M.NİHAT MALKOÇ
Rusya’yla Türkiye, tarihî ilişkileri yüzyıllar ötesine uzanan iki büyük devlettir. Ruslarla ilişkilerimiz her dönemde üst düzeyde olmuştur. Bilindiği gibi devletlerarası ilişkilerde duygusallığa yer yoktur. Her devlet uluslararası ilişkilerde duyguyu değil, mantığı esas alır. Bu doğal bir yaklaşımdır. Mantık da her devletin kendi çıkarlarının ön planda olması gerektiğini söyler. Türkiye-Rusya ilişkilerine de bu pencereden bakmak gerekir.
Türkiye’yle Rusya arasında ekonomik, ticarî ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi çerçevesinde yapılan anlaşmaların sayısı hiç de az değildir. Son yıllarda bu iki ülke arasındaki ticaret hacmi de geçmişe nazaran çok artmıştır. Bu yakınlık yeni ilişkileri ve dostlukları beraberinde getirmiştir. SSCB’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan yeni görüntü, pek çok şeyin değiştiğini gösteriyordu. Nitekim öyle de olmuştur. Rusya, tarihî bir değişim ve dönüşüm neticesinde dünyaya yepyeni bir siyasî şekil vermiştir. Bu değişim neticesinde yeni devletler tarih sahnesine çıkmıştır. Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını ilan etmiştir.
Rusya’nın yeniden yapılanması çerçevesinde Türk-Rus ilişkilerinde Trabzon’umuzun konumu da apayrı bir önem kazanmıştır. Sınır kapıları karşılıklı olarak açılmış, insanlar gidip gelmeye başlamıştır. Öncelikle bavul ticareti yapılmıştır. Trabzon’da Rus Pazarı kurulmuş, Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan getirilen mallar burada satışa sunulmuştur. Yine bu değişim sürecinde Rusya Trabzon’a ne kadar çok değer verdiğini göstererek bu şehre başkonsolosluk açmıştır. Bugün bu başkonsolosluk Türkiye ile Rusya arasında önemli bir köprü vazifesi görmektedir. Bu köprü; kültürü de, ticareti de, siyaseti de birbirine bağlamaktadır. Artık Türkiye ile Rusya arasındaki önyargılar en az düzeye inmiştir.
Trabzon’da bunu gösteren gelişmeler yaşanıyor. Rusya Federasyonu Trabzon Başkonsolosluğu’nun ve Trabzon Valiliği’nin Türkiye’de Rusya Kültür Yılı nedeniyle ortaklaşa düzenledikleri “Krasnodar-Trabzon Arasındaki Kültürel İlişkilerin Geliştirilmesi” etkinlikleri Trabzon’da başladı. İlk gün etkinlikleri çerçevesinde Kuban Kazakları Şarkı ve Oyun Çocuk Topluluğu Trabzon Lisesi’ne geldi. Rus dansçılar okul girişinde kalabalık bir öğrenci ve öğretmen topluluğu tarafından çiçeklerle karşılandı. Öğle yemeğini okulda yiyen topluluk elemanları, gördükleri büyük sevgi ve ilgi karşısında şaşkınlıklarını gizleyemediler.
Türk-Rus dostluğu çerçevesinde 05 Aralık Çarşamba günü Trabzon Lisesi Mehmet Ali Yılmaz Konferans Salonu’nda Trabzon Valisi Nuri Okutan’ın da katıldığı, Rusya’dan gelen halk dansları topluluklarının renklendirdiği güzel bir eğlence programı düzenlendi. Programın sunuculuğunu Trabzon Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Eyüp Köse yaptı. Trabzon Lisesi öğrencilerinin salonu tıka basa doldurduğu program, saygı duruşu ve İstiklal Marşı’yla başladı. Daha sonra Rusya Federasyonu Marşı ile Kuban Eyalet Marşı okundu. Rusya yetkililerinin yaptığı konuşmanın ardından Trabzon Valisi Nuri Okutan, Rus misafirlere kısa bir hoş geldiniz konuşması yaptı. Onları Trabzon’da görmekten duyduğu sevinci dile getirdi.
Kalabalık bir basın grubunun da takip ettiği program, Trabzon Fatih İlköğretim Okulu Folklor ekibinin ayakta alkışlanan yöresel oyunuyla başladı. Minik öğrenciler hünerlerini gösterdiler. Ardından salonu ağzına kadar dolduran seyirciler “Kuban Kazakları Şarkı ve Oyun Çocuk Topluluğu”nun güzel bir gösterisini seyretti. Rus kültür adamları Trabzon Valisi Nuri Oktan’a çeşitli yöresel hediyeler sundular. Tuz ve ekmek verdiler. Trabzon Valisi Okutan da onlara bir buket çiçekle karşılık verdi. Çok güzel ve eğlenceli dakikalar yaşandı.
Kin ve nefret politikalarına inat; sevgi ve hoşgörü kültürünün barış ve dostluğun çok önemli bir aracı olabileceği tüm çıplaklığıyla bir kez daha görüldü। Barış sermayesini hoyratça harcayanların yanlış bir yolda olduğu bir defa daha ortaya çıktı. Bu karşılıklı sevgi ve hoşgörü gösterileri, halkların yüreklerinde besleyip büyüttükleri sevgilerinin bütün meseleleri aşacak kudrette olduğunu gösterdi. Rusya’nın Trabzon Başkonsolosluğunun gayretleriyle gerçekleştirilen dostluk ve sanat günleri birkaç gün daha devam edecek.
6 Aralık 2007 Perşembe
4 Aralık 2007 Salı
Millî Bütünlüğümüz ve Türkçe
M.NİHAT MALKOÇ
Dil bir iletişim aracıdır. Aynı dili konuşan kişiler bu emsalsiz vasıtayla birbirlerini anlarlar. Harfler seslerin simgeleridir. Bunlar milletten millete değişse de dilin anlam ve önemi bütün milletlerde üst düzeydedir. Dil sayesinde geçmişin maddî ve manevî birikimlerini bugüne aktarabiliyoruz. Bugüne kadar pek çok dil tanımı yapılmıştır. Bu tanımlar, tanımı yapan kişinin ufkuyla sınırlıdır. Bunlar içerisinde en geniş dil tanımı şudur: “Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta; kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlık; milleti birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir müessese; bin yıllar boyunca gelişerek meydana gelmiş bir sosyal kurum; seslerden örülmüş bir ağ; temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemidir.”
Dilin bu geniş tanımı üzerinde ciltler dolusu kitaplar yazsak azdır. Aslında bu tanımın her bir cümlesi üzerine bile bir kitap yazılabilir. Yani o kadar mühim bir araçtır dil… Bir dilin seslerinin karşılığı olan harfler topluluğuna “alfabe” diyoruz. Türkler tarih boyunca onlarca alfabe kullanmışlardır. Bunlar arasında en önemlileri Göktürk, Uygur, Arap ve Latin alfabeleridir. Özellikle Cumhuriyetten evvel altı yüz yılı aşkın bir zaman boyunca kullanılan Arap alfabesiyle milyonlarca cilt kitap yazılmıştır. Fakat bu kitaplar Latin alfabesinin kabul edilişiyle birlikte kütüphanelerin tozlu raflarında derin uykulara dalmıştır. Bugünkü nesil bu kıymetli kitapları okumaktan ve anlamaktan çok uzaktır.
Milli kültürü, dini, dili, sanatı olmayan milletler kısa zamanda yıkılıp yok olmaya mahkûmdur. Modern teknoloji ve kozmopolit değerler, insanları bir arada tutmaya muktedir değildir. Dil, milletleri birbirine bağlayan çimentodur. Dil aynı coğrafyayı, aynı tarihi ve aynı kültürü paylaşan insanları birbirine bağlayan çelikten bir bağdır. Bütün bağlar kopsa da dil bağıyla birbirine bağlanan toplumlar ve fertler asla birbirinden kopmazlar.
Son yıllarda Türkiye’de “Yabancı dille eğitim yapılsın mı yapılmasın mı?” tartışması sürüp gitmektedir. Yabancı dil öğrenmekle yabancı dille eğitim yapmak ayrı konulardır. Öncelikle bunu ayırt etmek, sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekir. Uzun yıllardan beri bir kısım liselerde(Anadolu ve Fen Liseleri) yabancı dil ağırlıklı eğitim verilmektedir. Hatta bir zamanlar bu okullarda diğer dersler de yabancı dille verilmekteydi. Fakat ne öğretmenler söz konusu dersleri yeterince verebilmekte, ne de öğrenciler verilenleri alabilmekteydi. Bunun yanlış olduğu tez anlaşıldı ve mevcut uygulamadan vazgeçildi. Bizler yabancı dil öğrenmenin önemine inanmakla birlikte, yabancı dille eğitimi sömürge milletlerin onursuzca davranışı olarak görmekteyiz. Şayet Türkçe eğitim dili olmaktan çıkarılırsa yarın bu millet bir buz dağı gibi eriyip çözülebilir. Bu da değerlerimizin erozyona uğraması neticesini doğurur.
Bizler millet olarak büyüklüğümüzün farkında değiliz. Bu millet bir zamanlar üç kıtada bayrak dalgalandırmış, onlarca milleti aynı çatı altında huzur ve refah içerisinde yaşatmıştır. Üstelik bunu yaparken bugünkü ABD gibi şiddete ve hileye başvurmamıştır. Bu büyük milletin dili de, dini de kendisine yetecek düzeydedir. Bugün yapılan araştırmalara göre dilimizde 15 bin yabancı kelime bulunurken, diğer dillerde ise 12 bin Türkçe kelime var. Bizler her işte aşırıya gitmeye meyilli bir milletiz. Bir zamanlar dilde özleştirme çalışmaları yapıldı. Nerde bir Arapça ve Farsça kökenli kelime varsa dilden çıkarıldı. Yerlerine nerden çıktığı belli olmayan uyduruk kelimeler getirildi. Fakat sağduyulu milletimiz bu kelimeleri benimsemedi, kullanmadı. Onun içindir ki bu beyhude gayretler sonuç vermedi.
Bir zamanlar Arapça ve Farsçadan alınan kelimeler zamanla değişerek Türkçeye yerleşti. Atatürk’ün dediği gibi “Ketebe Arap’ın; kâtip, mektup bizimdir.” Bunları değiştirip belirsiz ve ucube bir dil meydana getirme gayretleri, bu milletin birlik ve beraberliğine kurşun sıkmaktan farksızdır. Aslında bir zamanlar Atatürk de yanlış yönlendirilerek bu hataya düşürülmüştür. Türkçeyi kuşa döndürmeye, onun kolunu kanadını kırmaya niyetli kişiler, Atatürk’ün gücünden yararlanmayı denemişlerdir. Fakat Atatürk bu oyunu bozmuştur.
Türkçe millî birliğimizin ve bütünlüğümüzün vazgeçilmez teminatıdır. Bu teminat ortadan kaldırılıp yok edilirse diğer birlik unsurları çorap söküğü gibi gelir, milleti millet yapan değişmez unsurlar kaybolur gider. Bu ülkenin millî birliğini ve beraberliğini korumak istiyorsak dilimize, bizleri kenetleyen zengin Türkçemize sahip çıkmalıyız. Bu hususta en büyük görev öğretmenlere ve ailelere düşmektedir. Öğretmenler ve aileler çocukların ne yediğine, ne içtiğine karıştıkları kadar, ne konuştuğuna, nasıl konuştuğuna da karışmalıdır. Çünkü bu büyük şer taarruzuna karşı ancak ortak hareket ederek durabiliriz. Bu konuda Atatürk’ün şu sözü bize yol göstermektedir: “Ülkesini yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Dil, fertler arasındaki duygu, düşünce ve inanç birliğini tesis eder, toplumsal yapımızı şekillendirir. Dağınık toplumlar ancak dillerini koruyarak kenetlenir, tekrar güçlü bir millet olurlar. Milletler ancak dil sayesinde öz benliklerini koruyabilmektedirler. Kuşaklar arasındaki en sağlam köprü dildir. Bu köprü bizi geleceğe bağlar. Dedeyle torunu birbirlerine yaklaştıran, aynı kapta toplanıp çoğalmalarını sağlayan esas unsur dille taşınan maddî ve manevî medeniyettir. Dil bizim yumuşak karnımızdır. Onun içindir ki millî hassasiyetlerimizle uğraşmak isteyenler, işe dili yozlaştırmakla başlamaktadırlar. Bunun ucu kültür emperyalizmine kadar uzanmaktadır. Kültür emperyalizmi ilk icraatına duygularımızı ve irademizi esaret altına almakla başlamaktadır. Yani kale bir anlamda içten fethedilmektedir. Bugünkü savaşların sessizce ve kansızca gerekleşmesi bu yüzdendir.
Bilindiği gibi son yıllarda Türkçeye Batı dillerinden, özellikle İngilizceden binlerce kelime girmiştir. Bu değişim ve istila her geçen gün artarak devam etmektedir. Türkçe, İngilizcenin çöplüğüne dönmüştür. Sokaklarda dolaşırken çok kez yüzümüz kızarıyor. Adeta sömürge bir devlette yaşayanların ezikliğini iliklerimize kadar hissetmekteyiz. Bizler Avrupa’nın hem teknolojisine, hem de kültürüne açık pazar olmuşuz. Bu sahada gümrük kapılarımızı ardına kadar açmışız. Bunun neticesinde ne yazık ki öz yurdumuzda garip ve parya durumuna düşmüşüz. Sırf bu yüzden bağımsızlığımız bile tehlikeye girmiştir.
Bizler Batının teknolojisini isimleriyle beraber almışız. Kelimelerin önemli bir bölümü teknolojiyle birlikte elini kolunu sallaya sallaya geldi. Oysa buna hiç ihtiyacımız yoktu. Bizim dilimiz sondan eklemeli bir dildir. Binlerce ek ve kök vardır bu dilde. Bunları kullanarak “bilgisayar” örneğinde olduğu gibi yeni kelimeler türetebilirdik. Fakat ne yazık ki öyle yapmadık. Ticarethanelerimize yabancı isimler koyma hususunda birbirlerimizle yarıştık. Bu durum karşısında halk da beklenen tepkiyi göstermedi. Aksine ecnebi kültüre dört elle sarıldılar. Böylelikle varlık sebebimiz olan Türkçemiz büyük bir yara aldı.
Türk dünyasının birliğini imkânsız hale getirmek isteyen Ruslar, Türk dünyasında “Dilde birlik, fikirde birlik, iş’te birlik”, kurmak isteyen Gaspıralı İsmail Bey’in mezarını bile yok ettiler. Bu emsalsiz Türk büyüğünün mezarına bile tahammül edemediler. Kırgız’ı, Kazak’ı, Özbek’i, Türkmen’i, Azeri’yi farklı milletler gibi göstermeye çalıştılar. Bu yüzden beklenen Türk birliği bir türlü gerçekleştirilemedi. Türkiye bu hususta beklenen cesur ve kararlı adımları atamadı. Bu ülkelerin bağımsızlığı sözde kaldı.
Bizler, savaşlarda zor şartlarda kazandığımız zaferleri masa başlarında hilelerle kaybettik. Artık elimizde bir Türkçemiz ve küçülmüş bir coğrafyamız kaldı. Onların kaybolmasına asla rıza göstermeyeceğiz. Bu dili kanımıza, canımıza bedel sayıp koruyacağız. Onların elimizden kayıp gitmesine asla seyirci kalmayacağız. Zira dil giderse vatan da gider.
Geçen zaman Türkçenin aleyhine işliyor. Günümüzde milletimizi cendereye alan dil ve kültür sömürgeciliğinin önüne geçecek Karamanoğlu Mehmet Bey gibi kararlı ve cesur insanlara ihtiyaç vardır. O, bundan yüzyıllar önce dilin gidişatını beğenmemiş, bunun üzerine şu sert fermanı yayınlamıştır: “Bugünden geru divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”(13 Mayıs 1277) Bu fermandan sonra her yerde Türkçe konuşulmaya başlanmıştır. Bugün Türkçenin itibarını iade edecek kararlı idarecileri mumla arıyoruz. Bu çağın Karamanoğlu Mehmet’ini hasretle bekliyoruz.
Dil bir iletişim aracıdır. Aynı dili konuşan kişiler bu emsalsiz vasıtayla birbirlerini anlarlar. Harfler seslerin simgeleridir. Bunlar milletten millete değişse de dilin anlam ve önemi bütün milletlerde üst düzeydedir. Dil sayesinde geçmişin maddî ve manevî birikimlerini bugüne aktarabiliyoruz. Bugüne kadar pek çok dil tanımı yapılmıştır. Bu tanımlar, tanımı yapan kişinin ufkuyla sınırlıdır. Bunlar içerisinde en geniş dil tanımı şudur: “Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta; kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlık; milleti birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir müessese; bin yıllar boyunca gelişerek meydana gelmiş bir sosyal kurum; seslerden örülmüş bir ağ; temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemidir.”
Dilin bu geniş tanımı üzerinde ciltler dolusu kitaplar yazsak azdır. Aslında bu tanımın her bir cümlesi üzerine bile bir kitap yazılabilir. Yani o kadar mühim bir araçtır dil… Bir dilin seslerinin karşılığı olan harfler topluluğuna “alfabe” diyoruz. Türkler tarih boyunca onlarca alfabe kullanmışlardır. Bunlar arasında en önemlileri Göktürk, Uygur, Arap ve Latin alfabeleridir. Özellikle Cumhuriyetten evvel altı yüz yılı aşkın bir zaman boyunca kullanılan Arap alfabesiyle milyonlarca cilt kitap yazılmıştır. Fakat bu kitaplar Latin alfabesinin kabul edilişiyle birlikte kütüphanelerin tozlu raflarında derin uykulara dalmıştır. Bugünkü nesil bu kıymetli kitapları okumaktan ve anlamaktan çok uzaktır.
Milli kültürü, dini, dili, sanatı olmayan milletler kısa zamanda yıkılıp yok olmaya mahkûmdur. Modern teknoloji ve kozmopolit değerler, insanları bir arada tutmaya muktedir değildir. Dil, milletleri birbirine bağlayan çimentodur. Dil aynı coğrafyayı, aynı tarihi ve aynı kültürü paylaşan insanları birbirine bağlayan çelikten bir bağdır. Bütün bağlar kopsa da dil bağıyla birbirine bağlanan toplumlar ve fertler asla birbirinden kopmazlar.
Son yıllarda Türkiye’de “Yabancı dille eğitim yapılsın mı yapılmasın mı?” tartışması sürüp gitmektedir. Yabancı dil öğrenmekle yabancı dille eğitim yapmak ayrı konulardır. Öncelikle bunu ayırt etmek, sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekir. Uzun yıllardan beri bir kısım liselerde(Anadolu ve Fen Liseleri) yabancı dil ağırlıklı eğitim verilmektedir. Hatta bir zamanlar bu okullarda diğer dersler de yabancı dille verilmekteydi. Fakat ne öğretmenler söz konusu dersleri yeterince verebilmekte, ne de öğrenciler verilenleri alabilmekteydi. Bunun yanlış olduğu tez anlaşıldı ve mevcut uygulamadan vazgeçildi. Bizler yabancı dil öğrenmenin önemine inanmakla birlikte, yabancı dille eğitimi sömürge milletlerin onursuzca davranışı olarak görmekteyiz. Şayet Türkçe eğitim dili olmaktan çıkarılırsa yarın bu millet bir buz dağı gibi eriyip çözülebilir. Bu da değerlerimizin erozyona uğraması neticesini doğurur.
Bizler millet olarak büyüklüğümüzün farkında değiliz. Bu millet bir zamanlar üç kıtada bayrak dalgalandırmış, onlarca milleti aynı çatı altında huzur ve refah içerisinde yaşatmıştır. Üstelik bunu yaparken bugünkü ABD gibi şiddete ve hileye başvurmamıştır. Bu büyük milletin dili de, dini de kendisine yetecek düzeydedir. Bugün yapılan araştırmalara göre dilimizde 15 bin yabancı kelime bulunurken, diğer dillerde ise 12 bin Türkçe kelime var. Bizler her işte aşırıya gitmeye meyilli bir milletiz. Bir zamanlar dilde özleştirme çalışmaları yapıldı. Nerde bir Arapça ve Farsça kökenli kelime varsa dilden çıkarıldı. Yerlerine nerden çıktığı belli olmayan uyduruk kelimeler getirildi. Fakat sağduyulu milletimiz bu kelimeleri benimsemedi, kullanmadı. Onun içindir ki bu beyhude gayretler sonuç vermedi.
Bir zamanlar Arapça ve Farsçadan alınan kelimeler zamanla değişerek Türkçeye yerleşti. Atatürk’ün dediği gibi “Ketebe Arap’ın; kâtip, mektup bizimdir.” Bunları değiştirip belirsiz ve ucube bir dil meydana getirme gayretleri, bu milletin birlik ve beraberliğine kurşun sıkmaktan farksızdır. Aslında bir zamanlar Atatürk de yanlış yönlendirilerek bu hataya düşürülmüştür. Türkçeyi kuşa döndürmeye, onun kolunu kanadını kırmaya niyetli kişiler, Atatürk’ün gücünden yararlanmayı denemişlerdir. Fakat Atatürk bu oyunu bozmuştur.
Türkçe millî birliğimizin ve bütünlüğümüzün vazgeçilmez teminatıdır. Bu teminat ortadan kaldırılıp yok edilirse diğer birlik unsurları çorap söküğü gibi gelir, milleti millet yapan değişmez unsurlar kaybolur gider. Bu ülkenin millî birliğini ve beraberliğini korumak istiyorsak dilimize, bizleri kenetleyen zengin Türkçemize sahip çıkmalıyız. Bu hususta en büyük görev öğretmenlere ve ailelere düşmektedir. Öğretmenler ve aileler çocukların ne yediğine, ne içtiğine karıştıkları kadar, ne konuştuğuna, nasıl konuştuğuna da karışmalıdır. Çünkü bu büyük şer taarruzuna karşı ancak ortak hareket ederek durabiliriz. Bu konuda Atatürk’ün şu sözü bize yol göstermektedir: “Ülkesini yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Dil, fertler arasındaki duygu, düşünce ve inanç birliğini tesis eder, toplumsal yapımızı şekillendirir. Dağınık toplumlar ancak dillerini koruyarak kenetlenir, tekrar güçlü bir millet olurlar. Milletler ancak dil sayesinde öz benliklerini koruyabilmektedirler. Kuşaklar arasındaki en sağlam köprü dildir. Bu köprü bizi geleceğe bağlar. Dedeyle torunu birbirlerine yaklaştıran, aynı kapta toplanıp çoğalmalarını sağlayan esas unsur dille taşınan maddî ve manevî medeniyettir. Dil bizim yumuşak karnımızdır. Onun içindir ki millî hassasiyetlerimizle uğraşmak isteyenler, işe dili yozlaştırmakla başlamaktadırlar. Bunun ucu kültür emperyalizmine kadar uzanmaktadır. Kültür emperyalizmi ilk icraatına duygularımızı ve irademizi esaret altına almakla başlamaktadır. Yani kale bir anlamda içten fethedilmektedir. Bugünkü savaşların sessizce ve kansızca gerekleşmesi bu yüzdendir.
Bilindiği gibi son yıllarda Türkçeye Batı dillerinden, özellikle İngilizceden binlerce kelime girmiştir. Bu değişim ve istila her geçen gün artarak devam etmektedir. Türkçe, İngilizcenin çöplüğüne dönmüştür. Sokaklarda dolaşırken çok kez yüzümüz kızarıyor. Adeta sömürge bir devlette yaşayanların ezikliğini iliklerimize kadar hissetmekteyiz. Bizler Avrupa’nın hem teknolojisine, hem de kültürüne açık pazar olmuşuz. Bu sahada gümrük kapılarımızı ardına kadar açmışız. Bunun neticesinde ne yazık ki öz yurdumuzda garip ve parya durumuna düşmüşüz. Sırf bu yüzden bağımsızlığımız bile tehlikeye girmiştir.
Bizler Batının teknolojisini isimleriyle beraber almışız. Kelimelerin önemli bir bölümü teknolojiyle birlikte elini kolunu sallaya sallaya geldi. Oysa buna hiç ihtiyacımız yoktu. Bizim dilimiz sondan eklemeli bir dildir. Binlerce ek ve kök vardır bu dilde. Bunları kullanarak “bilgisayar” örneğinde olduğu gibi yeni kelimeler türetebilirdik. Fakat ne yazık ki öyle yapmadık. Ticarethanelerimize yabancı isimler koyma hususunda birbirlerimizle yarıştık. Bu durum karşısında halk da beklenen tepkiyi göstermedi. Aksine ecnebi kültüre dört elle sarıldılar. Böylelikle varlık sebebimiz olan Türkçemiz büyük bir yara aldı.
Türk dünyasının birliğini imkânsız hale getirmek isteyen Ruslar, Türk dünyasında “Dilde birlik, fikirde birlik, iş’te birlik”, kurmak isteyen Gaspıralı İsmail Bey’in mezarını bile yok ettiler. Bu emsalsiz Türk büyüğünün mezarına bile tahammül edemediler. Kırgız’ı, Kazak’ı, Özbek’i, Türkmen’i, Azeri’yi farklı milletler gibi göstermeye çalıştılar. Bu yüzden beklenen Türk birliği bir türlü gerçekleştirilemedi. Türkiye bu hususta beklenen cesur ve kararlı adımları atamadı. Bu ülkelerin bağımsızlığı sözde kaldı.
Bizler, savaşlarda zor şartlarda kazandığımız zaferleri masa başlarında hilelerle kaybettik. Artık elimizde bir Türkçemiz ve küçülmüş bir coğrafyamız kaldı. Onların kaybolmasına asla rıza göstermeyeceğiz. Bu dili kanımıza, canımıza bedel sayıp koruyacağız. Onların elimizden kayıp gitmesine asla seyirci kalmayacağız. Zira dil giderse vatan da gider.
Geçen zaman Türkçenin aleyhine işliyor. Günümüzde milletimizi cendereye alan dil ve kültür sömürgeciliğinin önüne geçecek Karamanoğlu Mehmet Bey gibi kararlı ve cesur insanlara ihtiyaç vardır. O, bundan yüzyıllar önce dilin gidişatını beğenmemiş, bunun üzerine şu sert fermanı yayınlamıştır: “Bugünden geru divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”(13 Mayıs 1277) Bu fermandan sonra her yerde Türkçe konuşulmaya başlanmıştır. Bugün Türkçenin itibarını iade edecek kararlı idarecileri mumla arıyoruz. Bu çağın Karamanoğlu Mehmet’ini hasretle bekliyoruz.
30 Kasım 2007 Cuma
Sevgiyle Başlar Her Şey...
M.NİHAT MALKOÇ
İnsanoğlu yüce Allah’ın halk ettiği en muteber varlıktır. Bu nedenle biz insanlar, Allah’ın yeryüzündeki halifeleri oluvermişiz. Fakat beşere verilen bu kıymet mutlak değildir. Kişi yaptığı hâl ve hareketlerle eşref-i mahlûkat(yaratılanların en şereflisi) olabildiği gibi esfele’s safilin(yaratılanların en aşağısı) mertebesine de düşebilmektedir. Zira günümüzde bunun binlerce canlı örneğini çıplak gözle görebilmekteyiz.
Beşerin kıymeti hiç şüphesiz ki özündedir. Yüce Rabbimiz bu hususta şu hükme varmıştır: “Andolsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.”(İsra S. 70. Ayet) Pek çok varlıktan üstün kılınan insanoğlu ne diye kendi kuyusunu kazmakla meşgul? Bütün dünya bir araya gelse insanın insana yaptığı kötülüğü yapamaz. Oysa imanın alâmetlerinden birisi de sevgi ve hoşgörüdür.
Gerçek müminler başkalarına kötülük edemezler. İslâm’a göre mümin müminin kardeşidir. Bu, gerçek kardeşlikten(aynı anadan ve babadan doğma) de makbûldür. Peygamberimiz bu hususta da kesin ölçüyü koymuştur: “Müminler birbirini sevmekte, birbirini acımakta, birbirini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa, diğer organları da bu yüzden ateşlenir ve uykusuz kalır.”
Hepimiz imandan dem vururuz ama hiçbirimiz bu ince hakikatlere kulak asmayız. Teferruat der, geçeriz. Kabukla özü bir türlü ayrıştıramayız. Meselelerin kabuğunu aşıp özüne inmekte güçlük çekeriz. Sonra da uyanık diye geçinip dururuz. Sevgi yoluna nefret çukurları eşeriz. Sevginin o olağanüstü tılsımını görmezlikten geliriz.
Kişi öncelikle kendisiyle barışık olmalıdır. Meselelerin halledilmesinde kendimizi merkez üs olarak kabul etmeliyiz. Kendimizi de sevmeliyiz. Fakat sözüm ona, insanı putlaştıran bir kısım hümanist zümrenin oyununa da gelmemeliyiz. İnanç ve törelerimizin gereklerine göre belli bir sınır koymalıyız kendimize. Hak ve halk katında çok muteber ve muhterem bir varlık olduğumuzu asla göz ardı etmemeliyiz. 18. yüzyıl Divan şairlerinden olan Şeyh Galip’in şu beyti bu hususta dikkate alınmaya değerdir:
“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.”
(Kendine hoşça bak ki âlemin özü sensin,
Kâinatın gözbebeği olan insansın sen.)
Yunus Emre sevgiyi, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî hoşgörüyü evrenselleştirirken ilâhî hakikatleri ölçü edinmişlerdir. Zira bu âlem şefkat ve merhamet üzere yaratılmıştır. Bunu insanlardan beklerken maalesef, daha çok insan haricindeki varlıklardan görüyoruz. Bu demektir ki dünyamızda bir şeyler ters gidiyor. İnsanoğlu ilâhî misyonunu rafa kaldırmış. Kıymet hükümleri şahsîleşmiş. Felâketin ayak seslerini duymamak için sağır numarası yapıyoruz. Oysa gözlerimizi kapamakla gece olmuyor. İş işten geçmeden kendimize bir çekidüzen verelim. Huzuru başka yerlerde değil, çevremizde ve içimizde arayalım.
Günümüzde bazı çevreler insanı ifrat ve tefrit uçlarında dolaştırarak yaratılış amacından uzaklaştırmaktadırlar. İnsan sevgisi ‘hümanizm’ ifadesiyle başka noktalara çekilmektedir. Yeryüzünün, uğruna yaratıldığı insanı anlamaya yanaşmayanlar ve ona farklı yakıştırmalarda bulunanlar her nedense kulluk bilincini dikkatlerden uzak tutmaktadırlar. Oysa insanları sevmek ve güzellikleri paylaşmak esas alınmalıdır. Sevginin pabucunu dama atmaya çalışanların ektikleri nefret tohumları öncelikle kendilerini zehirleyecektir. Kâbe hükmünde olan gönülleri yıkıp harabeye döndürenler huzuru ancak düşlerinde görebileceklerdir. Bu hususta da sözü büyük mutasavvıf şair Yunus Emre’ye verelim:
“Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.”
İnsanoğlu yüce Allah’ın halk ettiği en muteber varlıktır. Bu nedenle biz insanlar, Allah’ın yeryüzündeki halifeleri oluvermişiz. Fakat beşere verilen bu kıymet mutlak değildir. Kişi yaptığı hâl ve hareketlerle eşref-i mahlûkat(yaratılanların en şereflisi) olabildiği gibi esfele’s safilin(yaratılanların en aşağısı) mertebesine de düşebilmektedir. Zira günümüzde bunun binlerce canlı örneğini çıplak gözle görebilmekteyiz.
Beşerin kıymeti hiç şüphesiz ki özündedir. Yüce Rabbimiz bu hususta şu hükme varmıştır: “Andolsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.”(İsra S. 70. Ayet) Pek çok varlıktan üstün kılınan insanoğlu ne diye kendi kuyusunu kazmakla meşgul? Bütün dünya bir araya gelse insanın insana yaptığı kötülüğü yapamaz. Oysa imanın alâmetlerinden birisi de sevgi ve hoşgörüdür.
Gerçek müminler başkalarına kötülük edemezler. İslâm’a göre mümin müminin kardeşidir. Bu, gerçek kardeşlikten(aynı anadan ve babadan doğma) de makbûldür. Peygamberimiz bu hususta da kesin ölçüyü koymuştur: “Müminler birbirini sevmekte, birbirini acımakta, birbirini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa, diğer organları da bu yüzden ateşlenir ve uykusuz kalır.”
Hepimiz imandan dem vururuz ama hiçbirimiz bu ince hakikatlere kulak asmayız. Teferruat der, geçeriz. Kabukla özü bir türlü ayrıştıramayız. Meselelerin kabuğunu aşıp özüne inmekte güçlük çekeriz. Sonra da uyanık diye geçinip dururuz. Sevgi yoluna nefret çukurları eşeriz. Sevginin o olağanüstü tılsımını görmezlikten geliriz.
Kişi öncelikle kendisiyle barışık olmalıdır. Meselelerin halledilmesinde kendimizi merkez üs olarak kabul etmeliyiz. Kendimizi de sevmeliyiz. Fakat sözüm ona, insanı putlaştıran bir kısım hümanist zümrenin oyununa da gelmemeliyiz. İnanç ve törelerimizin gereklerine göre belli bir sınır koymalıyız kendimize. Hak ve halk katında çok muteber ve muhterem bir varlık olduğumuzu asla göz ardı etmemeliyiz. 18. yüzyıl Divan şairlerinden olan Şeyh Galip’in şu beyti bu hususta dikkate alınmaya değerdir:
“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.”
(Kendine hoşça bak ki âlemin özü sensin,
Kâinatın gözbebeği olan insansın sen.)
Yunus Emre sevgiyi, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî hoşgörüyü evrenselleştirirken ilâhî hakikatleri ölçü edinmişlerdir. Zira bu âlem şefkat ve merhamet üzere yaratılmıştır. Bunu insanlardan beklerken maalesef, daha çok insan haricindeki varlıklardan görüyoruz. Bu demektir ki dünyamızda bir şeyler ters gidiyor. İnsanoğlu ilâhî misyonunu rafa kaldırmış. Kıymet hükümleri şahsîleşmiş. Felâketin ayak seslerini duymamak için sağır numarası yapıyoruz. Oysa gözlerimizi kapamakla gece olmuyor. İş işten geçmeden kendimize bir çekidüzen verelim. Huzuru başka yerlerde değil, çevremizde ve içimizde arayalım.
Günümüzde bazı çevreler insanı ifrat ve tefrit uçlarında dolaştırarak yaratılış amacından uzaklaştırmaktadırlar. İnsan sevgisi ‘hümanizm’ ifadesiyle başka noktalara çekilmektedir. Yeryüzünün, uğruna yaratıldığı insanı anlamaya yanaşmayanlar ve ona farklı yakıştırmalarda bulunanlar her nedense kulluk bilincini dikkatlerden uzak tutmaktadırlar. Oysa insanları sevmek ve güzellikleri paylaşmak esas alınmalıdır. Sevginin pabucunu dama atmaya çalışanların ektikleri nefret tohumları öncelikle kendilerini zehirleyecektir. Kâbe hükmünde olan gönülleri yıkıp harabeye döndürenler huzuru ancak düşlerinde görebileceklerdir. Bu hususta da sözü büyük mutasavvıf şair Yunus Emre’ye verelim:
“Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.”
Batı Medeniyeti Karşısında Mehmet Akif
M.NİHAT MALKOÇ
Her milletin kendine mahsus bir medeniyeti mevcuttur. Bunun yanında medeniyetlerin beynelmilel uzantıları da vardır. Bugün, medeniyet kavramı “uygarlık” sözcüğüyle karşılık bulmaktadır. Kültür ve medeniyet kavramlarının içeriği ve kapsamı konusu, bugüne dek çokça tartışılmıştır. Bazıları kültürü millî, medeniyeti evrensel olarak nitelemiştir. Her ikisinin de millî olduğunu söyleyenler de vardır. Bu konulardaki kişisel kanaatler aslında sorgulanmalı ve bu hususta derinleşilmelidir. Mevzumuz bu olmadığı için bunun üzerinde durmayacağız.
Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, ömrü boyunca kâmil bir mümin olarak yaşamıştır. Dünyaya bakış açısı Kur’anî ölçüler dâhilindedir. Müslümanlığın gereği de budur zaten… Dinin bir kısmını kabul edip, bir kısmını çağdışı olarak görmek mümine yakışmaz. O da Müslümanlığı bir bütün olarak görmüş ve öylece yaşamıştır.
Bazı insanlar Mehmet Akif’i, yobaz ve medeniyet düşmanı olarak kabul ederler. Buna dayanak olarak da İslâma tavizsiz bağlanmasını, Batıyı ölçüsüzce eleştirmesini gösterirler. Onlara göre, dünya zamanla değişiyor. Değişen dünyaya ayak uydurmak gerekir. Oysa Akif çağdaş bir insandı. Yani çağın ilminden ve tekniğinden haberdardı. Hiçbir zaman, başını kuma gömerek dünyadan habersiz yaşamayı tercih etmemiştir. Lâkin manevî değerlerinden de asla taviz vermemiştir. Onun için, bazılarının gözünde taassupkâr bir kişi olarak görülmüştür.
Bilindiği gibi “medeniyet” Arapça kökenli bir kelimedir. Bu kelimenin başındaki “mim” harfi kaldırıldığında “deniyet” olarak okunur. “Deniyet” de “hayvanlaşma” demektir. Akif, medeniyetin, deniyete dönüşmesine karşıdır. Onun için, Batı medeniyeti hususunda ince eleyip sık dokumuştur. Çünkü onların inançlarıyla bizimkiler hiçbir zaman birbiriyle bağdaşmaz. Osmanlı Devleti’nin yıkılışına sebep olarak da, Batı’ya körü körüne bağlanışımızı gösterir. Çünkü Osmanlı’nın son dönemlerinde Batı’nın ilim ve tekniğinden ziyade, modası takip edilmiştir. Avrupa’ya teknoloji transferi gayesiyle gönderdiğimiz talebeler, kimliklerini kaybederek melez bir hâl üzere geri dönmüşlerdir. Bilimden nasiplerini alamamışlardır. Akif bu hususta Japonları takdir etmektedir. Çünkü onlar yozlaşmadan Batı’nın teknolojisini ülkelerine taşımışlardır. Gelenek, görenek ve inançlarından asla taviz vermemişlerdir. Ona göre Japonlar, tevhid hariç, müslümanlığın bütün gereklerini, farkında olmadan, yerine getirmektedirler. Akif, biz Müslüman- Türk milletine şu tavsiyede bulunmaktadır:
“Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını,
Veriniz mesainize hem de son süratini
Sade Garb’ın, yalnız ilmine dönsün yüzünüz
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız
Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin yalnız.”
Akif, ilme ve teknolojiye hayrandır. İnsanların yerinde sayması, onu rahatsız eder. Batı’dan gelen her şeye önyargıyla yaklaşan kaba softalara da kızar. İfrat ve tefritten uzak durulmasını ister. Her konuda ölçülü hareket edilmesinden yanadır. Batı’nın teknolojisini alırken, onu da kendi millî rengimize boyamamız gerektiğini ifade eder. Yani taklide şiddetle karşı çıkar. Çünkü taklit hiçbir zaman aslı kadar mükemmel olamaz.
Akif’e göre Batı, geçmişte Müslüman Türklere karşı kötü bir imtihan vermiştir. Onun için İstiklâl Marşı’nda Batı medeniyetini “tek dişi kalmış canavar” a benzetir:
“Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar?”
Burada sözü edilen, yerilen kültür ve medeniyet, Batı’nın ahlâksızlıklarıdır; yoksa ilim ve teknik değildir. Sözlerimi, Akif’in, Batı’nın ilim ve tekniğiyle alâkalı değerlendirmesiyle bitirmek istiyorum: “Avrupalılar’ın ilimleri, irfanları inkâr olunur şey değildir. Heriflerin ilimlerini, fenlerini almalı; fakat kendilerine asla inanmamalı, kapılmamalı…”
Akif’in ne kadar doğru söylediğini bugün yaşadıklarımız göstermiyor mu?
Her milletin kendine mahsus bir medeniyeti mevcuttur. Bunun yanında medeniyetlerin beynelmilel uzantıları da vardır. Bugün, medeniyet kavramı “uygarlık” sözcüğüyle karşılık bulmaktadır. Kültür ve medeniyet kavramlarının içeriği ve kapsamı konusu, bugüne dek çokça tartışılmıştır. Bazıları kültürü millî, medeniyeti evrensel olarak nitelemiştir. Her ikisinin de millî olduğunu söyleyenler de vardır. Bu konulardaki kişisel kanaatler aslında sorgulanmalı ve bu hususta derinleşilmelidir. Mevzumuz bu olmadığı için bunun üzerinde durmayacağız.
Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, ömrü boyunca kâmil bir mümin olarak yaşamıştır. Dünyaya bakış açısı Kur’anî ölçüler dâhilindedir. Müslümanlığın gereği de budur zaten… Dinin bir kısmını kabul edip, bir kısmını çağdışı olarak görmek mümine yakışmaz. O da Müslümanlığı bir bütün olarak görmüş ve öylece yaşamıştır.
Bazı insanlar Mehmet Akif’i, yobaz ve medeniyet düşmanı olarak kabul ederler. Buna dayanak olarak da İslâma tavizsiz bağlanmasını, Batıyı ölçüsüzce eleştirmesini gösterirler. Onlara göre, dünya zamanla değişiyor. Değişen dünyaya ayak uydurmak gerekir. Oysa Akif çağdaş bir insandı. Yani çağın ilminden ve tekniğinden haberdardı. Hiçbir zaman, başını kuma gömerek dünyadan habersiz yaşamayı tercih etmemiştir. Lâkin manevî değerlerinden de asla taviz vermemiştir. Onun için, bazılarının gözünde taassupkâr bir kişi olarak görülmüştür.
Bilindiği gibi “medeniyet” Arapça kökenli bir kelimedir. Bu kelimenin başındaki “mim” harfi kaldırıldığında “deniyet” olarak okunur. “Deniyet” de “hayvanlaşma” demektir. Akif, medeniyetin, deniyete dönüşmesine karşıdır. Onun için, Batı medeniyeti hususunda ince eleyip sık dokumuştur. Çünkü onların inançlarıyla bizimkiler hiçbir zaman birbiriyle bağdaşmaz. Osmanlı Devleti’nin yıkılışına sebep olarak da, Batı’ya körü körüne bağlanışımızı gösterir. Çünkü Osmanlı’nın son dönemlerinde Batı’nın ilim ve tekniğinden ziyade, modası takip edilmiştir. Avrupa’ya teknoloji transferi gayesiyle gönderdiğimiz talebeler, kimliklerini kaybederek melez bir hâl üzere geri dönmüşlerdir. Bilimden nasiplerini alamamışlardır. Akif bu hususta Japonları takdir etmektedir. Çünkü onlar yozlaşmadan Batı’nın teknolojisini ülkelerine taşımışlardır. Gelenek, görenek ve inançlarından asla taviz vermemişlerdir. Ona göre Japonlar, tevhid hariç, müslümanlığın bütün gereklerini, farkında olmadan, yerine getirmektedirler. Akif, biz Müslüman- Türk milletine şu tavsiyede bulunmaktadır:
“Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını,
Veriniz mesainize hem de son süratini
Sade Garb’ın, yalnız ilmine dönsün yüzünüz
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız
Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin yalnız.”
Akif, ilme ve teknolojiye hayrandır. İnsanların yerinde sayması, onu rahatsız eder. Batı’dan gelen her şeye önyargıyla yaklaşan kaba softalara da kızar. İfrat ve tefritten uzak durulmasını ister. Her konuda ölçülü hareket edilmesinden yanadır. Batı’nın teknolojisini alırken, onu da kendi millî rengimize boyamamız gerektiğini ifade eder. Yani taklide şiddetle karşı çıkar. Çünkü taklit hiçbir zaman aslı kadar mükemmel olamaz.
Akif’e göre Batı, geçmişte Müslüman Türklere karşı kötü bir imtihan vermiştir. Onun için İstiklâl Marşı’nda Batı medeniyetini “tek dişi kalmış canavar” a benzetir:
“Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar?”
Burada sözü edilen, yerilen kültür ve medeniyet, Batı’nın ahlâksızlıklarıdır; yoksa ilim ve teknik değildir. Sözlerimi, Akif’in, Batı’nın ilim ve tekniğiyle alâkalı değerlendirmesiyle bitirmek istiyorum: “Avrupalılar’ın ilimleri, irfanları inkâr olunur şey değildir. Heriflerin ilimlerini, fenlerini almalı; fakat kendilerine asla inanmamalı, kapılmamalı…”
Akif’in ne kadar doğru söylediğini bugün yaşadıklarımız göstermiyor mu?
Denge Üzere Yaşamak
M.NİHAT MALKOÇ
Bu dünyaya gelirken hangi birimiz ağlamadık? O minik gözlerimiz ışıkla temas eder etmez, ciğerlerimize hayat öpücüğü hükmündeki ilk oksijen iner inmez tepkimiz ağlamak olmamış mıydı? Bu sanki dünyada çekeceklerimize işaretti. İyi bir yere geliyor olsaydık ağlar mıydık acaba? Bu durum biz insanlara bir mesaj olabilir miydi?.. “Ey insan sen dünya denen bir diyara gidiyorsun. Burası senin hakikî vatanın değildir. Sadece ömür denen uzun ve sonsuz yolculuğun etaplarından birisidir; bunu böyle bil ve ona göre yaşa!..”
Alabildik mi bu hayatî mesajı? Hangi birimiz yaşamını bu ölçüye göre sürdürüyor?.. Hangimiz “ Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için; yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışınız.” hadisini kendine düstur edebiliyor? Huzursuzluklarımızın yegâne kaynağı bu dengeyi sağlayamayışımızdır. Fakat bunu idrak edebilecek akıldan da yoksunuz.
Oysa, gerçek mümin ne dünyaya sırtını çevirir, ne de ahirete!… Dünyaya dört elle sarılıp ahireti unutmak ne kadar yanlışsa; ahireti kazanmak için dünyayı tamamen elinin tersiyle itmek de o derece yanlıştır. Mümin denge üzere hayatını yaşar. O, ifrat ve tefrit noktalarından uzaktır. Çünkü dinin zaten kendisi dengedir. İki cihanda aradığın huzuru bulmak istiyorsan ölçü ve denge üzere yaşamalısın. Öbür yollar çıkmazdır.
Dünyayı ebedî yaşayacağımız bir yer olarak gördüğümüz için kendimizi sonsuz âlemden soyutluyoruz. Onun için de huzursuz oluyoruz. Çünkü hayata bakış mantığımız yanlış ve tutarsız… Yanlışlar üzerinde yükseldikçe huzursuzlumuz o oranda artıyor. Ömrü, dünyevî ve uhrevî diye iki ayak olarak farzedersek, biz bu ayaklardan birini daima devre dışı bırakıyoruz. Tek ayaküstü yaşayan bir insan, iki ayaküstü yaşayan insana göre elbette daha çok yorulacaktır. Yoruldukça da huzuru kaçacaktır. Dünyadan zevk almayan ve de sonsuz âleme yönelik hiçbir hazırlığı olmayan insanların yaşam tarzı budur.
Denge üzere yaşamayan insanların zararı sadece kendilerine değildir. Onlar toplum için de büyük bir tehlike arz ederler. Çünkü bu tip insanlar hep bir tedirginlik içerisinde yaşarlar. Umuttan çok, korku vardır yüreklerinde…. Bu ruh hâli, onları diğer varlıklara karşı sevgisiz ve hoşgörüsüz yapmıştır. Onun için yaşamları kararmıştır bu insanların! Pozitif bir yöneliş göremezsiniz hayatlarında… Başkalarını da umutsuz ederler. Hayata müspet bir katkıları yoktur. Yaşamak onlar için bir yüktür. Aslında kendileri de topluma ve genel anlamda dünyaya yüktürler. Bu kafa yapısındaki kişilerden uzak durmalıyız.
Bütün mevcudat belli bir denge üzere yaratılmıştır. Bunu böyle bilmeli ve ona göre biz de denge üzere yaşamalıyız. Birbirimizin karakter farklılıklarını çatışma sebebi olarak değil, kişisel bir zenginlik olarak görmeliyiz. Birbirimizin kadrini ve kıymetini bilmeliyiz. Çünkü ne biz bu hayatı tapuladık, ne de bu hayat bizi tapuladı. Ansızın ayrılacağız birbirimizden… Her doğan mutlaka ölecektir. Doğmak, ölmektir aslında… Doğumla beraber yaşam kronometresi geri saymaya başlamıştır. Sayılı gün çabuk geçer. Her fâni mutlaka tükenişi yaşayacaktır. Tükeniş demekle yokluğu kastetmiyoruz asla. Çünkü bizim inancımızda yokluk diye bir şey yoktur. Yokluk olarak düşünülen ölüm, aslında sonsuzluğa açılan nuranî bir kapıdır.
Hepimizin içinde sonsuza dek yaşama arzusu vardır. Bu arzu değil midir bizi ölümle düşman eden… Güya ölüm bizi ebedî âlemden alıkoyuyor!.. Tam tersi aslında… Ölüm bize sonsuzluğun kapılarını açıyor. Ruhları dünya gurbetinden kurtarıp ahiret yurdu denen aslî vatanına kavuşturuyor. Allah hiçbir şeyi lüzumsuz yaratmaz. Eğer Rabbimiz bize ebedî yaşama isteği vermişse muhakkak buna karşılık sonsuz bir hayat bahşetmiştir. Her duygunun bir karşılığı vardır. Aslında insanların sonsuza dek yaşama arzusu, ahiretin ve ebedî hayatın varlığına en büyük delildir. Allah bu duyguyu yarattığı hâlde insanlara ebedî yaşama nimetini vermeseydi (hâşâ) abes olurdu. Demek ki ebedî yaşama hissi sonsuz hayata delildir.
Madem ki sonsuz hayat var, korkulacak bir şey değildir ölüm!... Bir de hayatımızı denge üzere yaşamışsak, ölüm dünya meşakkatlerinden kurtulmak, soluklanıp istirahat etmek için bir fırsattır o zaman... Yol azığı olan yolculuktan korkmaz. Azığımız olmadığı için korkuyoruz bu sonsuz yolculuktan… Azık da dünyadaki ibadetlerimizden, sevaplarımızdan başka şey değildir. Ölüm yokluk değil; Allah’a kavuşmaktır. Kim istemez sevgilisine kavuşmayı?... Varlık ummanlarına yelken açmaktır ölüm!.. Yunus’umuz ne güzel söylemiş:
“Ölümden ne korkarsın
Korkma ebedî varsın.”
Hem atalarımızın dediği gibi korkunun ecele faydası yoktur. Akıllı insan, ömrünü ölüm korkusuyla harap etmez. Denge üzere yaşar, ahireti ve hesap gününü dikkate alarak vaktini geçirir; ibadetlere dört elle sarılır; dünyada adını yaşatacak hayırlı eserler bırakır.
Tövbe ve pişmanlık günahların eriyip yok olmasını sağlar. Allah, samimi duygularla pişmanlık duyup yalvaranların elini asla boş çevirmez. Onun en çok sevdiği şey de tövbeleri kabul etmektir. Onun için tövbe kapısı ardına kadar açıktır. Yeter ki bizler bundan istifade etmesini bilelim. Enaniyet duygularına kapılıp şeytanın talebesi olmayalım.
Dünyaya gelirken biz ağlıyorduk, yakınlarımız gülüyordu. Ölüm hâli vuku bulunca her şey nasıl da değişti. İmanla göçenler, sevgililerine kavuşurcasına içten içe gülerek ayrılıyor dünya denen gurbetten!... Bu esnada bu hakikati göremeyen biz fâniler ağlarken, fânilik elbisesini üzerlerinden atan sonsuzluğun bahtiyar yolcuları gülüyor. Onlar ebedi yurtlarına sevinçle yürüyorlar. Rabbim, hepimize gülerek aslî vatanımıza göçmeyi nasip etsin.
Bu dünyaya gelirken hangi birimiz ağlamadık? O minik gözlerimiz ışıkla temas eder etmez, ciğerlerimize hayat öpücüğü hükmündeki ilk oksijen iner inmez tepkimiz ağlamak olmamış mıydı? Bu sanki dünyada çekeceklerimize işaretti. İyi bir yere geliyor olsaydık ağlar mıydık acaba? Bu durum biz insanlara bir mesaj olabilir miydi?.. “Ey insan sen dünya denen bir diyara gidiyorsun. Burası senin hakikî vatanın değildir. Sadece ömür denen uzun ve sonsuz yolculuğun etaplarından birisidir; bunu böyle bil ve ona göre yaşa!..”
Alabildik mi bu hayatî mesajı? Hangi birimiz yaşamını bu ölçüye göre sürdürüyor?.. Hangimiz “ Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için; yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışınız.” hadisini kendine düstur edebiliyor? Huzursuzluklarımızın yegâne kaynağı bu dengeyi sağlayamayışımızdır. Fakat bunu idrak edebilecek akıldan da yoksunuz.
Oysa, gerçek mümin ne dünyaya sırtını çevirir, ne de ahirete!… Dünyaya dört elle sarılıp ahireti unutmak ne kadar yanlışsa; ahireti kazanmak için dünyayı tamamen elinin tersiyle itmek de o derece yanlıştır. Mümin denge üzere hayatını yaşar. O, ifrat ve tefrit noktalarından uzaktır. Çünkü dinin zaten kendisi dengedir. İki cihanda aradığın huzuru bulmak istiyorsan ölçü ve denge üzere yaşamalısın. Öbür yollar çıkmazdır.
Dünyayı ebedî yaşayacağımız bir yer olarak gördüğümüz için kendimizi sonsuz âlemden soyutluyoruz. Onun için de huzursuz oluyoruz. Çünkü hayata bakış mantığımız yanlış ve tutarsız… Yanlışlar üzerinde yükseldikçe huzursuzlumuz o oranda artıyor. Ömrü, dünyevî ve uhrevî diye iki ayak olarak farzedersek, biz bu ayaklardan birini daima devre dışı bırakıyoruz. Tek ayaküstü yaşayan bir insan, iki ayaküstü yaşayan insana göre elbette daha çok yorulacaktır. Yoruldukça da huzuru kaçacaktır. Dünyadan zevk almayan ve de sonsuz âleme yönelik hiçbir hazırlığı olmayan insanların yaşam tarzı budur.
Denge üzere yaşamayan insanların zararı sadece kendilerine değildir. Onlar toplum için de büyük bir tehlike arz ederler. Çünkü bu tip insanlar hep bir tedirginlik içerisinde yaşarlar. Umuttan çok, korku vardır yüreklerinde…. Bu ruh hâli, onları diğer varlıklara karşı sevgisiz ve hoşgörüsüz yapmıştır. Onun için yaşamları kararmıştır bu insanların! Pozitif bir yöneliş göremezsiniz hayatlarında… Başkalarını da umutsuz ederler. Hayata müspet bir katkıları yoktur. Yaşamak onlar için bir yüktür. Aslında kendileri de topluma ve genel anlamda dünyaya yüktürler. Bu kafa yapısındaki kişilerden uzak durmalıyız.
Bütün mevcudat belli bir denge üzere yaratılmıştır. Bunu böyle bilmeli ve ona göre biz de denge üzere yaşamalıyız. Birbirimizin karakter farklılıklarını çatışma sebebi olarak değil, kişisel bir zenginlik olarak görmeliyiz. Birbirimizin kadrini ve kıymetini bilmeliyiz. Çünkü ne biz bu hayatı tapuladık, ne de bu hayat bizi tapuladı. Ansızın ayrılacağız birbirimizden… Her doğan mutlaka ölecektir. Doğmak, ölmektir aslında… Doğumla beraber yaşam kronometresi geri saymaya başlamıştır. Sayılı gün çabuk geçer. Her fâni mutlaka tükenişi yaşayacaktır. Tükeniş demekle yokluğu kastetmiyoruz asla. Çünkü bizim inancımızda yokluk diye bir şey yoktur. Yokluk olarak düşünülen ölüm, aslında sonsuzluğa açılan nuranî bir kapıdır.
Hepimizin içinde sonsuza dek yaşama arzusu vardır. Bu arzu değil midir bizi ölümle düşman eden… Güya ölüm bizi ebedî âlemden alıkoyuyor!.. Tam tersi aslında… Ölüm bize sonsuzluğun kapılarını açıyor. Ruhları dünya gurbetinden kurtarıp ahiret yurdu denen aslî vatanına kavuşturuyor. Allah hiçbir şeyi lüzumsuz yaratmaz. Eğer Rabbimiz bize ebedî yaşama isteği vermişse muhakkak buna karşılık sonsuz bir hayat bahşetmiştir. Her duygunun bir karşılığı vardır. Aslında insanların sonsuza dek yaşama arzusu, ahiretin ve ebedî hayatın varlığına en büyük delildir. Allah bu duyguyu yarattığı hâlde insanlara ebedî yaşama nimetini vermeseydi (hâşâ) abes olurdu. Demek ki ebedî yaşama hissi sonsuz hayata delildir.
Madem ki sonsuz hayat var, korkulacak bir şey değildir ölüm!... Bir de hayatımızı denge üzere yaşamışsak, ölüm dünya meşakkatlerinden kurtulmak, soluklanıp istirahat etmek için bir fırsattır o zaman... Yol azığı olan yolculuktan korkmaz. Azığımız olmadığı için korkuyoruz bu sonsuz yolculuktan… Azık da dünyadaki ibadetlerimizden, sevaplarımızdan başka şey değildir. Ölüm yokluk değil; Allah’a kavuşmaktır. Kim istemez sevgilisine kavuşmayı?... Varlık ummanlarına yelken açmaktır ölüm!.. Yunus’umuz ne güzel söylemiş:
“Ölümden ne korkarsın
Korkma ebedî varsın.”
Hem atalarımızın dediği gibi korkunun ecele faydası yoktur. Akıllı insan, ömrünü ölüm korkusuyla harap etmez. Denge üzere yaşar, ahireti ve hesap gününü dikkate alarak vaktini geçirir; ibadetlere dört elle sarılır; dünyada adını yaşatacak hayırlı eserler bırakır.
Tövbe ve pişmanlık günahların eriyip yok olmasını sağlar. Allah, samimi duygularla pişmanlık duyup yalvaranların elini asla boş çevirmez. Onun en çok sevdiği şey de tövbeleri kabul etmektir. Onun için tövbe kapısı ardına kadar açıktır. Yeter ki bizler bundan istifade etmesini bilelim. Enaniyet duygularına kapılıp şeytanın talebesi olmayalım.
Dünyaya gelirken biz ağlıyorduk, yakınlarımız gülüyordu. Ölüm hâli vuku bulunca her şey nasıl da değişti. İmanla göçenler, sevgililerine kavuşurcasına içten içe gülerek ayrılıyor dünya denen gurbetten!... Bu esnada bu hakikati göremeyen biz fâniler ağlarken, fânilik elbisesini üzerlerinden atan sonsuzluğun bahtiyar yolcuları gülüyor. Onlar ebedi yurtlarına sevinçle yürüyorlar. Rabbim, hepimize gülerek aslî vatanımıza göçmeyi nasip etsin.
Hayatı Anlamlı Kılmak
M.NİHAT MALKOÇ
Günler ne de çabuk geçiyor. Uyuduk sabah oldu, uyandık akşam oldu. Yıllar bir sel misali üzerimize akıp gidiyor. Hani bir zamanlar çocuktuk. Seneler birbirini kovaladı, şimdi çocuklarımız oldu. Bu böyle kalmayacak; Rabbim ömür verirse torunlarımızı da göreceğiz.
Bu akış nereye! Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri, saatler günleri, günler ayları, aylar yılları, yıllar da ömrümüzü sürüklüyor. Peki nereye! Menzili düşünüp hesap eden var mı? Sorular bir yumak olmuş zihnimi kemiriyor. Cevaplar hep askıda kalıyor.
Kimler geldi, kimler geçti dünya denen bu zeminden… Bu kervan dur durak bilmeden yoluna devam edecektir elbette. Gelenler ve gidenler olacaktır; ta ki kıyamete kadar... Zira hayat üç aşamadan ibaret: Doğum, yaşam, ölüm!.. Sanki çözümü olmayan bir denklem önümüze konan… Bu denklemi çözen var mı? Olmaz mı? Vardır muhakkak… Onlar ne bahtiyar insanlardır. Hayatı anlamına uygun olarak yaşayan Allah dostlarıdır onlar…
Peki, biz hayatın neresindeyiz? Onu nasıl algılıyoruz? Bu ölümlü dünyada belli bir müddet yaşamaktan maksat nedir? Son nefesimizi verdikten sonra bizi nasıl bir hayat bekliyor? Kendimize bu soruları soruyor muyuz? Yaşantımızı ve bize daima kuyu kazan nefsimizi sorguluyor muyuz? Bu sorulara verdiğiniz cevaplar sizi tatmin ediyor mu? Yoksa bunları düşünecek zamanınız mı yok? Hayatı akışına mı bırakıyorsunuz?
Hayat nefes alıp vermekten ibaret değildir şüphesiz. İnsanları diğer yaratıklardan üstün kılan ve zorlu bir imtihana tabi tutan Allah, bizleri onurlandırmış, eşref-i malkukat derecesiyle de sıfatlandırmıştır. Bununla da yetinmemiş, biz fanilere en büyük payeyi vererek biz günahkâr kullarını dünyadaki halifesi saymıştır. Bu ne büyük bir şereftir bizler için…
Hayatı anlamlı kılmak için neler yapıyoruz? Yaşıyoruz işte!… Peki, bu yeter mi? Kafanızı iki elinizin arasına alın, bir düşünün… Yaptığınız işleri anlamlandırmaya çalışın. Kendinizi sorgulayın imtihana çekilmeden. Yaşadığınız onca yılı şöyle bir süzgeçten geçirin. Süzgecin incecik deliklerinden geçenle üstünde kalan yaşam tortularını bir kıyaslayın. Bunu yaparken de objektif olmaya gayret edin. Acaba neler görüyorsunuz: Müspet mi, menfi mi?
Ortalama yaşam standardının neresindesiniz? Bunu hesaplarken her şeyi paraya endeksleme basitliğinden kurtulalım artık. Kaliteli yaşamak sadece maddeden ibaret değil ki!.. Dünyaya geniş bir perspektiften bakabilirsek görüş açımız ve insani değerler ufkumuz o denli engin olur. Deve kuşu gibi kuma gömülüp hakikatlerden uzak ve bihaber kalamayız.
İnsan hayal dünyasının genişliği nisbetince düşünür, geleceğe dönük planlar yapar. Olmayacak şeyleri düşünmek de hayal kırıklığına zemin hazırlar. Hayallerimiz ulaşabileceklerimizle orantılı olmalıdır. Her konuda olduğu gibi bu hususta da orta yolu tercih etmeliyiz. Öteki dünyayı hesaba katmadan hayatı planlamak hüsrana davetiyedir.
Hayata nasıl ve nereden bakarsanız onu öyle görürsünüz. Hayatı anlamlı veya anlamsız kılmak kendi elimizdedir. Pembe gözlükle bakarsanız güzellikler görürsünüz, kalın camlı, kara çerçeveli gözlüklerle bakarsanız umutsuzluk ve yeis görürsünüz. Aslında bütün güzellikler ve çirkinlikler kendi içimizdedir. Onları yanlış adreslerde aramayalım.
Zaman zaman iç dünyamıza şöyle bir eğilip bakalım. Başka bir tabirle içimize ayna tutalım. Neler gözüküyor? İnceden inceye bir gözlemleyelim. Unutmayınız ki oradan yansıyan güzellikler ve çirkinlikler sizin eserinizdir. Gördüğünüz bu tablonun analizi size kalmış. Ucuz bahanelere sığınmak basit ve sığ insanların karakteristik özelliğidir. Olgun insan miskin miskin oturup bela okuyan insan değildir. Tam aksine; düşünen, çözüm üreten, çıkış yolları arayan insandır. Bilinmelidir ki aslında çözümsüzlük diye bir şey yoktur. Her şey beyinde başlayıp yine orada bitiyor. Yeterki bu çözüm merkezini randımanlı olarak kullanalım. Şunu unutmayın ki hayat her şeye rağmen yaşanmaya değer... Durup dururken hayatı kendimize zehir etmeyelim. Küçük meseleleri büyütmeyelim. Unutmayalım ki güzel bakan güzel görür; güzel gören de hayatından lezzet alır. Güzellikler hayata bakışta gizlidir.
Günler ne de çabuk geçiyor. Uyuduk sabah oldu, uyandık akşam oldu. Yıllar bir sel misali üzerimize akıp gidiyor. Hani bir zamanlar çocuktuk. Seneler birbirini kovaladı, şimdi çocuklarımız oldu. Bu böyle kalmayacak; Rabbim ömür verirse torunlarımızı da göreceğiz.
Bu akış nereye! Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri, saatler günleri, günler ayları, aylar yılları, yıllar da ömrümüzü sürüklüyor. Peki nereye! Menzili düşünüp hesap eden var mı? Sorular bir yumak olmuş zihnimi kemiriyor. Cevaplar hep askıda kalıyor.
Kimler geldi, kimler geçti dünya denen bu zeminden… Bu kervan dur durak bilmeden yoluna devam edecektir elbette. Gelenler ve gidenler olacaktır; ta ki kıyamete kadar... Zira hayat üç aşamadan ibaret: Doğum, yaşam, ölüm!.. Sanki çözümü olmayan bir denklem önümüze konan… Bu denklemi çözen var mı? Olmaz mı? Vardır muhakkak… Onlar ne bahtiyar insanlardır. Hayatı anlamına uygun olarak yaşayan Allah dostlarıdır onlar…
Peki, biz hayatın neresindeyiz? Onu nasıl algılıyoruz? Bu ölümlü dünyada belli bir müddet yaşamaktan maksat nedir? Son nefesimizi verdikten sonra bizi nasıl bir hayat bekliyor? Kendimize bu soruları soruyor muyuz? Yaşantımızı ve bize daima kuyu kazan nefsimizi sorguluyor muyuz? Bu sorulara verdiğiniz cevaplar sizi tatmin ediyor mu? Yoksa bunları düşünecek zamanınız mı yok? Hayatı akışına mı bırakıyorsunuz?
Hayat nefes alıp vermekten ibaret değildir şüphesiz. İnsanları diğer yaratıklardan üstün kılan ve zorlu bir imtihana tabi tutan Allah, bizleri onurlandırmış, eşref-i malkukat derecesiyle de sıfatlandırmıştır. Bununla da yetinmemiş, biz fanilere en büyük payeyi vererek biz günahkâr kullarını dünyadaki halifesi saymıştır. Bu ne büyük bir şereftir bizler için…
Hayatı anlamlı kılmak için neler yapıyoruz? Yaşıyoruz işte!… Peki, bu yeter mi? Kafanızı iki elinizin arasına alın, bir düşünün… Yaptığınız işleri anlamlandırmaya çalışın. Kendinizi sorgulayın imtihana çekilmeden. Yaşadığınız onca yılı şöyle bir süzgeçten geçirin. Süzgecin incecik deliklerinden geçenle üstünde kalan yaşam tortularını bir kıyaslayın. Bunu yaparken de objektif olmaya gayret edin. Acaba neler görüyorsunuz: Müspet mi, menfi mi?
Ortalama yaşam standardının neresindesiniz? Bunu hesaplarken her şeyi paraya endeksleme basitliğinden kurtulalım artık. Kaliteli yaşamak sadece maddeden ibaret değil ki!.. Dünyaya geniş bir perspektiften bakabilirsek görüş açımız ve insani değerler ufkumuz o denli engin olur. Deve kuşu gibi kuma gömülüp hakikatlerden uzak ve bihaber kalamayız.
İnsan hayal dünyasının genişliği nisbetince düşünür, geleceğe dönük planlar yapar. Olmayacak şeyleri düşünmek de hayal kırıklığına zemin hazırlar. Hayallerimiz ulaşabileceklerimizle orantılı olmalıdır. Her konuda olduğu gibi bu hususta da orta yolu tercih etmeliyiz. Öteki dünyayı hesaba katmadan hayatı planlamak hüsrana davetiyedir.
Hayata nasıl ve nereden bakarsanız onu öyle görürsünüz. Hayatı anlamlı veya anlamsız kılmak kendi elimizdedir. Pembe gözlükle bakarsanız güzellikler görürsünüz, kalın camlı, kara çerçeveli gözlüklerle bakarsanız umutsuzluk ve yeis görürsünüz. Aslında bütün güzellikler ve çirkinlikler kendi içimizdedir. Onları yanlış adreslerde aramayalım.
Zaman zaman iç dünyamıza şöyle bir eğilip bakalım. Başka bir tabirle içimize ayna tutalım. Neler gözüküyor? İnceden inceye bir gözlemleyelim. Unutmayınız ki oradan yansıyan güzellikler ve çirkinlikler sizin eserinizdir. Gördüğünüz bu tablonun analizi size kalmış. Ucuz bahanelere sığınmak basit ve sığ insanların karakteristik özelliğidir. Olgun insan miskin miskin oturup bela okuyan insan değildir. Tam aksine; düşünen, çözüm üreten, çıkış yolları arayan insandır. Bilinmelidir ki aslında çözümsüzlük diye bir şey yoktur. Her şey beyinde başlayıp yine orada bitiyor. Yeterki bu çözüm merkezini randımanlı olarak kullanalım. Şunu unutmayın ki hayat her şeye rağmen yaşanmaya değer... Durup dururken hayatı kendimize zehir etmeyelim. Küçük meseleleri büyütmeyelim. Unutmayalım ki güzel bakan güzel görür; güzel gören de hayatından lezzet alır. Güzellikler hayata bakışta gizlidir.
Gazetecilerin En Kıyağı: Ayhan Kıyak
M.NİHAT MALKOÇ
Dünyanın en zor yazılarıdır ölen bir dostun ardından kâğıda dökülenler… Hep zor gelmiştir bana bu tür yazıları kaleme almak… İnsan ne diyeceğini bilemiyor. Eli ayağı birbirine dolanıyor. Ölen kişi sizin on beş yıllık dostunuz ve ağabeyinizse işin zorluğu katlanıyor üstelik… Zor ama hakikat… Ölüme çare bulan yiğit çıkmadı daha; çıkmayacak da.
“Her can ölümü tadıcıdır” ilâhi fermanı işliyor durmadan… Kıyamete kadar da işleyecektir. İslâm’ın ilk halifesi büyük insan Hz.Ebubekir’e ölümü ne kadar yakın hissettiğini soruyorlar. O da şu ibretli cevabı veriyor: “Nefesimi verdim mi alamayacak kadar, aldım mı veremeyecek kadar yakın bilirim!” Bunu sizler de bir düşündünüz mü?
Her gün belediye hoparlörlerinden ölüm ilanları duyarız da yine de ölümü kendimize yakıştıramayız. Kendimizi en sona bırakırız bu hususta. Hatta sıraya bile koymaya kıyamayız kendimizi. O, kendisinden kaçtığımız ölüm elbet bir gün bizi de yakalayacaktır.
Ölümü hatırlatan ne varsa dışlıyoruz hayatımızdan. Mezarlıkları şehrin en uzağına kuruyoruz görüp de moralimiz bozulmasın diye. Eskiden hemen her caminin önünde bir mezarlık bulunurdu. Cemaat bu kabirlere bakarak kendi sonunun muhasebesini yapardı. Modern şehirlerde mezarlıklara yer yok. Hatta ölümü hatırlatacak hiçbir şey olmamalı etrafımızda!... Oysa biz ölümü unutsak da o bizi asla unutmuyor.
Aslında ölümden korkan ve kaçan, bin kere ölür ömrü boyunca. Akıllı insan ölümden korkmaz; bu ilâhî sonu kabullenir ve ona gereğince hazırlanır. Hem atalarımız ne güzel söylemiş “Korkunun ecele faydası yok” diye. Ölüme karamsar bakmayalım. Çünkü ölüm yok oluş değil, sonsuz bir ahiret hayatının ilk basamağıdır. Ölüm sevgililer sevgilisinin diyarına göç eylemektir. Üstat Necip Fazıl, ölümün güzelliğini bakın nasıl dile getiriyor:
“ Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”
Muhterem insan Ayhan Kıyak ağabeyi 09 Kasım 2004 Salı günü kaybettik. Bir yıldan beri kanser tedavisi görüyordu. Fakat belli bir süre bu kötü hastalıkla kerhen de olsa dost yaşamasını bildi. Fakat bundan dört ay evvel kendisini gazetede gördüğümde tanıyamamıştım. Bir insan bu kadar kısa zaman içerisinde nasıl bu kadar değişebilirdi. Onun bu hâli hayatın ne kadar değişken ve bir anlamda boş bir meşgale olduğunu hatırlattı bana.
Ayhan abi Trabzon basınının duayenlerindendi. Hayatının 45 yılını gazeteciliğe adayan Kıyak (63), 1959 yılında başladığı gazetecilik hayatı boyunca Sabah, Hayatspor ve Türkspor gazetelerinde ve Anadolu Ajansı’nda çalıştı. Trabzon Gazeteciler Cemiyeti’nde bir süre başkanlık yapan Kıyak, 2002 yılından bu yana Hizmet Gazetesi’ni çıkarmaya başlamıştı. Ayhan Kıyak, evli ve 3 çocuk babasıydı. Çocuklarına ve eşine değer veren iyi bir aile reisiydi.
Onunla bundan on dört yıl evvel tanışmıştım. O zaman Karadeniz Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nde öğrenciydim. İçimde büyük bir yazma tutkusu vardı. Her gün kâğıtlara bir şeyler karalayıp duruyordum. Fakat bunları paylaşacağım bir vasıtaya ihtiyacım vardı. Bu gayeyle Türksesi Gazetesi’nin kapısını çaldım. Bu onunla ilk karşılaşmamızdı. Yirmi yaşlarında toy bir insandım o zaman. Beni çok büyük bir ilgiyle karşılamıştı. Gazetesinde yazmak istediğimi söylediğimde gözleri parlamıştı. Benim gibi genç insanların kahve köşelerinde, sokaklarda boş boş dolaştıklarını görerek içinin sızladığını, kendisine ilettiğim yazma teklifini sevinçle karşıladığını belirtmişti.
O zamanlar Türksesi tipo baskıyla çıkıyordu. Yanı elle diziliyordu harfler… Bu zor şartlar altında gazeteyi aksatmadan çıkarıyordu. Her yazı getirişimde uzun uzun sohbetler ederdim kendisiyle. Küçükle küçük, büyükle büyük olurdu. Herkese seviyesine göre konuşurdu. Sohbeti hoştu. İnsan canlısıydı. Yapabileceği hiçbir işe hayır demezdi. Bir ara siyasetin içine de girdi. DYP Trabzon İl Başkan Yardımcısı oldu. Fakat emirle hareket etmeyi sevmediği için, dosdoğru bir insan olduğu için bu alanda fazla ileri gidemedi. Siyasette fazla derinleşemeden parti yöneticiliği makamını terk etti. Anadolu Basın Birliği Genel Başkanlığı ve Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Bu kurumun Trabzon Başkanlığını da sürdürdü. Kısa bir süre olsa da Trabzon Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı yaptı.
Trabzon’da basın denince onun adı hep ilk sıralarda anılırdı. Çünkü hayatı basın içerisinde geçti. Gazetecilik onun için bir yaşam biçimiydi. Fakat basının nimetlerinden pek yararlanamadı. Hep külfetleriyle hemhâl oldu. Gazetecilikten zengin olmayı düşünmedi hiçbir zaman… İsteseydi çok daha farklı yerlerde olurdu. Hep kendi dünyasında, ilkeleriyle tutarlı bir hayatı tercih etti. Sigaraya aşırı bir düşkünlüğü vardı. Sigarayı bırakmayı aklının ucundan bile geçiremezdi. Aç durabilirdi ama sigara içmeden asla!....
Türksesi Gazetesi’ni Erol Üzen’e bırakıp ayrıldıktan sonra ilk göz ağrılarından biri olan Hizmet Gazetesi’ni çıkarmaya başladı. Fakat haftalık çıkıyordu Hizmet… Onun en büyük emeli Hizmet’i günlük çıkarmaktı. Fakat geçirdiği o kâbus hastalık buna izin vermedi. O ölünce, oğulları Serkan ve Aykan, babalarının bu arzusunu gerçekleştirdiler.
Tam on dört yıldan beri iç içe yaşadık Ayhan ağabeyle… Beni de ailenin bir ferdi gibi görerek hep sıcak davrandı. Oğulları Serkan, Aykan, kızı Özlem, sevgili eşi emekli öğretmen Kadriye Hanım çok samimi ve içten insanlar… Kızını çok sevdiği için matbaasının adını da Özlem Matbaası koymuştu. Eşine karşı çok hürmetkârdı. Gazetede sürekli eşine rastlardım. Bir an olsun ayrı kalmaya tahammül edemezlerdi. Oğullarını canı gibi severdi. Bakmaya bile kıyamazdı. Fakat Cahit Sıtkı Tarancı’nın dediği gibi:
“N’eylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında.”
O henüz genç sayılabilecek bir yaşta, 63 yaşında aramızdan ayrıldı. Peygamber Efendimiz de 63 yaşında ölmüştü. Onun için 63 yaşına “Peygamber Yaşı” denir İslâm inancında… Yani Ayhan abi Peygamber yaşını idrak ettiği bir dönemde göçüp gitti. Ölüm haberini gazeteden öğrendim… Bu yüzden mahşeri bir kalabalığın cem olduğu cenaze namazına iştirak edemedim. Hakkını helâl eyle Ayhan abi… Ruhun şad olsun güzel insan…
Dünyanın en zor yazılarıdır ölen bir dostun ardından kâğıda dökülenler… Hep zor gelmiştir bana bu tür yazıları kaleme almak… İnsan ne diyeceğini bilemiyor. Eli ayağı birbirine dolanıyor. Ölen kişi sizin on beş yıllık dostunuz ve ağabeyinizse işin zorluğu katlanıyor üstelik… Zor ama hakikat… Ölüme çare bulan yiğit çıkmadı daha; çıkmayacak da.
“Her can ölümü tadıcıdır” ilâhi fermanı işliyor durmadan… Kıyamete kadar da işleyecektir. İslâm’ın ilk halifesi büyük insan Hz.Ebubekir’e ölümü ne kadar yakın hissettiğini soruyorlar. O da şu ibretli cevabı veriyor: “Nefesimi verdim mi alamayacak kadar, aldım mı veremeyecek kadar yakın bilirim!” Bunu sizler de bir düşündünüz mü?
Her gün belediye hoparlörlerinden ölüm ilanları duyarız da yine de ölümü kendimize yakıştıramayız. Kendimizi en sona bırakırız bu hususta. Hatta sıraya bile koymaya kıyamayız kendimizi. O, kendisinden kaçtığımız ölüm elbet bir gün bizi de yakalayacaktır.
Ölümü hatırlatan ne varsa dışlıyoruz hayatımızdan. Mezarlıkları şehrin en uzağına kuruyoruz görüp de moralimiz bozulmasın diye. Eskiden hemen her caminin önünde bir mezarlık bulunurdu. Cemaat bu kabirlere bakarak kendi sonunun muhasebesini yapardı. Modern şehirlerde mezarlıklara yer yok. Hatta ölümü hatırlatacak hiçbir şey olmamalı etrafımızda!... Oysa biz ölümü unutsak da o bizi asla unutmuyor.
Aslında ölümden korkan ve kaçan, bin kere ölür ömrü boyunca. Akıllı insan ölümden korkmaz; bu ilâhî sonu kabullenir ve ona gereğince hazırlanır. Hem atalarımız ne güzel söylemiş “Korkunun ecele faydası yok” diye. Ölüme karamsar bakmayalım. Çünkü ölüm yok oluş değil, sonsuz bir ahiret hayatının ilk basamağıdır. Ölüm sevgililer sevgilisinin diyarına göç eylemektir. Üstat Necip Fazıl, ölümün güzelliğini bakın nasıl dile getiriyor:
“ Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”
Muhterem insan Ayhan Kıyak ağabeyi 09 Kasım 2004 Salı günü kaybettik. Bir yıldan beri kanser tedavisi görüyordu. Fakat belli bir süre bu kötü hastalıkla kerhen de olsa dost yaşamasını bildi. Fakat bundan dört ay evvel kendisini gazetede gördüğümde tanıyamamıştım. Bir insan bu kadar kısa zaman içerisinde nasıl bu kadar değişebilirdi. Onun bu hâli hayatın ne kadar değişken ve bir anlamda boş bir meşgale olduğunu hatırlattı bana.
Ayhan abi Trabzon basınının duayenlerindendi. Hayatının 45 yılını gazeteciliğe adayan Kıyak (63), 1959 yılında başladığı gazetecilik hayatı boyunca Sabah, Hayatspor ve Türkspor gazetelerinde ve Anadolu Ajansı’nda çalıştı. Trabzon Gazeteciler Cemiyeti’nde bir süre başkanlık yapan Kıyak, 2002 yılından bu yana Hizmet Gazetesi’ni çıkarmaya başlamıştı. Ayhan Kıyak, evli ve 3 çocuk babasıydı. Çocuklarına ve eşine değer veren iyi bir aile reisiydi.
Onunla bundan on dört yıl evvel tanışmıştım. O zaman Karadeniz Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nde öğrenciydim. İçimde büyük bir yazma tutkusu vardı. Her gün kâğıtlara bir şeyler karalayıp duruyordum. Fakat bunları paylaşacağım bir vasıtaya ihtiyacım vardı. Bu gayeyle Türksesi Gazetesi’nin kapısını çaldım. Bu onunla ilk karşılaşmamızdı. Yirmi yaşlarında toy bir insandım o zaman. Beni çok büyük bir ilgiyle karşılamıştı. Gazetesinde yazmak istediğimi söylediğimde gözleri parlamıştı. Benim gibi genç insanların kahve köşelerinde, sokaklarda boş boş dolaştıklarını görerek içinin sızladığını, kendisine ilettiğim yazma teklifini sevinçle karşıladığını belirtmişti.
O zamanlar Türksesi tipo baskıyla çıkıyordu. Yanı elle diziliyordu harfler… Bu zor şartlar altında gazeteyi aksatmadan çıkarıyordu. Her yazı getirişimde uzun uzun sohbetler ederdim kendisiyle. Küçükle küçük, büyükle büyük olurdu. Herkese seviyesine göre konuşurdu. Sohbeti hoştu. İnsan canlısıydı. Yapabileceği hiçbir işe hayır demezdi. Bir ara siyasetin içine de girdi. DYP Trabzon İl Başkan Yardımcısı oldu. Fakat emirle hareket etmeyi sevmediği için, dosdoğru bir insan olduğu için bu alanda fazla ileri gidemedi. Siyasette fazla derinleşemeden parti yöneticiliği makamını terk etti. Anadolu Basın Birliği Genel Başkanlığı ve Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Bu kurumun Trabzon Başkanlığını da sürdürdü. Kısa bir süre olsa da Trabzon Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı yaptı.
Trabzon’da basın denince onun adı hep ilk sıralarda anılırdı. Çünkü hayatı basın içerisinde geçti. Gazetecilik onun için bir yaşam biçimiydi. Fakat basının nimetlerinden pek yararlanamadı. Hep külfetleriyle hemhâl oldu. Gazetecilikten zengin olmayı düşünmedi hiçbir zaman… İsteseydi çok daha farklı yerlerde olurdu. Hep kendi dünyasında, ilkeleriyle tutarlı bir hayatı tercih etti. Sigaraya aşırı bir düşkünlüğü vardı. Sigarayı bırakmayı aklının ucundan bile geçiremezdi. Aç durabilirdi ama sigara içmeden asla!....
Türksesi Gazetesi’ni Erol Üzen’e bırakıp ayrıldıktan sonra ilk göz ağrılarından biri olan Hizmet Gazetesi’ni çıkarmaya başladı. Fakat haftalık çıkıyordu Hizmet… Onun en büyük emeli Hizmet’i günlük çıkarmaktı. Fakat geçirdiği o kâbus hastalık buna izin vermedi. O ölünce, oğulları Serkan ve Aykan, babalarının bu arzusunu gerçekleştirdiler.
Tam on dört yıldan beri iç içe yaşadık Ayhan ağabeyle… Beni de ailenin bir ferdi gibi görerek hep sıcak davrandı. Oğulları Serkan, Aykan, kızı Özlem, sevgili eşi emekli öğretmen Kadriye Hanım çok samimi ve içten insanlar… Kızını çok sevdiği için matbaasının adını da Özlem Matbaası koymuştu. Eşine karşı çok hürmetkârdı. Gazetede sürekli eşine rastlardım. Bir an olsun ayrı kalmaya tahammül edemezlerdi. Oğullarını canı gibi severdi. Bakmaya bile kıyamazdı. Fakat Cahit Sıtkı Tarancı’nın dediği gibi:
“N’eylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında.”
O henüz genç sayılabilecek bir yaşta, 63 yaşında aramızdan ayrıldı. Peygamber Efendimiz de 63 yaşında ölmüştü. Onun için 63 yaşına “Peygamber Yaşı” denir İslâm inancında… Yani Ayhan abi Peygamber yaşını idrak ettiği bir dönemde göçüp gitti. Ölüm haberini gazeteden öğrendim… Bu yüzden mahşeri bir kalabalığın cem olduğu cenaze namazına iştirak edemedim. Hakkını helâl eyle Ayhan abi… Ruhun şad olsun güzel insan…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)