zorlayarak hayata akmak için zaman ve zemin kolluyor. Bu hususta ona kılavuzluk edecek gönül insanlarının himayesini umuyor ve bekliyor.
Altı yüz yıllık bir süreci kapsayan ve edebiyat âleminde kendine köklü bir yer edinen Divan edebiyatına, Türk edebiyatının en şöhretli araştırmacılarından biri olan Fuat Köprülü ‘Klasik edebiyat’ demiştir. Çünkü klasik “üzerinden çok zaman geçtiği hâlde değerini yitirmeyen, türünde örnek olarak görülen” anlamlarına gelen bir kelimedir. Köprülü’nün klasik dediği edebiyat da bu hususiyetleri taşımaktadır. Gerçekten de her açıdan klasikleşmiş bir edebiyattır. Bu edebiyat bütün olumsuzluklara ve hayatın dışına itilme gayretlerine rağmen hâlâ dimdik ayaktadır. Bundan sonra da geleneğin izinde ayakta ve hayatta kalmaya devam edecektir. Zira bu zengin edebiyat bir kalemde çizilecek kadar basit ve sıradan değildir.
Son dönemlerde Divan edebiyatını yaşatmak için ciddi gayretler sarf edilmektedir. Bu gayreti gösterenlerin başında Prof. Dr. İskender Pala gelmektedir. Yakın zamanlarda isminden sıkça söz ettiren edebiyat araştırmacılarından biri olan İskender Pala, mazinin tozlu sayfalarında gömülü kalan Divan edebiyatını gün yüzüne çıkararak bizlere tanıtmış ve sevdirmiştir. Onun kaleminden dökülen ifadeler, geçmişe hapsedilen bu köklü edebiyatı tekrar eski güzel günlerine döndürmüş, adeta kanatlandırmıştır. Bu kıymetli akademisyen, Divan edebiyatı üzerine yazdığı birbirinden güzel kitaplarla tanınmıştır. Bu kitaplar o muhteşem edebiyatı hayatın gündemine taşımıştır. Bir zamanlar lise edebiyat kitaplarında; anlaşılmadığı için itici, ürkütücü ve sevimsiz duran gazeller, kasideler ve rubailer onun sevimli üslubuyla ve sevdirici yaklaşımıyla insanların dilinde terennüm edilmeye başlanmıştır. Bu yeni bakış açısı köklü bir değişimin ve dönüşümün ilk işaretleri olarak algılanmalıdır.
Bilindiği gibi 1 Kasım 1928’deki harf inkılâbıyla birlikte Arap alfabesine dayalı eski yazı rafa kaldırılmıştır. Böyle olunca bu alfabeyle oluşturulan milyonlarca cilt kitap da kütüphanelerin tozlu raflarına terkedilmiştir. Yeni yazı, hayatın yepyeni bir parçası olurken eski yazı topyekûn terkedilmiş ve hayatın dışına itilmiştir. Çok zengin bir kültürün bir günde terk edilmesi, terk edilirken de hiçbir önlemin alınmaması, geçmişin kültürel zenginliklerinin zayi olması neticesini doğurmuştur. Eski kültürü ve edebiyatı reddetme anlamına gelen bu uygulama milletimize pahalıya mal olmuştur. Türk milleti tarihî ve kültürel değerlerinden uzak kalmış, Batı’nın değerlerini yaşamaya ve yaşatmaya zorlanmıştır. Bu da çok kültürlülüğün getirdiği yozlaşmayı doğurmuş, fertlerin maziyle olan kültürel bağı kopmuştur.
Divan edebiyatı aslında bu milletin iftihar etmesi gereken kültürel bir zenginliği ve engin birikimidir. Şayet makul ve mantıklı hareket etseydik bu edebiyatı geleceğe taşıyabilirdik. Fakat bizler millet olarak ya çok severiz ya da topyekûn reddederiz. Bu toptancı mantık bu konuda da bizim ölçümüz olduğu için ölçüsüzlüğü beraberinde getirmiştir.
Son yıllarda Divan edebiyatının zenginliğini fark eden ve ettiren, zorbaca gasp edilen itibarını geri veren bir büyük edebiyat araştırmacısı Divan edebiyatı üzerine adeta bir güneş gibi doğmuş, onu ihya etmiştir. Bu büyük edebiyat araştırmacısı İskender Pala’dan başkası değildir. O, Türk halkına Divan edebiyatını sevdiren ve tanıtan adamdır. Divan edebiyatı sahasında kaleme aldığı onlarca eser, gölgelenen bir edebiyatı ayağa kaldırmıştır. O, şimdilerde İstanbul Kültür Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Buradaki gençlere Divan edebiyatını anlatmakta ve sevdirmektedir. ‘Onun kitaplarını okuyup da Divan edebiyatına gönlü akmayan insan yoktur’ dersek sanırım abartmış olmayız.
İskender Pala’nın Divan edebiyatını gün yüzüne çıkaran kıymetli eserleri, aydınların ilgisini bu sahaya yöneltmiştir। Bu sahada yeni ve özgün çalışmaların yapılmasına vesile olmuştur. Ceddimizin edebî ve kültürel zenginlikleri onun gönül aynasından yansımıştır.
Çok köklü bir geleneğin kültür hayatımıza yansımasıdır Divan edebiyatı… Asırları aşıp günümüze ulaşan bu gür ses, hâlâ yankılanmaya devam ediyor. Müzeye kaldırılan edebiyat, müzenin kapılarını zorlayarak hayata akmak için zaman ve zemin kolluyor. Bu hususta ona kılavuzluk edecek gönül insanlarının himayesini umuyor ve bekliyor.
Altı yüz yıllık bir süreci kapsayan ve edebiyat âleminde kendine köklü bir yer edinen Divan edebiyatına, Türk edebiyatının en şöhretli araştırmacılarından biri olan Fuat Köprülü ‘Klasik edebiyat’ demiştir. Çünkü klasik “üzerinden çok zaman geçtiği hâlde değerini yitirmeyen, türünde örnek olarak görülen” anlamlarına gelen bir kelimedir. Köprülü’nün klasik dediği edebiyat da bu hususiyetleri taşımaktadır. Gerçekten de her açıdan klasikleşmiş bir edebiyattır. Bu edebiyat bütün olumsuzluklara ve hayatın dışına itilme gayretlerine rağmen hâlâ dimdik ayaktadır. Bundan sonra da geleneğin izinde ayakta ve hayatta kalmaya devam edecektir. Zira bu zengin edebiyat bir kalemde çizilecek kadar basit ve sıradan değildir.
Son dönemlerde Divan edebiyatını yaşatmak için ciddi gayretler sarf edilmektedir. Bu gayreti gösterenlerin başında Prof. Dr. İskender Pala gelmektedir. Yakın zamanlarda isminden sıkça söz ettiren edebiyat araştırmacılarından biri olan İskender Pala, mazinin tozlu sayfalarında gömülü kalan Divan edebiyatını gün yüzüne çıkararak bizlere tanıtmış ve sevdirmiştir. Onun kaleminden dökülen ifadeler, geçmişe hapsedilen bu köklü edebiyatı tekrar eski güzel günlerine döndürmüş, adeta kanatlandırmıştır. Bu kıymetli akademisyen, Divan edebiyatı üzerine yazdığı birbirinden güzel kitaplarla tanınmıştır. Bu kitaplar o muhteşem edebiyatı hayatın gündemine taşımıştır. Bir zamanlar lise edebiyat kitaplarında; anlaşılmadığı için itici, ürkütücü ve sevimsiz duran gazeller, kasideler ve rubailer onun sevimli üslubuyla ve sevdirici yaklaşımıyla insanların dilinde terennüm edilmeye başlanmıştır. Bu yeni bakış açısı köklü bir değişimin ve dönüşümün ilk işaretleri olarak algılanmalıdır.
Bilindiği gibi 1 Kasım 1928’deki harf inkılâbıyla birlikte Arap alfabesine dayalı eski yazı rafa kaldırılmıştır. Böyle olunca bu alfabeyle oluşturulan milyonlarca cilt kitap da kütüphanelerin tozlu raflarına terkedilmiştir. Yeni yazı, hayatın yepyeni bir parçası olurken eski yazı topyekûn terkedilmiş ve hayatın dışına itilmiştir. Çok zengin bir kültürün bir günde terk edilmesi, terk edilirken de hiçbir önlemin alınmaması, geçmişin kültürel zenginliklerinin zayi olması neticesini doğurmuştur. Eski kültürü ve edebiyatı reddetme anlamına gelen bu uygulama milletimize pahalıya mal olmuştur. Türk milleti tarihî ve kültürel değerlerinden uzak kalmış, Batı’nın değerlerini yaşamaya ve yaşatmaya zorlanmıştır. Bu da çok kültürlülüğün getirdiği yozlaşmayı doğurmuş, fertlerin maziyle olan kültürel bağı kopmuştur.
Divan edebiyatı aslında bu milletin iftihar etmesi gereken kültürel bir zenginliği ve engin birikimidir. Şayet makul ve mantıklı hareket etseydik bu edebiyatı geleceğe taşıyabilirdik. Fakat bizler millet olarak ya çok severiz ya da topyekûn reddederiz. Bu toptancı mantık bu konuda da bizim ölçümüz olduğu için ölçüsüzlüğü beraberinde getirmiştir.
Son yıllarda Divan edebiyatının zenginliğini fark eden ve ettiren, zorbaca gasp edilen itibarını geri veren bir büyük edebiyat araştırmacısı Divan edebiyatı üzerine adeta bir güneş gibi doğmuş, onu ihya etmiştir. Bu büyük edebiyat araştırmacısı İskender Pala’dan başkası değildir. O, Türk halkına Divan edebiyatını sevdiren ve tanıtan adamdır. Divan edebiyatı sahasında kaleme aldığı onlarca eser, gölgelenen bir edebiyatı ayağa kaldırmıştır. O, şimdilerde İstanbul Kültür Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Buradaki gençlere Divan edebiyatını anlatmakta ve sevdirmektedir. ‘Onun kitaplarını okuyup da Divan edebiyatına gönlü akmayan insan yoktur’ dersek sanırım abartmış olmayız.
İskender Pala’nın Divan edebiyatını gün yüzüne çıkaran kıymetli eserleri, aydınların ilgisini bu sahaya yöneltmiştir। Bu sahada yeni ve özgün çalışmaların yapılmasına vesile olmuştur. Ceddimizin edebî ve kültürel zenginlikleri onun gönül aynasından yansımıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)