11 Ocak 2008 Cuma

Ayyuka Çıkan Müstehcenlik

M.NİHAT MALKOÇ

Milletimiz tarihî süreç içinde gelenek ve göreneklerine ve dinî inançlarına sahip çıkmış, bu doğrultuda yaşama gayreti göstermiştir. Fakat son yıllarda her şeyde olduğu gibi bu alanda da büyük bir başıboşluk ve yozlaşma emareleri açıkça görülmektedir. Modern hayat pek çok değerimizi, gelenek ve göreneklerimizi, değer yargılarımızı aşındırdı. Tanzimattan sonra devam eden süreç içerisinde dün olduğu gibi bugün de Batı’nın sadece, bize hiç de uymayan ve de lazım olmayan, yaşam tarzını almayı uygun gördük. Oysa bu alanda yeniliğe ve modernleşmeye hiç ihtiyacımız yoktu. Zira bizim değerlerimiz ve inançlarımız değişime ve dönüşüme ihtiyaç göstermeyen bütün zamanları kapsayan evrensel değer yargılarıdır.

Son dönemlerde Türkiye’de müstehcenlik almış başını gidiyor. Müstehcenlik ayyuka çıktı dersek abartmış olmayız. Müstehcenlik derken sadece kadınların giyim kuşamını kastetmiyoruz. Bu onu da içine alan, daha çok geniş bir sahayı kapsıyor. “Müstehcen” sözcüğünün yaygın anlamı “Açık saçık, edebe aykırı, yakışıksız” demektir. Bunun ölçüleri de bellidir. Bu ölçüleri koyan başta din olmak üzere gelenek ve göreneklerdir. Müstehcen kelimesi Arapça kökenlidir. Bu dildeki kökü “Hücnet” kelimesidir. Bu kökün karşılığı sözlüklerde “Soysuzluk, karışıklık, bayağılık, aşağılık, kötü davranış” olarak tarif edilir. Bunun karşısında bir kelime olan edep ise “Toplum töresine uygun davranma, incelik” olarak ifade edilir. “Edep” kelimesinin yaygın anlamı ise; “Terbiye, güzel ahlak, iyi davranış, incelik, kibarlık, utanma, örtülmesi gerekli ayıp yerler” diye tarif edilir.

Günümüzde başta televizyon, gazete ve internet olmak üzere pek çok kitle iletişim aracı; ruhları kirleten, maneviyata tuzak kuran müstehcenliğe hizmet ediyor. Bu yayın organları müstehcenliği evlerimize kadar soktu. Sokaklardaki görüntü kirliliğinden evvel, evlerimize kadar giren bu afetin bir şekilde önlenmesi ve normalleşme sürecine girilmesi elzemdir. Yoksa yarınlarımızın teminatı olan gençlerimiz çamura saplanıp kalacaktır.

Ülkemizde müstehcen yayınlar uluorta teşhir ediliyor. Gazete satan büfelerin ve marketlerin önünden geçerken bu gazete ve dergilerin çirkin görüntüsünden utanıyor insan. Umuma açık bu cadde ve sokaklardan çocuklar, genç kızlar ve erkekler geçiyor. Böyle yayınların orta yerde teşhir edilmesi, satışa sunulması yüz kızartıcı bir davranıştır. Bu milletin var olan köklü ahlakî değerlerini hiç kimse bozma hakkına sahip değildir. Bizim Batı’ya karşı tek övünç kaynağımız ahlakî değerlerimizdir. Bu cepheyi de kaybedersek onlardan ne farkımız kalacaktır. Değerlerinden uzak yaşayanların akıbetini tarih göstermiştir.

“Yasaklarla bir yerlere varılmaz” deyip duruyoruz. İkna yasaktan daha etkilidir. Buna ben de katılıyorum. Fakat ailelerin değer yargıları o kadar değişmiş ve bozulmuş ki yaşananları anormal görmüyoruz. Anormallik normalliğe dönüşünce önlem alma ihtiyacı da duyulmuyor. Bu yozlaşmanın önüne geçmek ve caydırıcı önlemler almak devlete düşüyor. Yetkili kurumlar müstehcenliğin önünü kesmek için ne gerekiyorsa onu yapmalıdır. Ahlaksızlığı ahlak ve çağdaş yaşam olarak gösterenlere fırsat verilmemelidir. Müstehcenlik hepimizin ortak sorunudur. Bu yayınların manevî tahribatı üzerinde ciddi ve tarafsız çalışmalar yapılmalıdır. Önlem alınmazsa bu ateş sadece belli kesimleri değil, hepimizi yakar.

Bu millet dış düşmanlara, fitne odaklarına, ekonomik yetersizliklere, moral çöküntüye rağmen hâlâ ayakta durabiliyorsa bunu ortak değerlerine ve inançlarına borçludur. Bu inançlar da hiçbir kesimin tekelinde değildir. Yetkili birimler müstehcenlik tehlikesini niçin görmezden gelirler? ‘Bazı çevreler ne der’ korkusuyla, yaşanan değer aşınmasını görmemek bu milletin geleceğini dinamitlemekten farksızdır. Bunu hoş görme lüksümüz yoktur.

Müstehcenlik hayatın her yerinde sinsi bir tuzak olarak karşımıza çıkıyor। Medyadaki çok renkli fotoğraflar, sosyal hayatta kişilerarası sohbetler, fıkralar, şakalar, şarkı sözleri, filmler, diziler müstehcen içerikleriyle toplumu kuşatmış vaziyettedir. Caydırıcı önlemler alınmıyor. RTÜK falan vız geliyor. Bir millet alenen manevî uçurumun eşiğine getiriliyor.

9 Ocak 2008 Çarşamba

Neler Oluyor Bize? Bize Neler Oluyor?...

M.NİHAT MALKOÇ

Millet olarak sevgi, saygı ve hoşgörümüzle tanınırdık. Dünyaya insanlığı ve gerçek medeniyeti biz öğrettik. Fakat nedense son senelerde bir garip millet olduk. Menfi bir değişim süreci geçiriyoruz. Büyüklerin küçüklere sevgisi, küçüklerin büyüklere saygısı kalmamış. Edep erkân buharlaşmış; herkes burnunun dikine gidiyor. Değerlerimiz iyice aşındı.

Gün geçmiyor ki yüz kızartıcı bir gelişmeyle karşı karşıya kalmayalım. Televizyonlar felaket haberleriyle dolup taşıyor. Çoğu kere ekranlardan bir güzel haber duymak mümkün olmuyor. Varsa yoksa şiddet, taşkınlık, gasp, adam yaralama, tecavüz, hırsızlık ve cinayet… Sinirlerim bozulacak korkusuyla televizyon seyretmeye çekiniyorum. Kanallardaki kan ve kin içerikli görüntüler psikolojimi bozuyor. “Acaba rotasını kaybeden bu millet biz miyiz?” diye kendi kendime soruyorum. Bize ne oldu? Bizi bu hale getiren sebepler nelerdir?

Sabotajlar, hırsızlıklar, kavgalar, kazalar, tecavüzler, cinayetler, bıçaklamalar, kapkaçlar… Çirkinliklerin ardı arkası kesilmiyor. İnsanlar bir türlü birbirleriyle anlaşamıyorlar. Acaba bu yalan dünyada neyi paylaşamıyoruz? Sultan Süleyman’a kalmayan dünyanın bize kalacağını mı sanıyoruz? Aldanıyoruz, hem de çok aldanıyoruz.

Birkaç gün evvel Trabzon’un Sürmene ilçesinde, tüylerimizi diken diken eden fecaatte bir hadise yaşandı. Hasan D. isimli bir baba(!), gece yarısı eşini ve altı çocuğunu kurşun yağmuruna tuttu. Netice yedi ölü, eli kanlı bir katil ve dağılan bir yuva… Olmaz böyle bir şey!... Nasıl olur da bir baba, eşinin ve altı evladının canına kıyabilir? Bu kin ve nefret neyin nesi?… Ne olmuş da iş bu noktaya gelmiş? Hangi gerekçe bu cinayeti haklı gösterebilir? Bir baba Azrail kesilip canı istediğinde evlatlarının canını alma hakkına sahip olduğu düşüncesine kapılabilir mi? Bu hakkı ona kim verir? Din mi, töre mi, mantık mı? Hiçbiri, hiçbiri!…

Yaşamak herkesin en doğal hakkıdır. Eşinle anlaşmazlık yaşayabilirsin. Evliliğin devamı için bir müddet şartları zorlarsın, olmuyorsa bu ülkenin mahkemeleri var, gider boşanırsın. Kimse kimseye katlanmak zorunda değil. Sevgi yoksa evlilik resmiyette kalır.

Sürmene kökenli bir insan olarak bu vahim hadise beni çok yaraladı. Gerçi katil Sürmeneli de değil… Fakat olay Sürmene’de yaşandığı için bu güzel şehir bir anlamda lekelendi. Aslında katilin nereli olduğu çok mühim değil. Önemli olan olayın niteliği ve neticesi… Bireysel suçlar sahibini bağlar… Ama Sürmene isminin bütün ulusal medyada bu olayla duyulması ister istemez bu şehrin imajını zedelemiştir. Bu da bizleri derinden sarsmıştır. Fakat acımızın asıl sebebi gencecik altı fidanın ve onları bugünlere getiren fedakâr bir annenin kara toprağa gitmesidir. Sürmene’nin acısı ve yası kolay kolay dinmeyecek.

Olayla ilgili anlatılanları duyunca ıstırabımız katmerleşiyor. Anlatılanlara göre cinayet Sürmene’nin Soğuksu Mahallesi’nde gerçekleşmiş. Ölen çocukların yaşları 3 ile 18 arasında değişiyor. Cinayetler evin üç ayrı odasında gerçekleşmiş. Kardeşlerinin öldürüldüğünü duyan çocuk, karyolanın altına saklansa da gözü dönmüş babanın kurşunlarından kurtulamamış. Kendini evden dışarı atan talihsiz eşi ve çocuğunu Azrail oracıkta yakalamış.

Cinayetle ilgili olarak yapılan açıklamada söz konusu kişinin daha önceki yıllarda bir akrabasını öldürdüğü için hapse girdiği, dört yıl yattıktan sonra şartlı salıverildiği belirtildi. Böyle cani kişileri topluma salmak işte böyle facialara zemin hazırlıyor. Yazık günah değil mi bu insanlara? Ömürlerinin baharında kara toprağa gittiler. Bu acıya nasıl dayanılır?

Hemen her gün bir cinnet haberiyle sarsılıyoruz. Adana’da da önceki gün iflas eden bir fırıncı cinnet getirerek ailesinden 3 kişiyi öldürmüş, ardından son kurşunu da kendine sıkarak hayatına son vermişti. 2007 yılının Ağustos ayında ise Trabzon’un Dernekpazarı ilçesinin Ulucami köyünde meydana gelen olayda Eyüp T. isimli zanlı 5 yakınını öldürerek firar etmiş ve o tarihten itibaren izini kaybettirmişti. Bunlar millet olarak iyiye gitmediğimizi gösteriyor.

Mevlana’nın ve Yunus Emre’nin torunlarına ne oldu? Yoksulluk, işsizlik, amaçsızlık mı bizi bu hale getirdi? Ne zaman bu çirkinliklerden sıyrılıp, titreyip kendimize döneceğiz?

7 Ocak 2008 Pazartesi

Hazan Hüzün Çeşmesidir

M.NİHAT MALKOÇ

Hazan ve gece, hayatın hüznü aksettiren gri yanıdır. Bu zaman dilimlerinde hüzün nöbetleri belleğimizi çepeçevre kuşatır. Sonbahar hatıralara neşter vururken, gece; aydınlık ufuklardan göz kırpan umutların önüne perde olur. Söz sükûta teslim olur kızıl şafaklarda.

Hazanla beraber gökyüzünün gülümsemesi, yerini asık ve ekşi bir surata bırakır. Mavilikler diriliğini yitirir gökkuşağında. Boşlukta kaybolur geleceğin aydınlıkları. Acılar, ayrılıklar, kayboluşlar ve ölümler yansır hazanın hüzün aynasına. Dert harmanı göğe değdirir kara başını. Ayaklarımız toprağa değdikçe alnımızın ateşi diner; yüreğin şişi iner.

Kara bulutlar tuval olur esrik duygularıma. Ben her sonbaharda ölürüm, ölümsüzlüğe kanatlanarak… Kışlar kar olup üzerime yağar. Hüzünler çığ gibi ağırlaşıp ezer cılız bedenimi. Gurbetteki ruhum sılaya varıp hesaba durunca nereye düşer gölgem? Ruhun acılar zincirine yeni halkalar ekleyen hazan, yine yapacağını yapıp hüzün coğrafyamızı karanlığa gömer.

Ah hüzün, gönlümün davetsiz misafiri!… Yüreğimin kapılarını sıkı sıkıya kilitlesem de sonbaharın kanatlarına tutunup bacadan girersin gönül malikâneme. Ne kadar değiştirsem de güzergâhımı, bütün kavşaklarda sana giden yol düşer payıma. Vuslat şiirlerinin üstüne kâbus gibi çökersin. Ama hakkını yemek de istemem, zira ilhamımı beslersin tıka basa.

Sonbaharın acılı yüzü, yere düşen yapraklarda gösterir derin çizgilerini. Bulutlar boşaltır gözyaşlarını toprağın derin çatlaklarından içeri. Aşk damlacıkları acıklı yüzüyle düşer gönül imbiğinden gamzeli yanaklara. Ateşin damlaların sıcaklığı yakar buz dağlarını bile. Ten erir bir mum misali her gece yarısı sabır nöbetlerinde. Aydınlıklar zor çıkar sabaha…

Sonbaharda güneş saklar gülen yüzünü ve dost sıcaklığını… Sonbahar yağmurları altında ağlayanların gözyaşları belli olur mu hiç? Kavurucu giryelerle birlikte toprağa düşer mi tenin ateşi? Sevda kervanları varır mı menzile seher vakitlerinde? Hasret terennüm eden şarkılardan bîzâr olur yaralı gönül… Hazanla birlikte kaybettiklerimiz yaz başlarında döner mi geriye? Bekleyiş yerini vuslata bırakır mı dersiniz? Uykusuz geceler sabaha varınca yüreğin acıları diner mi? Yoksa yeni bir intizar nöbeti nâr içine mi düşürür düşlerimizi?

İlk ve son teşrin doğumla ölüm arasındaki ince çizgiyi belirginleştirerek kaderin kedere dönüşünü hızlandırır. Tecelliler kader aynasına düşünce bizi ellerimizden tutarak solgun hatıralara götürür. Sevgi urganı uçurumun kenarında boğazımıza değil de, bileğimize sarılıp, elimizi kavrarsa hayata tutunmanın doyumsuz hazzını tadarız gönül diliyle. O zaman hazanın hüznü neşeye dönüşür ruhun sermest günbatımlarında. Yaşam bir ganimet olur ömür heybemizde. Buz gibi sabahlarda gönül şöminesinin alazlarında ısıtırız üşüyen duygularımızı. Siyah beyaz fotoğraflar, çocukluğumuzun günahsız atmosferine götürür kirlenen hissiyatımızı. Çocuk düşlerimizin masumluğunda hayata, kaybettiği derin anlamı iade ederiz.

Her sonbahar yaşlı gözlerim acının resmini çizer uzak iklimlerde bıraktığım sevgi tuvallerine. Tek renk hâkim olur resimlerin gizli diline. Ürpertilerim dağ başlarında çadır kurar, hüzünlerime komşu olurlar. Kanım damarlarımda donmamak için zor dayanır. Yürek talan edilir sevgi ve muhabbet eşkıyalarınca. Destursuzca girilir kalbim haremine. Geçmişimi boyar acemi bir ressam renklerin en siyahına. Anılar gömülür toprağın derinliklerine.

Zaman akıp gider bir ab-ı hayat misali göz pınarlarımdan. Ağaçların eteklerine düşen sapsarı yaprakları niçin hemen toplar temizlikçiler?... Niçin yaşatmazlar bize hüznün acı lezzetini? Acıları yaşamadan yürek nasıl metin olur? Demiri dayanıklı kılan ateş değil midir?

Yine bir sonbahar yangınının seherinde düşlerim ve uykularım perişan… Sonbahar hüzün sağıyor sabrın pörsümüş memelerinden। Kentin kaybolan ruhunu bulmak için düşmüşüz yollara… Darmadağın hayaller gecenin saçlarına tutunuyor. Teselli vermiyor dünden arda kalan kırık dökük altın sarısı hatıralar… Endişeler yuva yapıyor belleğimin en tenha köşelerinde. Yapraklarla birlikte neşemiz de düşüverdi çamurlu yollara. Ümitlerse aldı başını gitti açık denizlere… Şimdi sevgilinin ürkek bakışlarında dağılıyor efkârımız…

5 Ocak 2008 Cumartesi

Zevrakî’nin Kırıldı Gönül Sazı

M.NİHAT MALKOÇ

Türk halk edebiyatı henüz tam anlamıyla keşfedilmemiş büyük bir kültür hazinesidir. Bu büyük kaynaktan tam anlamıyla haberdar değiliz. Bu muhteşem şiir konağında geçmişten günümüze kadar binlerce halk şairi konaklayarak on binlerce şiir söylemiştir. Bu şiirler sözlü gelenekle bugünlere geldiği için çoğu değişmiş veya kaybolmuştur. Günümüzde halk şiiri geleneği devam etse de eski ihtişamından ve özgünlüğünden çok şeyler kaybetmiştir.

Halk şiirimizin kaynakları her geçen gün kuruyor. Son dönemlerin yaşayan en büyük halk şairlerinden biri olan Akif Timurhan’ı yeni yılın ilk gününde 01 Ocak 2008’de kaybettik. “Zevrakî” mahlasıyla halk şiiri geleneğine hizmet eden Akif Timurhan 86 yaşındaydı. O “tahta kayık” anlamına gelen “Zevrakî” mahlasıyla halk şiiri tarzında eserler vermiştir.

Akif Timurhan, 1922 senesinde Gümüşhane’nin Köse ilçesine bağlı Yuvacık(Gelinpertek) köyünde dünyaya gelmiş, ömrünü o topraklarda sürdürmüştü. Şiire küçük yaşlardan itibaren ilgi duymaya başlamıştı. Sanatın diğer alanlarına da ilgi duyardı. Bağlama ve kaval çalar, resim yapardı. Hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerini kendi resimleriyle süslerdi. Bu resimli şiirler eski taş basma divanları hatırlatıyor bize.

Merhum Akif Timurhan’ı belki de yaşadığı acılı hayat şair yapmıştır. O, ailesinin tek çocuğuydu. Buna rağmen ailesi onu bir devlet memuruna evlatlık vermişti. Onun içindir ki biyolojik ve psikolojik anlamda anne baba sevgisinden uzak bir atmosferde yaşamak zorunda kalmıştır. Onun şiire olan meyli gördüğü bir rüyadan sonra daha da artmıştır. O, gençliğinde kendi adıyla şiirler oluşturdu, sonra halk şiiri geleneğine uyarak mahlas kullanmayı tercih etti.

Son dönem Türk halk şiirinin adı pek duyulmamış gerçek şairlerinden biri olan Âşık Zevrakî, şöhretten uzak yaşamayı tercih ettiği için kendini hep gizledi. İsteseydi, bir de geniş çevresi olsaydı adını ananların sayısı milyonları bulurdu. Fakat o, kalender bir kişiliğe sahipti. Dünyanın görünen yüzünden daha çok, görünmeyen yüzüyle ilgileniyordu. Bu yüzden günümüz gençlerinin çoğu bu önemli halk şairini tanımazlar. Şiir sahasında onun tırnağı bile olamayacak şairlerin şiirleri TRT repertuarlarında yer aldı, pek çok meşhur sanatçının albümünde seslendirildi. Zevrakî’nin şiirleri de şiirden anlayanlarca sevildi, el üstünde tutuldu. Onun şiirleri de değişik kişiler tarafından bestelendi ve okundu. Fakat bu yeterli miydi? Onun adını Gümüşhane sınırlarıyla sınırlayanlar şiire ihanet edenlerdir. Şimdi samimiyetten uzak laflar söylemenin, timsah gözyaşları dökmenin anlamı ve önemi yoktur.

O, zor şartlarda yaşadıysa da, şiir kudretini ve sermayesini paraya dönüştürmeyi hiç düşünmedi. Şiirlerindeki kalite ve harcadığı emek ona ilgi olarak yansımadı. Yani yaşadığı sürece hak ettiği ilgi ve sevgiyi maalesef göremedi. Çok yakınındakiler bile onu görmezden geldiler. Hayatı ve şiirleri hakkında yeterli çalışmalar yapılmadı. İstanbul Kültür Üniversitesi’nde Halk Edebiyatı alanında öğretim üyesi olarak görev yapan Prof. Dr. Muhan Bali bu önemli halk ozanıyla ilgili ciddi çalışmalar yapmış bir bilim adamımızdır. Onun “Gümüşhaneli Âşık Akif Timurhan (Zevrakî) (Hayatı, Sanatı, Eseri)” adlı bildirisi bu sahadaki en dikkate değer çalışmadır. Bu bildiri Gümüşhane’de sempozyumda sunulmuştur.

Âşık Zevrakî, düşünce olarak Bektaşî felsefesinden beslenmiştir. Bağnazlığı ve tek taraflı düşünmeyi aklın afeti olarak görmüştür. Akif Timurhan, Batılı ve Doğulu değerler arasında sentez yapabilmeyi becerebilen ender halk şairlerinden biridir. İnsan sevgisini ve hoşgörüyü baş tacı yapmıştır. Yunus Emre’nin ‘Yaratılanı hoş gördük Yaradan’dan ötürü’ mistik anlayışı onun şiir kaynaklarını beslemiş, dünyaya bakışında temel oluşturmuştur. Şiirlerinde bunun etkilerini açıkça görebiliriz. O, bu zamanın insanının kendi görüşlerini ve şiirlerini anlamayacağını, anlamak için gayret sarf etmeyeceğini söyler, bundan yola çıkarak şiirlerini iki kapak arasına almaya yanaşmazdı. O, şiiri faydalı bir uğraş olarak görürdü. Şu sözü onun şiire olan sevgi ve sadakatini göstermesi bakımından önemlidir: “Bir kişi dahi olsa, kötü bir şey yapacakken şiirimi hatırlayıp vazgeçerse, hayatım boşa gitmemiş olacaktır.”

Zevrakî mahlasıyla halk şiiri formlarında şiirler yazan Akif Timurhan’ın oturmuş bir üslubu vardır. Şiirlerindeki konular, mecazlar, mazmunlar, nazım şekilleri, dil ve söyleyiş ustalıkları güçlü bir geleneğin zirveye ulaşmış bir değerini açıkça gösterir.

Akif Timurhan’ın şiirleri hayatın aynasıdır. O, yaşananlara hiçbir zaman kayıtsız kalmamış, gördüklerini, duyduklarını ve yaşadıklarını şiirin tılsımıyla birleştirerek ifade etmiştir. Sosyal meselelere hiçbir zaman ilgisiz kalmamıştır. Son dönemde toplumda meydana gelen yozlaşmayı ve değerlerin aşınmasını yergilerine konu edinmiştir. Bunu yaparken de nükteyi elden bırakmamıştır. Düşündürürken güldürmüş, güldürürken de dokundurmuştur. Fakat eleştirilerini daha çok, yakın çevresindeki meselelere yoğunlaştırmıştır. Yani onun şiir aynası bir anlamda sınırlı mekânlara tutulduğu için görüntüler de sınırlı olmuştur. O sadece eleştirmekle kalmamış, hayat tecrübelerinden yararlanarak kurtuluş reçeteleri mahiyetinde nasihatlerde de bulunmuştur. Cehaletin bizi geride bıraktığını, o varken başka düşmana gerek kalmadığını her fırsatta dile getirmiştir. Onun şu şiiri bu mânâda dikkate değerdir:

“Cehalet yüzünden geldik ne hale
Fezaya bir füze atamaz olduk
Sıratın üstüne kurarken kale
Koca Ay’da bir çöp çatamaz olduk

Fazilet ararken çıkıp fezada
Neden düştük arzda fitne fesada
Koydum ya kendimi kendim mezada
Sırf safı sarrafa satamaz olduk”

Bütün halk şiirlerinde olduğu gibi Zevrakî’nin şiirlerinde de aşk çok önemli bir yer tutar. Aşk şiirin ana kaynağıdır. Bu aşk bazen beşerî, bazen de ilâhî aşk şeklinde tecelli eder. Fakat beşerî de olsa, ilahî de olsa aşk aşktır. Aşk sevginin tutku derecesindeki tezahürüdür. Kişi bir kulu da sevse neticede onun yaratıcısına muhabbet duymuş olur. Zira kulu en güzel biçimde yaratan Allah’tır. Usta, hünerinin bilinmesinden ve takdir edilmesinden doyumsuz bir haz alır. Onun, aşkı konu edindiği şiirleri akıcı ve sürükleyicidir. Yani lirik şiirlerdir bunlar… Aşk muhtevalı bu şiirlerden birkaç dörtlüğü dikkatinize sunmak istiyorum:

“Böyle miydi sennen bizim sözümüz
Kapıyı üstüme çektin de gittin
Hüsnüne doymadan hasret gözümüz
Gül çehreni çatıp çıktın da gittin

Nöbete dikersin bir hudut gibi
Sarhoş ettin düştüm hem de dut gibi
Evim oldu tıpkı bir tabut gibi
Çiviyi kapağa çaktın da gittin.”

Âşık Zevrakî’nin şiirlerinde dinî unsurlar da dikkat çekici miktarda ve düzeydedir. O, Müslümanlıkla muasırlaşmayı birbiriyle bağdaştırmış, daima bağnazlığın karşısında olmuştur. Ne olursa olsun bütün inançlara daima saygı duyulması gerektiğini savunmuştur. İnsanların her türlü düşünceye karşı tahammül göstermesini istemiş ve bunu bizzat uygulamıştır.

Halk şiirimizin son dönem ustalarının başında gelen Zevrakî yaşadıkça düşünmüş, düşündükçe tefekkür etmiş, yakın ve uzak çevresine gözlemci bir anlayışla bakmıştır. Şiirlerinde yerel değerlere ve motiflere ağırlıklı olarak yer vermiştir. Şiir ağını örerken yaşadığı doğa onu yönlendirmiş ve bir anlamda sınırlandırmıştır. O, büyük şehirlerde yaşasaydı belki de hayata bu kadar geniş perspektiften bakamaz, bu kadar hoşgörülü olamazdı. Şiir kozasını örerken Gümüşhane’nin tabiatı onun ilhamının altyapısını oluşturmuştur. Hayata şiirin penceresinden bakmış, gördüklerini mısralara söyletmiştir.

Şairler milletin gözü ve kulağıdır. Onlar daima toplumun önünde yürürler. Toplumun gidişatına yön verir ozanlar. Toplumdaki aksaklıklar herkesten çok onları üzer. Geleneğin yaşanması ve yaşatılması hususunda kendilerini birinci derecede sorumlu hissederler. Toplumun, gelenekleri bir kenara bırakıp yanlış yollara sapması, şairleri herkesten daha çok üzer. Kültürel değişim beraberinde bozulmaları ve kopmaları getiriyorsa bu, şairlerin yüreğinde dert olur. Bu anlamda Zevrakî kültürel bozulmanın sancısını çekenlerden birisidir. Onun aşağıdaki mısraları bana Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Sanat” şiirindeki ifadeleri hatırlattı:

“Sapık insan olmaktansa
Sadık köpek daha eydir
Kentte girmektense dansa
Köyde köçek daha eydir”

Âşık Zevrakî, ülkemizin gelmiş geçmiş bütün değerleriyle iftihar eder. O, Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarı Gazi Mustafa Kemal’i çok seven ve onun için şiirler yazan bir halk şairidir. Bunun yanında Türkiye’nin Atatürk’ten sonra gelen ikinci adamı olan İnönü’ye de methiyeler yazmıştır. Bugünkü güzellikleri Atatürk’ten kalan miras olarak gören ozanımız Türk’ün Ata’sına olan sevgisini şu dizelerde ebedileştirmiştir:

“En mukaddes mirasıdır Mehmetçiğe sözlerin
Mevzilere hükmeder yine mavi gözlerin
Emanetin daha gür, daha zorlu, daha zinde
Yılmadan yürüyoruz Atam senin izinde
Âşık Zevrakî der bayrağına büstüne
Billahi, yâd yel bile estirmeyiz üstüne”

Akif Timurhan, şiirlerinde dünyanın geçiciliğine, kulların dünya heveslerine uyup aldandığına değinir çoğu zaman. Fakat ömür sermayesi tükenince yanıldığını anlar insanoğlu. Fakat bu noktadan sonra duyulan pişmanlığın hiç kimseye faydası yoktur. Geçen ömrü geri getirmek mümkün değildir. Zevrakî’nin “Vay Yalan Dünya” şiirinde bu hissiyata rastlıyoruz:

“Eşdikçe de vurdun taşa
Vay gidi vay yalan dünya
Emeğimi verdin boşa
Vay gidi vay yalan dünya

Kapı alçak kafamız dik
Biraz olsun eğilmedik
Alnımıza çarptı eşik
Vay gidi vay yalan dünya”

Âşık Zevrakî’nin şiirlerinde halk edebiyatı unsurlarının tamamını görmek mümkündür. O, şiirlerinde heceyi ustalıkla kullanmıştır. Hecenin daha çok 11’li kalıbını tercih etmiş; bu kalıbın 6+5=11 duraklarını benimsese de bazen 4+4+3=11 duraklarına da yer vermiştir. Şiirlerinde kullandığı nazım şekli ekseriyetle koşmadır. Koşmanın güzelleme, taşlama, koçaklama ve ağıt türlerinde başarılı örnekler vermiştir. Bunun yanında, yazdığı semailer ve destanlar da gerek içerik, gerekse şekil bakımından kalıcı olmaya ve övülmeye namzettir. Bu güçlü yapı uzun tecrübeler sonucunda elde edilmiştir. Şiirlerinde kullandığı nazım birimi dörtlüktür. Halk şairlerinin sıkça kullandığı yarım kafiye onun da tercihidir.

Zevrakî’nin dili sade olsa da şiirlerinde zaman zaman Arapça ve Farsça kökenli kelimelere yer verdiği görülür. Bunun yanında ağız özellikleri, yöresel sözler bu güzel halk şiirlerinde kendilerine yer bulurlar. Onun kullandığı eski ve yöresel kelimeler arasında “ağyar, gümrah, güman, tazarru, naliş, dığa, liğ, gülzar, dıray, uğru, bar, buhağ, har, muhannet, ferzant, efgan, zülal, hatem, temre, ruz, keşfü raz, bünyad, cehim, sakil, leçek, kelem, tınas, fiğ, külür, köstü, ledünni, harabat, cam-ı encam, nuş, baki, nas, enval, esvab, gaffar, cebel, od, temren, visal, şakird…” ilk akla gelenlerdir. Bunlar şiire serpiştirilmiştir.

Gümüşhaneli halk ozanı merhum Akif Timurhan çok yazan bir kişiydi. Bunun içindir ki şiirlerinde zaman zaman söyleyiş ve kafiye hatalarına rastlamaktayız. Onun şiirleri binli rakamlara ulaşmıştır. Şayet bu şiirler kitap haline getirilmeye kalkılsa onlarca ciltlik bir külliyat oluşturulabilir. Bu şiirlerin tez zamanda iki kapak arasına alınması bir görevdir.

O, şiir ağını örerken teşbihten istiareye kadar hemen hemen bütün edebî sanatları kullanmıştır. Fakat bunu yaparken şiirin sadeliğinin ortadan kalkmasına, anlamın belirsizleşmesine asla müsaade etmemiştir. Halkın anlayacağı bir tarzda şiirler vücuda getirmeye gayret etmiştir. Aşağıdaki dörtlükte onun benzetmelerinden birkaçını görebiliyoruz:

“Kartala benziyor kaşların tipi
Gerilmiş üstüne bir kanat gibi
Sanarsın can alan bir cellât gibi
Sıyırmış kılıcı kından gözlerin.”

Onun şiirlerinde yer yer Karacaoğlan, Âşık Veysel havasını görmek mümkündür. Gerçi halk edebiyatı geleneğinden beslenen şiirlerin birbirine benzemesi doğaldır. Çünkü aynı kaynaktan beslenen şiirlerin farklı formlarda ve içeriklerde olması beklenemez.

Halk şiirinin son dönemine imzasını atan çok önemli simalardan biri olan merhum Akif Timurhan dünyanın boş olduğunu, ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım ölümün bir gün herkesin kapısını çalacağını söyleyerek, ölümden bütün insanların ibret almasını istiyor. Ona göre ölüm; hayatın bütün lezzetlerini acılaştırıyor. Timurhan’ın şiirlerinde en çok değinilen konu kuşkusuz ki ölüm ve ölüm sonrası hayattır. O, anne ve babasının mezar taşları için ayrı ayrı şiirler yazmış, bu şiirlerde hayata ve ölüme dair şahsî felsefesini ortaya koymuştur:

“Binde olsa anda biter
Bunun adı yaş değil mi?
Delil dersen bu taş yeter
Dünya denen düş değil mi?

Sen kendini bir ölü san
Yarın yoksun bugün varsan
Uçar tenden kaçar en son
Can kafeste kuş değil mi?”

Halk şairleri toplumsal hayatın merkezinde yer aldıkları için, insanların iyi kötü her ne varsa yaşadıklarını gerçekçi bir bakışla yansıtırlar. Onlar hayata ve insanlara tepeden bakmazlar. Halkın içinde yaşadıkları için, olup bitenleri çok iyi gözlemlerler ve şiirlerine yansıtırlar. Sözlerinin ilham kaynağı halktır. Toplumu ilgilendiren sorunlar onları da yakından ilgilendirir. Zevrakî de yaşadığı sürece kendini toplumdan sorumlu bir kişi olarak görmüştür.

1922’de Köse’de başlayan hayatı yeni yılın daha ilk gününde 01 Ocak 2008’de İstanbul’da son bulmuştur. O, 86 yıllık ömründe çok şeye şahit olmuştur. İstanbul’da Güneşli Mezarlığı’nda değil de memleketi Köse’de, baba topraklarında, memleketinin yağmurları altında defnedilseydi çok daha anlamlı olmaz mıydı? Hayatına dair muhasebeyi işlediği dörtlüklerle sözlerimi bitirirken bu büyük halk şairine Allah’tan rahmet diliyorum. Türk şiirinin başı sağ olsun. Bu kaynak hiçbir zaman kurumasın, ebediyen coşarak aksın:

“Hani malın mülkün, hani yoldaşın?
Kaldır da bir kez bak kimsesiz başın
Mor yosun bağlamış mermerli taşın
Boz baykuş konup da ötsün bir zaman

Gülmedin Zevrakî bugünde, dünde
Göçtün bu dünyadan, kime küstün de
Kök salıp kalbine, kabrin üstünde
Karanfiller güller bitsin bir zaman”

4 Ocak 2008 Cuma

Tokat’tan Gür Bir Ses: Kümbet Dergisi

M.NİHAT MALKOÇ

Dergiler kültür, sanat ve edebiyat hayatımıza renk katarlar. Her ay onları büyük bir heyecanla bekleriz. ‘Acaba bu ay kimler ne yazacak’ diye merak ederiz. Onun içindir ki ayın son günleri hiç geçmez. Her ayın ilk günleri benim en mutlu günlerimdir. Çünkü o günlerde posta kutum henüz mürekkep kokusu üzerinden gitmemiş dergilerle dolar.

Dergileri sakın hafife almayın. Onlar yeni isimlerin edebiyata kazandırılmasında önemli roller ifa ederler. Dergiler edebi hayatı canlı tutarlar. Bu hususta merhum Cemil Meriç’in çok isabetli değerlendirmeleri vardır. O, dergilerle alakalı şu çarpıcı ifadeleri söylüyor: “Genç düşünce, dergilerde kanat çırpar. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar… Bizde hazin bir kaderi var dergilerin; çoğu bir mevsim yaşar, çiçekler gibi. En talihlileri bir nesle seslenir. Eski dergiler, ziyaretçisi, kalmayan bir mezarlık. Anahtarı kaybolmuş bir çekmece. Sayfalarına hangi hatıralar sinmiş, hangi ümitler, hangi heyecanlar gizlenmiş? Merak eden yok.”( Bu Ülke, s. 100–101/İletişim Yayınları)

Şahsî kütüphanem bir gül bahçesi kadar hoş, güzel ve rengârenktir. En büyük huzuru orada bulur, nefes hükmündeki kitaplarla soluklanırım. Bu kütüphanenin en nadide çiçekleri de dergilerdir. Kitap dergiden daha kalıcı görünse de dergiler kadar çok sesli değildir. Kitap bir kişinin, bilemedin birkaç kişinin kaleminden çıkar; oysa dergilerde onlarca kalem bir arada bulunur. Bu açıdan bakınca dergilerin daha bir keyifle okunan eserler oldukları görülür.

Ülkemizde her ay onlarca dergi çıkar. Bu yayınların bir kısmı, kültür, sanat ve edebiyat dergisidir. Bunun yanında tematik dergiler de az değildir. Bizim gibi kültür, sanat ve edebiyat sevdalılarının ilgi duyduğu dergiler edebî içerikte olanlardır. Sürekli yazan bir kişi olduğum için her ay onlarca dergi takip ederim. Düzenli olarak üç beş yazım Türkiye genelindeki önemli dergilerde yayınlanır. Bunlardan hiçbir telif ücreti talep etmem. Bana sadece yayınlanan yazımın içerisinde olduğu dergiden gönderirler. Adımı dergi, gazete ve internet gibi ortamlarda görenler de yayınladıkları dergi ve kitaplardan adresime gönderirler. Bizim gibi geliri mahdut kişilere gönderilen kitaplar ve dergiler ilaç gibidir. Çoğu zaman imkânlar elvermediği için alamadığımız bu dergilerin adresimize kadar gelmesi, bizlere doyumsuz hazlar yaşatır. Bize bu sevinci yaşatanlara yeri gelmişken şükranlarımı sunuyorum. Bu şükranın lafta kalmaması için adresime gelen dergilerin değerlendirmesini yaparım.

Son günlerde çok değerli bir dergi geldi adresime. İsmini daha evvel duyduğum, ancak şimdi okuma fırsatı bulduğum bu derginin adı Kümbet… Söz konusu dergi Tokat’ta yayınlanıyor. Kümbet üç aylık periyotta çıkan bir kültür, sanat ve edebiyat dergisi vasfını taşıyor. Kümbet dergisi Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği(TOŞAYAD) tarafından yayınlanıyor. Derginin sahibi aynı derneğin başkanlığını da yapan Muhsin Demirci, Genel Yayın Yönetmeni Hasan Akar, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü M. Emin Ulu… Derginin yayın kurulunda ise Türkiye genelinde tanınan Hayrettin İvgin, İsa Kayacan, Özcan Ünlü, Mehmet Nuri Yardım gibi şair ve yazarlar var. Derginin yayın danışmanları arasında Prof. Dr. Kazım Yetiş, Yahya Akengin ve Yavuz Bülent Bakiler gibi önemli isimleri de görüyoruz.

Üç ayda bir okuyucusuyla buluşan Kümbet dergisi zor şartlarda hazırlanıyor। Her sayısına bazı kişi ve kurumlar destek(sponsor)oluyor. Yani kurumsallaşmış bir yapısı yok. Çok kaliteli bir dergi olduğu içeriğinden ve görüntüsünden belli oluyor. Sanal ortamdan tanıştığım M. Emin Ulu Bey, derginin ‘M. Necati Sepetçioğlu’, ‘Mevlana’ özel sayılarını lütfedip gönderdi bana. Dergiyi elime alır almaz okumaya başladım. Çok dolu bir dergi, oku oku bitmiyor. Yazıları, sahalarında altyapısı olanlarca kaleme alınmış kitap gibi bir dergi. Bu yayının uzun ömürlü olması için onlara sahip çıkmalıyız. Kümbet’e ‘nice sayılara’ diyoruz.

Deli Dumrul’da Dede Korkut Hafifliği

M.NİHAT MALKOÇ

Türk edebiyatının şaheserlerinin başında gelir Dede Korkut Hikâyeleri… 12 hikâyeden oluşan bu eser, eski Türklerin yaşantısına ışık tutmaktadır. Bu eseri millî bir destan olarak da nitelendirebiliriz. Bu eser içerik olarak Türk milletinin millî hayatını, kültürel zenginliklerini, hissiyatını, erdemlerini, hünerlerini bir hikâye akışı içerisinde sıralamaktadır. 15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın başlarında yazıya geçirilen bu kıymetli metinler için Türk Edebiyatı tarihçisi Fuat Köprülü şu enteresan ifadeyi kullanmıştır: “Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır basar.”

Trabzon Devlet Tiyatrosu oyuncuları Türk edebiyatının eşsiz metinlerinden sayılan Dede Korkut Hikâyeleri’nden biri olan “Deli Dumrul” u sahnelediler. Güngör Dilmen tarafından yazılan oyunu tecrübeli yönetmen Yücel Erten yönetti. Bu oyunda dekor Hakan Dündar, kostüm Sevgi Turgay, ışık tasarımı Yüksel Aymaz, dans düzeni Salima Sökmen, müzik Babür Tongur tarafından gerçekleştirilmiş. Bu ekipte özellikle kostümleri büyük bir başarıyla ve isabetle seçip hazırlayan Sevgi Türkay’ı kutlamak istiyorum.

Daha önce İzmir Devlet Tiyatrosu tarafından da oynanan Deli Dumrul oyununda görev alan sanatçılar kişisel özelliklerini çok iyi kullanarak başarılı bir oyun çıkardılar. Oyuncular içerisinde en çok rolü olan, oyunu adeta sırtlayan Deli Dumrul rolündeki Fatih Topçu’yu özellikle isim vererek kutluyorum. Topçu’nun sanat kumaşına iyi bir tiyatroculuk rengi hâkim… Deli Dumrul’u çok iyi yansıttı izleyenlere. Elif rolündeki Şebnem Dokurel, diğer rollerdeki Ufuk Şener, M. Ceyhun Gen, M. Fatih Dokgöz, Zeynep Ekin Öner, Erşan Utku Ölmez, Sinem Şahin, Birkan Görgün, Elif Şeker Saka, Duygu Dokgöz, Başak Anat, Aslı Artuk Şener, Şevki Çepa, Kadri Özcan, Aynur Yılmaz, Gizem Gen, Duygu Ertan, Melike Şivil, Serdar Kurutçu gibi isimler rollerinin hakkını fazlasıyla verdiler. Dede Korkut hikâyelerinin en önemlilerinden biri olan Deli Dumrul’da şu olay anlatılmaktadır:

“Duha Koca oğlu Deli Dumrul, bir kuru çayın üstüne köprü diker, geçenden 30 geçmeyenden 40 akçe alır. Bunun sebebini de erliğinin, yiğitliğinin yayılması olarak açıklar. Köprünün etrafında birinin ölmesi üzerine Deli Dumrul, bu yiğidin canını alan Azrail’in gelip kendisiyle savaşmasını ister. Bu başkaldırı üzerine Allah, Azrail’i Deli Dumrul’un canını alması için yollar. Deli Dumrul, Azrail’i bir türlü yakalayamaz ve Allah’ın birliğine iman eder. Bir can getirmesi şartıyla canı bağışlanacak olur. Yakın çevresinden can diler. Annesi de, babası da can vermeyi kabul etmez. Artık öleceğine inanan Deli Dumrul, karısıyla helalleşmeye gider. Karısının kendisine canını vermesini istemesi üzerine Allah’a “Ya ikimizin canını da al, ya ikimizi de yaşat.” der. Allah ikisine de 140’ar yıl ömür verir. Öte yandan çocuklarına can vermeyen anne ve babanın da canını alır.”

Dede Korkut Hikâyeleri’nde Dede Korkut çok önemli bir isim olarak yer alır. Dede Korkut bu hikâyelerin ne kahramanıdır, ne de yazarıdır. O, hikâyelerde sık sık ortaya çıkan, arabulucu ve özlü sözler söyleyen bir Türk bilgesidir. Fakat bu oyunda Dede Korkut’u çok hafif bir karakter olarak sunmuşlar seyircilere. Dede Korkut bir kişinin sırtına binmiş, onun sözlerini kendisini taşıyan kişi yansıma şeklinde tekrar ediyor. Bu durum belki seyirciyi güldürüyor ama Dede Korkut gibi halkın muhayyilesinde ulvileşmiş bir destan bilgesini ucuz komedi malzemesi haline dönüştürüyorlar. Bunu hoş karşılamadım. Etrafımdaki seyirciler de bu hafifliği Dede Korkut’un kişiliğiyle ve tarihî misyonuyla bağdaştıramadıklarını söylediler.

Günümüzde ağır içerikli oyunlar seyirci tarafından tercih edilmiyor। Tiyatro seyircisi gülmek istiyor. Onun içindir ki günümüzde yönetmenler oyunlarına, özgün metinlerde olmasa da, zaman zaman gülmece unsurları katıyorlar. Fakat bunun dozu kaçınca iş çığırından çıkıyor. Bu tiyatroda bir oyuncunun dilini bir karış çıkarıp köpek rolüyle yerlerde sürünmesini eşref-i mahlûkat olan bir insan olarak hazmedemedim. Bu, oyunun gereksiz bölümlerinden biriydi. Bütün eksik ve olumsuz yanlarına rağmen “Deli Dumrul” benden geçer not aldı.

1 Ocak 2008 Salı

Bir Tiryakinin Son Sözleri

M.NİHAT MALKOÇ

Sigarayla dostluk kurduğum ilk günler her şey ne kadar da güzel görünmüştü bana. Şunu itiraf edeyim ki aslında sigaradan keyif filan da almıyordum. Çevremde sigara tüttürenlerin cakasına kurban oldum da denebilir. Sanki o laneti içince büyüyordu insanlar… Çevremizdekiler onlara daha farklı bakıyordu. Büyük olmanın alâmeti gibi algılanıyordu sigarayı ağızda tutmak, öylece konuşmak… Etraftaki kızlara hava atmanın yolu da sanki sigaradan geçiyordu. Bu duygularla ellerim titreyerek, cebimde biriken bozuk paraları büfeciye uzattım. Filtresiz bir Bitlis istemiştim burma bıyıklı, sert mizaçlı adamdan. Paketi uzatırken de küçümser bakışlarla baştan aşağı süzmüştü beni. Bu benim sigaraya adım atışımın ilk merhalesiydi. Yaşım kemale ermediği için gerçekleri göremiyordum.

Uzun süre özentiyle paket taşıdım mintanımın cebinde. Duman içerisinde olmaktan hoşlanmasam da, nikotini canım çekmese de kendimi, büyüdüğümü onunla ispat etmeye çalışıyordum. ‘Ben asla tiryaki olmam’ diye de kendimi ve çevremi sözde rahatlatıyordum. Gerçekten de bu melun maddeye alışacak gibi görünmüyordum. ‘Ben asla sigaraya alışmam’ iddialı düşüncesine sahiptim. Tiryakilik ve bağımlılık kavramları havsalamdan uzaktı. Dumanını içime çekince boğulacak gibi oluyordum. Öksürüğüm etraftan yankılanıyordu. Onun içindir ki dumanı ağzımda biriktirip üflüyordum. ‘Ben dudak tiryakiliğinden öteye gitmem’ diyordum kendi kendime. Tiryakilik hikâyelerine de içten içe gülüp geçiyordum.

Geçen zaman çok şeyi değiştirdi hayatımda. Kokusundan nefret ettiğim sigara, hayatıma iyiden iyiye girmeye başladı. Sigaraya bakışımda köklü değişiklikler oldu. Artık onsuz yapamıyordum. Gösteriş merakıyla başladığım bu illet, kanıma girmişti. ‘Sigarayı yakan aslında kendini de yakar’ düşüncesi ilk gençlik yıllarımda bana uzaktı. Fakat geçen zaman bana bunu gösterdi. Her sigara yakışımda biraz da sağlığımı, umutlarımı, kendimin ve sevdiklerimin geleceğini yakıyordum. Fakat bunun farkına vardığımda artık çok geç olmuştu. Çünkü zamanla roller değişmiş, ilk yıllarda kontrolümde olan sigara, beni kontrol altına almıştı. İnanmak istemesem de ben bir tiryakiydim. Üstelik dudak tiryakisi filan da değil…

Gençliğimde kuş gibi çıktığım yokuşlar zamanla kâbusum olmuştu. Üç katlı apartmanın merdivenlerini çıkınca komaya giriyordum. Gece öksürükleri ve hırıltıları sadece eşimi değil, komşuları da rahatsız ediyordu. Nefes darlığı çekmeme rağmen bu kötü arkadaştan birkaç gün üst üste ayrı kalamıyordum. Zihnimden eski bir şarkının ‘ne seninle ne sensiz” dizesi geçiyordu hep… Dost sandığım sigara, beni dik yokuşlarda yapayalnız ve çaresiz bırakıyordu. Fakat tuzağına düşürmüştü beni bir kere. Hayatımın bir parçası olmuştu. Sapsarı olmuştu inci gibi bembeyaz dişlerim… Yürürken bacaklarım, yazarken ellerim, okurken dudaklarım titriyordu. Sabahları kalktığımda ağzımda hep bir acılık hissediyordum.

Geçen zaman aleyhime işliyordu. Sigarayla süren yirmi yıllık zorunlu birlikteliğim beni hayat yolunda yaya bırakmıştı. Doktora gitmiş, tedaviye başlamıştım. Doktor; çektiği akciğer röntgenimi bana göstermiş, mevcut durumu uzun uzun izah etmişti. İçimde avuç dolusu zehir saklıydı. Zifir bağlamıştı akciğerlerim. Fakat bununla da kalmamış, korktuğum başıma gelmişti. Sigaradan neşet eden akciğer kanseri hücrelerimin dengeli çoğalmasını bozmuş, adeta bir köstebek misali yuvalanmıştı. Kanser vücuda yayılıyordu. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de kangren olan ayağım kesildi. Ben sigarayı bırakamadım, fakat sigara beni ayaksız bıraktı. Artık her geçen gün hayattan biraz daha kopuyordum. Hayata tutunacağım dallar sert rüzgârlarda kırılmış. Çok yalnızım, sevdiklerim de terk etmiş beni.

Şimdi karanlık köşe başlarında korku ve tedirginlik içerisinde ölümü bekleyen umarsız bir hayal avcısından farksızım। Artık sigarayla yollarımız ayrıldı. Fakat iş işten geçti bir kere. O, yapacağı hainliği yaptı, beni benden kopardı, başka kurbanlar seçmek için vazifesine döndü. Gençler, siz siz olun, iradenize sahip olun, o lanetlinin tuzağına düşmeyin. Onun sahte gülücüklerine kanmayın. Benim gibi kor ateşlerde yanmayın. Hadi atın elinizden onu…