M.NİHAT MALKOÇ
Valiler sınırlı sayıda seçkin insanlardır. Türkiye’de 81 vilayet bulunmaktadır. Bu vilayetleri yöneten 81 de seçkin idareci vardır. Bunlardan biri de Gümüşhane Valisi Enver Salihoğlu’dur. Vali Salihoğlu’nun resmi biyografisine baktığımızda şu bilgilere rastlıyoruz:
“Enver Salihoğlu, 1954 yılında Trabzon’un Akçaabat İlçesinde doğdu. İlkokulu Derecik Köyü’nde, orta ve liseyi Trabzon’da tamamladı. 1976 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre İçişleri Bakanlığı’nda Mahalli İdareler Kontrolörü olarak çalıştıktan sonra 1978 yılında Maiyet Memurluğuna (Kaymakam Adaylığı) geçti. Denizli’nin Çivril ve Kars’ın Göle ilçelerinde Kaymakam Vekilliği, Erzincan’ın Tercan, Ağrı’nın Patnos ve Giresun’un Keşap ilçelerinde kaymakamlık, Ağrı’nın Patnos ilçesinde Belediye Başkanı olarak görev yaptı. 1988 yılında Mülkiye Müfettişliği sınavını kazanarak Mülkiye Müfettişliğine atandı. Daha sonra Mülkiye Başmüfettişi oldu. Mesleki incelemeler yapmak üzere 1997 yılında altı ay Belçika’nın Başkenti Brüksel’de bulundu.
Gümüşhane Valisi Enver Salihoğlu’nun çeşitli mesleki dergilerde kamu yönetimi ve özellikle yerel yönetimler üzerine çok sayıda makale ve incelemesi yayınlandı. Belediyelerin görev, yetki ve sorumlulukları ile ilgili ‘Belediye Başkanlarına Cep Rehberi’ adlı kitabı 2000 yılında, ‘Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması’ isimli kitabı 2003 yılında, ‘4483 Sayılı Kanun ile Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Öncesi Aşamaya İlişkin Usul ve İşlemler’ (Dr. Selami Demirkol ile birlikte) adlı kitabı 2005 yılında ve ‘Belediye Başkanları İçin Rehber’ adlı kitabı ise 2005 yılında yayınlandı. Mülkiye Başmüfettişi iken 30.01.2003 tarih ve 2003/5221 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Rize Valiliğine atanan Vali Enver Salihoğlu 25.09.2006 tarih ve 2006/10968 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Gümüşhane Valiliğine atanmıştır. Sınıf öğretmeni Sabiha Salihoğlu ile evli olup, iki çocuk sahibidir. Fransızca bilmektedir.”( www.gumushane.gov.tr)
Gümüşhane Valisi Enver Salihoğlu’nun Gümüşhane’deki farklı icraatları ve yaklaşımları onun sıra dışı bir idareci olduğunu gösteriyor. Salihoğlu, vatandaşın çok yakınında olmaya gayret gösteren samimi bir valimizdir. Ona dilediğiniz zaman rahatça ulaşabilirsiniz. Bu cep telefonuyla, elektronik mektupla veya yüz yüze olabilir. Cepten kendisine ulaşmayı kolaylaştırmak için iki cep telefonunu da vatandaşlarına tahsis etmiştir. Vali Salihoğlu’yla görüşmek için internet üzerinden çevrimiçi randevu alma imkânı da var.
Vali Enver Salihoğlu, Gümüşhane’de hep yenilikler peşinde koştu; makamında oturan ve emirler yağdıran bir vali portresi çizmedi; hep halkın içinde oldu. Belediye Başkanıyla kafa kafaya verip Gümüşhane için projeler üretti. Hastalara, yaşlılara ve kimsesizlere kalbinin kapılarını ardına kadar açtı; hayatta tutunacak dalı olmayan kimsesizlerin kimsesi oldu. Halkı makamına getirmedi, çok kere o, bizzat halkın evine gitti, dert dinledi. Onun, köyleri tek tek dolaşıp halkın dertlerini yerinde görüp dinlemesi rutin haline dönüştü; halkla kenetlendi.
Onun valiliği döneminde Gümüşhane eğitimde önemli aşamalar kaydetti. Kızların okuması için büyük gayretler sarf etti; kampanyalar düzenledi. Engelliler onun zamanında birinci sınıf vatandaş olduklarını hissetti. ‘Eğitim her engeli aşar’ anlayışını zihinlere yerleştirdi. Gümüşhane’deki tarihî eserler onunla nisyandan kurtarılarak günışığına çıkarıldı.
Vali Enver Salihoğlu devletten alıp Gümüşhane’ye yatırarak devletle halk arasında tabir caizse şefkat köprüsü oldu. Hiçbir zaman siyasî davranmadı, herkesi kucakladı. İşine dört elle sarıldı, mesai kavramı unuttu. Gümüşhane’yi yarınlara taşımak için gece gün çalıştı.
Gümüşhane valisini, vali de Gümüşhane halkını sevdi. Fakat bence bu gayretli valinin Türkiye’nin belli başlı büyükşehirlerinden birine vali olarak görevlendirilerek ödüllendirilmesi gerekir. Yakın gelecekte onu Türkiye’nin gözbebeği bir büyükşehirde vali olarak görürseniz şaşırmayın. O, bunu birikimiyle ve örnek çalışmalarıyla çoktan hak etti. Gittiği yerlerde çok sevilen valimize bundan sonraki çalışmalarında başarılar diliyorum.
23 Ocak 2011 Pazar
“ÖLÜM SENİ ARAR OLDUM NERDESİN?”
M.NİHAT MALKOÇ
Türküler yürek telimizi titreten, içimizdeki sevda ateşini korlaştıran ezgilerin sözle vuslatıdır. Türküler, yarım kalan yanımızı tamamlayandır. Nazım Hikmet’in türkülere dair şu veciz ifadelerine katılmamak mümkün müdür: “İnsanların türküleri kendilerinden güzel, kendilerinden umutlu, kendilerinden kederli, daha uzun ömürlü kendilerinden… Sevdim insanlardan çok türkülerini… İnsansız yaşayabildim; türküsüz hiçbir zaman... Hiçbir zaman beni aldatmadı türküler de… Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin. Bu dünyada yiyip içtiklerimin, gezip tozduklarımın, görüp işittiklerimin, dokunduklarımın, anladıklarımın hiçbiri, hiçbiri beni bahtiyar etmedi türküler kadar...” Al benden de o kadar koca Nazım…
Trabzonlu şair Bedri Rahmi Eyüboğlu “Türküler Dolusu” adlı şiirinde ne güzel anlatmış ölümsüz türkülerimizi: “Şairim/Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum/Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim/Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm// Ah bu türküler/Türkülerimiz/Ana sütü gibi candan/Ana sütü gibi temiz/Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla/Köyümüz, köylümüz, memleketimiz/Ah bu türküler,/Köy türküleri/Dilimizin tuzu biberi/Memleket ahvalini onlardan sor/Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen’i…/Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni.../Ben türkülerden aldım haberi…// Ah bu türküler, köy türküleri/Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak/Hilesiz hurdasız, çırılçıplak/Dişisi dişi, erkeği erkek/Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara/Bıçağı bıçak/Ah bu türküler köy türküleri/Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi/Kiminin reyhasından geçilmez/Kimi zehir, kimi zemberek gibi…”
Türkülerin sevdalısı olan duygulu bir yüreğin apansız susması, bana bu hazin hissiyatı çağrıştırdı. Bilindiği gibi Türk halk müziğinin sevilen isimlerinden “Kıvırcık Ali” olarak bilinen Ali Özütemiz, İstanbul Çatalca’da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti. Ünlü türkücünün takla atan aracından cansız bedeni çıkarıldı. Kıvırcık Ali, 11 Ocak 2011 Salı sabahı Büyükçekmece’de geçirdiği trafik kazasında takla atan cipinde hayatını kaybetti. Kaza sabah saat 05.00 sıralarında Tepecik yakınındaki Çatalca Yolu üzerinde, sanatçı Ankara’da bir televizyon programına katılmak üzere havalimanına giderken meydana geldi.
Kıvırcık Ali, Alevi kökenli olsa da her kesime eşit mesafedeydi. Onun içindir ki tüm insanlar tarafından çok seviliyordu. Onun müziklerinde topluma verdiği mesajlar hep sevgi, hoşgörü, barış ve kardeşlik üzerineydi. Son CD’sinin “Hepimize Yeter Dünya” adlı türküsündeki şu anlamlı dizelere hangi birimiz katılmayız ki: “Bir nesneden yaratıldık/Ayrı gayrı olmak niye?/Âdem ile vücut bulduk/Türlü ırka bölmek niye?/Hepimize yeter dünya /Ortağız güneşe aya/Hani kardeş idik güya/Ya öldürmek ölmek niye?// Biz insanız huyumuz var/Toprağımız suyumuz var/Dağlarımız köyümüz var/Sınır sınır bölmek niye?//Fedayim birse Yaradan/İkilik kalksın ardan/Gelen göçer bu dünyadan/Cana düşman olmak niye?/Aç açık kalmasın kimse/Zincir vuralım nefise/Fark eder mi insan ise/Memleketin sormak niye?”
O, Tarkan’dan sonra korsan kaseti en çok yapılan bir sanatçıydı. Kıvırcık Ali, her kesimden insanlar tarafından sevilerek dinlenen bir kişiydi. Özellikle de varoşlarda çok tercih ediliyordu. Almanya’da gurbetçiler tarafından çok seviliyordu. Kıvırcık Ali, Türkiye’nin dört bir yanında, Kanada’dan Avustralya’ya kadar da dünyanın birçok yerinde konserler vermişti. O, kendisiyle yapılan bir röportajda kendisini şöyle tanıtıyor: “1968’de Tokat’ta doğdum. Hemen hemen her köylüde bir saz olurdu. Ben de öyle uğraşa uğraşa saz çalmayı öğrendim. Askerden döndükten sonra kendimi İstanbul’a attım. O zamanlar saçlarım kıvırcık olduğu için ‘Kıvırcık Ali’ dediler ama şimdi gördüğünüz gibi tarama özürlüyüm.”
Kıvırcık Ali’nin ilk albümü “Gül Tükendi Ben Tükendim”, ikinci albümü ise “Isırgan Otu” adını taşıyordu. Diğer albümleri “Üçüncü Gurbet”, “Geriye Dönün Seneler” ve “Hepimize Yeter Dünya” idi. Albümlerindeki birçok parçanın müzikleri de kendisine aitti.
Kıvırcık Ali, bir türküsünde “Ölüm seni arar oldum nerdesin?” diyordu. Ne yazık ki o, aradığı ölümü genç denebilecek bir yaşta, 43 yaşında buldu. Ne diyelim, Allah rahmet eylesin.
Türküler yürek telimizi titreten, içimizdeki sevda ateşini korlaştıran ezgilerin sözle vuslatıdır. Türküler, yarım kalan yanımızı tamamlayandır. Nazım Hikmet’in türkülere dair şu veciz ifadelerine katılmamak mümkün müdür: “İnsanların türküleri kendilerinden güzel, kendilerinden umutlu, kendilerinden kederli, daha uzun ömürlü kendilerinden… Sevdim insanlardan çok türkülerini… İnsansız yaşayabildim; türküsüz hiçbir zaman... Hiçbir zaman beni aldatmadı türküler de… Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin. Bu dünyada yiyip içtiklerimin, gezip tozduklarımın, görüp işittiklerimin, dokunduklarımın, anladıklarımın hiçbiri, hiçbiri beni bahtiyar etmedi türküler kadar...” Al benden de o kadar koca Nazım…
Trabzonlu şair Bedri Rahmi Eyüboğlu “Türküler Dolusu” adlı şiirinde ne güzel anlatmış ölümsüz türkülerimizi: “Şairim/Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum/Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim/Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm// Ah bu türküler/Türkülerimiz/Ana sütü gibi candan/Ana sütü gibi temiz/Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla/Köyümüz, köylümüz, memleketimiz/Ah bu türküler,/Köy türküleri/Dilimizin tuzu biberi/Memleket ahvalini onlardan sor/Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen’i…/Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni.../Ben türkülerden aldım haberi…// Ah bu türküler, köy türküleri/Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak/Hilesiz hurdasız, çırılçıplak/Dişisi dişi, erkeği erkek/Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara/Bıçağı bıçak/Ah bu türküler köy türküleri/Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi/Kiminin reyhasından geçilmez/Kimi zehir, kimi zemberek gibi…”
Türkülerin sevdalısı olan duygulu bir yüreğin apansız susması, bana bu hazin hissiyatı çağrıştırdı. Bilindiği gibi Türk halk müziğinin sevilen isimlerinden “Kıvırcık Ali” olarak bilinen Ali Özütemiz, İstanbul Çatalca’da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti. Ünlü türkücünün takla atan aracından cansız bedeni çıkarıldı. Kıvırcık Ali, 11 Ocak 2011 Salı sabahı Büyükçekmece’de geçirdiği trafik kazasında takla atan cipinde hayatını kaybetti. Kaza sabah saat 05.00 sıralarında Tepecik yakınındaki Çatalca Yolu üzerinde, sanatçı Ankara’da bir televizyon programına katılmak üzere havalimanına giderken meydana geldi.
Kıvırcık Ali, Alevi kökenli olsa da her kesime eşit mesafedeydi. Onun içindir ki tüm insanlar tarafından çok seviliyordu. Onun müziklerinde topluma verdiği mesajlar hep sevgi, hoşgörü, barış ve kardeşlik üzerineydi. Son CD’sinin “Hepimize Yeter Dünya” adlı türküsündeki şu anlamlı dizelere hangi birimiz katılmayız ki: “Bir nesneden yaratıldık/Ayrı gayrı olmak niye?/Âdem ile vücut bulduk/Türlü ırka bölmek niye?/Hepimize yeter dünya /Ortağız güneşe aya/Hani kardeş idik güya/Ya öldürmek ölmek niye?// Biz insanız huyumuz var/Toprağımız suyumuz var/Dağlarımız köyümüz var/Sınır sınır bölmek niye?//Fedayim birse Yaradan/İkilik kalksın ardan/Gelen göçer bu dünyadan/Cana düşman olmak niye?/Aç açık kalmasın kimse/Zincir vuralım nefise/Fark eder mi insan ise/Memleketin sormak niye?”
O, Tarkan’dan sonra korsan kaseti en çok yapılan bir sanatçıydı. Kıvırcık Ali, her kesimden insanlar tarafından sevilerek dinlenen bir kişiydi. Özellikle de varoşlarda çok tercih ediliyordu. Almanya’da gurbetçiler tarafından çok seviliyordu. Kıvırcık Ali, Türkiye’nin dört bir yanında, Kanada’dan Avustralya’ya kadar da dünyanın birçok yerinde konserler vermişti. O, kendisiyle yapılan bir röportajda kendisini şöyle tanıtıyor: “1968’de Tokat’ta doğdum. Hemen hemen her köylüde bir saz olurdu. Ben de öyle uğraşa uğraşa saz çalmayı öğrendim. Askerden döndükten sonra kendimi İstanbul’a attım. O zamanlar saçlarım kıvırcık olduğu için ‘Kıvırcık Ali’ dediler ama şimdi gördüğünüz gibi tarama özürlüyüm.”
Kıvırcık Ali’nin ilk albümü “Gül Tükendi Ben Tükendim”, ikinci albümü ise “Isırgan Otu” adını taşıyordu. Diğer albümleri “Üçüncü Gurbet”, “Geriye Dönün Seneler” ve “Hepimize Yeter Dünya” idi. Albümlerindeki birçok parçanın müzikleri de kendisine aitti.
Kıvırcık Ali, bir türküsünde “Ölüm seni arar oldum nerdesin?” diyordu. Ne yazık ki o, aradığı ölümü genç denebilecek bir yaşta, 43 yaşında buldu. Ne diyelim, Allah rahmet eylesin.
BİR TÜRKÇE SEVDALISI RASİM ŞİMŞEK’İN ARDINDAN…
M.NİHAT MALKOÇ
Ölüm, gönül mülkünü yağmalayan can hırsızı misali, değerlerimizi birer birer ötelere aşırıyor. Bu sonsuz gidişe hiç kimse ‘dur’ diyemiyor, itiraz edemiyor. Ölüm karşısında boynumuz kıldan ince. ‘O verdi, o aldı’ diyoruz boynumuzu bükerek… Gayrisi lâf-ı güzaf…
Değerlerimiz bilgi atlasımızdan birer birer kayıyor. Gidenlerin yeri kolay dolmuyor. Yakın zaman evvel ebediyete uğurladığımız Rasim Şimşek de o bilgi atlasında önemli bir yer tutan bir Türkçe sevdalısıydı. O, binlerce öğrenci yetiştirmiş bir öğretmendi. Fakat O, bilgiyi sadece bir yerden alıp öğrenciye akran değil, bilgiyi üreten ve dönüştüren bir kişiydi.
Rasim Şimşek öztürkçe konusunda çok hassas bir insandı. O’nun Türkçeye dair kaleme aldığı kitaplarda hep bu hassasiyeti görürsünüz. Kaleme aldığı kitapların tamamının Türkçe üzerine olması da O’nun Türkçeye karşı dik ve tavizsiz duruşunu göstermektedir.
Merhum Rasim Şimşek, 1961 senesinde Kıyı dergisinin kurucuları arasında yer alan entelektüel bir insandı. O’nunla birlikte Kıyı dergisinin kurucuları arasında Ahmet Selim Teymur, Ziyad Nemli, Necmi Duman, Subutay Hikmet Karahasanoğlu ve Mustafa Beşgen de vardı. Rasim Şimşek bu dergide uzun yıllar yazılar kaleme alarak insanları Türkçe konusunda bilinçlendirdi. Fakat Kıyı, bir türlü düzenli bir yayın çizgisi tutturamadı. Bu dergi bazen yayın hayatına ara verdi. Fakat daha sonra tekrar toparlanarak okuyucularıyla buluştu. Bu dört dönem böyle sürdü. Her dönemde de Rasim Şimşek, Kıyı’nın toparlanıp yayın hayatına tekrar dönmesinde toparlayıcı ve birleştirici rolünü üstlendi. Diyeceğim o ki Şimşek’in Kıyı dergisi üzerindeki emeği büyüktür. Kıyı bir anlamda O’nun besleyip büyüttüğü bir evlat gibidir.
O, KTÜ’ deki görevinden emekli olduktan sonra İstanbul’a yerleşerek yayıncılık işine girmişti. Şimşek Yayınları bünyesinde ortaöğretim öğrencilerine yönelik olarak Türk Dili, Kompozisyon ve Edebiyat kitapları hazırlıyordu. Bu kitaplar uzun süre okullarımızda seçmeli kitaplar olarak okutuldu. Bugünkü nesiller, O’nun yeni ve farklı yaklaşımlarından yararlandı.
O’nun icraat bakımından zengin bir biyografisi vardır: Trabzonlu eğitimci-yazar Rasim Şimşek, 1934 yılında Trabzon’un Vakfıkebir ilçesinin Şahinli Köyü’nde doğmuştu. Trabzon Erkek Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra, İstanbul Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nden mezun olmuştu. Kayseri Mimar Sinan İlkoğretmen Okulu’nda (1958-1960), Trabzon Erkek Öğretmen Okulu’nda(1964-1980) ve Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik ve idarecilik yapmıştı. Daha sonra, Karadeniz Teknik Üniversitesi(KTÜ) İİBF’de ve KTÜ Türk Dili Bölümü’nde öğretim görevlisi ve yönetici olarak uzun yıllar çalışmıştı.
Türkçe Öğretmeni olan Rasim Şimşek, 1980 öncesi Türk Dil Kurumu’nda üyelik görevinde bulundu; faydalı çalışmalara ciddi katkıları oldu. “Türkçe Anlatım”, “Örneklerle Türkçe Sözdizimi” gibi eserleri O’nun, kütüphanemdeki hatıraları olarak duruyor. Bu eserler ‘malûmu ilâm’ cinsinden eserler değildi. O; Türkçeye, kompozisyona ve sözdizimine yeni anlamlar, yorumlar ve yaklaşımlar getirerek apayrı bir zenginlik katmıştır. Bunların yanında Rasim Şimşek tarafından hazırlanan “Trabzon Belediye Tarihi”, “Atatürk’ün Trabzon Konuşmaları” adlı eserler de alanında ilk olmaları hasebiyle çok mühim ve özgün eserlerdir.
Merhum Rasim Şimşek’in Kıyı dergisinin dışında Trabzon İlköğretmen Okulu öğretmen ve öğrencileri tarafından çıkarılan Çakıl dergisinde de yazıları yayımlanmıştır.
Bu fani dünyadan sonsuzluğa göçen Rasim Şimşek, ömrünün son dönemlerinde hastalıklardan çok muzdaripti. Yedi yıldan beri doktor kapılarında dolaşıyordu. Kan kanseri hastalığı O’na aman vermiyordu. O zamanlar oğlu Uzman Dr. Ersin Şimşek, Düzce Sağlık Müdürüydü. Doktor oğlunun yanına gitmişti. Orada hastaneye yatmıştı. Fakat gün bitmiş olacak ki tedavilerin hiçbiri işe yaramadı. O, 16 Eylül 2010 Perşembe günü aramızdan ayrıldı. İstanbul’da, Pendik’te toprağa verildi. O şimdi Trabzon’dan çok uzaklarda son uykusunu uyumaktadır. O; geride öğretmenliğini yaptığı binlerce öğrenci, yüzlerce yazı ve birçok kitap bıraktı. O, bu eserleriyle yaşamaya devam edecektir. Allah rahmet eylesin…
Ölüm, gönül mülkünü yağmalayan can hırsızı misali, değerlerimizi birer birer ötelere aşırıyor. Bu sonsuz gidişe hiç kimse ‘dur’ diyemiyor, itiraz edemiyor. Ölüm karşısında boynumuz kıldan ince. ‘O verdi, o aldı’ diyoruz boynumuzu bükerek… Gayrisi lâf-ı güzaf…
Değerlerimiz bilgi atlasımızdan birer birer kayıyor. Gidenlerin yeri kolay dolmuyor. Yakın zaman evvel ebediyete uğurladığımız Rasim Şimşek de o bilgi atlasında önemli bir yer tutan bir Türkçe sevdalısıydı. O, binlerce öğrenci yetiştirmiş bir öğretmendi. Fakat O, bilgiyi sadece bir yerden alıp öğrenciye akran değil, bilgiyi üreten ve dönüştüren bir kişiydi.
Rasim Şimşek öztürkçe konusunda çok hassas bir insandı. O’nun Türkçeye dair kaleme aldığı kitaplarda hep bu hassasiyeti görürsünüz. Kaleme aldığı kitapların tamamının Türkçe üzerine olması da O’nun Türkçeye karşı dik ve tavizsiz duruşunu göstermektedir.
Merhum Rasim Şimşek, 1961 senesinde Kıyı dergisinin kurucuları arasında yer alan entelektüel bir insandı. O’nunla birlikte Kıyı dergisinin kurucuları arasında Ahmet Selim Teymur, Ziyad Nemli, Necmi Duman, Subutay Hikmet Karahasanoğlu ve Mustafa Beşgen de vardı. Rasim Şimşek bu dergide uzun yıllar yazılar kaleme alarak insanları Türkçe konusunda bilinçlendirdi. Fakat Kıyı, bir türlü düzenli bir yayın çizgisi tutturamadı. Bu dergi bazen yayın hayatına ara verdi. Fakat daha sonra tekrar toparlanarak okuyucularıyla buluştu. Bu dört dönem böyle sürdü. Her dönemde de Rasim Şimşek, Kıyı’nın toparlanıp yayın hayatına tekrar dönmesinde toparlayıcı ve birleştirici rolünü üstlendi. Diyeceğim o ki Şimşek’in Kıyı dergisi üzerindeki emeği büyüktür. Kıyı bir anlamda O’nun besleyip büyüttüğü bir evlat gibidir.
O, KTÜ’ deki görevinden emekli olduktan sonra İstanbul’a yerleşerek yayıncılık işine girmişti. Şimşek Yayınları bünyesinde ortaöğretim öğrencilerine yönelik olarak Türk Dili, Kompozisyon ve Edebiyat kitapları hazırlıyordu. Bu kitaplar uzun süre okullarımızda seçmeli kitaplar olarak okutuldu. Bugünkü nesiller, O’nun yeni ve farklı yaklaşımlarından yararlandı.
O’nun icraat bakımından zengin bir biyografisi vardır: Trabzonlu eğitimci-yazar Rasim Şimşek, 1934 yılında Trabzon’un Vakfıkebir ilçesinin Şahinli Köyü’nde doğmuştu. Trabzon Erkek Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra, İstanbul Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nden mezun olmuştu. Kayseri Mimar Sinan İlkoğretmen Okulu’nda (1958-1960), Trabzon Erkek Öğretmen Okulu’nda(1964-1980) ve Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik ve idarecilik yapmıştı. Daha sonra, Karadeniz Teknik Üniversitesi(KTÜ) İİBF’de ve KTÜ Türk Dili Bölümü’nde öğretim görevlisi ve yönetici olarak uzun yıllar çalışmıştı.
Türkçe Öğretmeni olan Rasim Şimşek, 1980 öncesi Türk Dil Kurumu’nda üyelik görevinde bulundu; faydalı çalışmalara ciddi katkıları oldu. “Türkçe Anlatım”, “Örneklerle Türkçe Sözdizimi” gibi eserleri O’nun, kütüphanemdeki hatıraları olarak duruyor. Bu eserler ‘malûmu ilâm’ cinsinden eserler değildi. O; Türkçeye, kompozisyona ve sözdizimine yeni anlamlar, yorumlar ve yaklaşımlar getirerek apayrı bir zenginlik katmıştır. Bunların yanında Rasim Şimşek tarafından hazırlanan “Trabzon Belediye Tarihi”, “Atatürk’ün Trabzon Konuşmaları” adlı eserler de alanında ilk olmaları hasebiyle çok mühim ve özgün eserlerdir.
Merhum Rasim Şimşek’in Kıyı dergisinin dışında Trabzon İlköğretmen Okulu öğretmen ve öğrencileri tarafından çıkarılan Çakıl dergisinde de yazıları yayımlanmıştır.
Bu fani dünyadan sonsuzluğa göçen Rasim Şimşek, ömrünün son dönemlerinde hastalıklardan çok muzdaripti. Yedi yıldan beri doktor kapılarında dolaşıyordu. Kan kanseri hastalığı O’na aman vermiyordu. O zamanlar oğlu Uzman Dr. Ersin Şimşek, Düzce Sağlık Müdürüydü. Doktor oğlunun yanına gitmişti. Orada hastaneye yatmıştı. Fakat gün bitmiş olacak ki tedavilerin hiçbiri işe yaramadı. O, 16 Eylül 2010 Perşembe günü aramızdan ayrıldı. İstanbul’da, Pendik’te toprağa verildi. O şimdi Trabzon’dan çok uzaklarda son uykusunu uyumaktadır. O; geride öğretmenliğini yaptığı binlerce öğrenci, yüzlerce yazı ve birçok kitap bıraktı. O, bu eserleriyle yaşamaya devam edecektir. Allah rahmet eylesin…
TRABZON’UN DEMİRYOLU ÖZLEMİ
M.NİHAT MALKOÇ
Yol medeniyettir. Bir milletin çağdaşlık yolunda hangi noktada olduğu yol ağına bakılarak da belirlenebilir. Kuru laflarla çağdaşlık olmaz. Halil Rıfat Paşa “Gidemediğin yer senin değildir” diyerek yolun önemini ne kadar güzel ve veciz bir biçimde dile getirmiştir.
Son yıllarda Türkiye’de yol konusunda çok büyük adımlar atılmıştır. Türkiye kısa zamanda duble yol ağlarıyla örülmüştür. Bir zamanlar at arabası bile sürülemeyen yollar göz kamaştırıcı duble yollara dönüşmüştür. Bu büyük bir aşama olsa da yeterli değildir. Ülkemiz bu hızla ve bu kararlılıkla giderse birçok yolumuz göz alıcı güzelliğe kavuşacaktır.
Ulaşımda farklı alternatifler üretmeliyiz. Karayollarına takılıp kalmamak lazımdır. İnsan ve yük taşımacılığında alternatif olarak deniz, hava ve demiryollarının da kullanılması, mevcutların modernize edilmesi gerekir. Özellikle demiryolu taşımacılığına önem vermeliyiz.
Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk “Demiryolları Türk milletinin refah ve medeniyet yollarıdır” diyerek demiryolu taşımacılığının önemini vurgulamıştır. Öte yandan Onuncu Yıl Marşı’nda “Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan” denir.
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk, demiryollarına çok önem vermiştir. Atatürk zamanında yabancı şirketlerin elinde bulunan demiryollarını satın almak, devletleştirmek, demiryolları politikasının ilk adımını oluşturmuştur. İkinci adımda ise yeni demiryolları yapmak hedeflenmiştir. Yurdu demiryolu ağlarıyla örmek, bir hükümet politikası olarak, ısrarla ve başarıyla uygulanmıştır. 1929’da 5144 km uzunluğunda olan demiryollarının 2766 km’si devlete, 2378 km’si yabancı şirketlere aitti. Yeni kurulan Genel Müdürlük, bir taraftan yeni demiryolu yaparken, diğer taraftan da yabancı şirketlerin elinde bulunan hatların devletleştirilmesini üstlenmiştir. Cumhuriyetin ilanından 1938 yılı sonuna kadar, oldukça kıt kaynaklarla, her yıl ortalama 200 km, toplamda 3360 km demiryolu yeniden yapılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında demiryolu konusunda alınan bu mesafe çok büyüktür. O hızla demiryolu yapımı sürdürülseydi bugün ülkemizde tren gitmeyen hiçbir yer kalmazdı.
Günümüzde ülkemizin birçok yerini demir ağlarla ne yazık ki öremedik. Demir ağlarla öremediğimiz yurt köşelerinden biri de Türkiye’nin en köklü şehirlerinden biri olan Trabzon’dur. Trabzon’un tren rüyası bir türlü hayra yorulamadı. Tren yollarımız batıda Samsun’da, güneyde Erzurum’da bitmektedir. Trabzon’a trenle gitme arzusu yüreklerde korlaşan bir arzu olarak yıllardan beri durmaktadır. Bugüne kadar gelen siyasetçilerin hiçbiri Trabzon’un ve Trabzonlunun bu hasretini dindiremedi. Tren bir hayal olarak yüreklerde kaldı.
Televizyonlarda bir klasiğe dönüşen “Yaprak Dökümü” adlı dizinin son bölümünde Şevket karakterindeki kişi Trabzon’a gitmek için istasyondan dört tane tren bileti aldı. Dizinin bu bölümünü seyredenler bir an şaşırıp coğrafya bilgilerini tazeleme ihtiyacı duydu. “Trabzon’da demiryolu yok ki Trabzon’a trenle gidilebilsin” düşüncesi zihinlerden geçti.
Trabzon’a tren bir türlü varamadı. Bu, hayalden öteye gidemedi. Trabzon’a bugüne kadar treni getirebilecek bir babayiğit, sözünün eri bir kişi çıkmamıştı. Dizideki bu çelişkili durum yazılı ve görüntülü basında uzun süre konuşuldu, yazıldı. “Acaba senaryoyu yazan, bu durumdan haberdar değil miydi?” diyenler oldu. Böyle bir cehaletin olması mümkün değildi. Zira Trabzon’da demiryolunun olmadığını ilkokulu bitiren bir kişi de rahatlıkla bilebilirdi.
Bu dizi milat olmalı… Trabzon bir an önce demiryolu ağı ile Samsun, Erzurum ve Kars’a bağlanmalıdır. Artık kaybedilecek zaman yok. Bunu Trabzon’a çok görmeyin. Trabzon trene kavuşabilmek için çok bekledi; sabretti, artık sabrın meyvelerini toplamanın zamanı gelmiştir. Zira Doğu Karadeniz’e 86 yıldır 1 metre bile demiryolu yapılmamıştır. Genelde Doğu Karadeniz, özelde Trabzon maalesef trenden mahrum bırakılmıştır. Oysa demiryolu Trabzon’un dünyaya açılan kapısı olacak, ticaret canlanacaktır. Çok şükür ki son zamanlarda Trabzon’a demiryolu yapılması konusunda büyük aşama kat edilerek, proje ihale edilmiştir. Trabzon’un ortasından kara trenin geçeceği günleri büyük bir hasretle bekliyoruz.
Yol medeniyettir. Bir milletin çağdaşlık yolunda hangi noktada olduğu yol ağına bakılarak da belirlenebilir. Kuru laflarla çağdaşlık olmaz. Halil Rıfat Paşa “Gidemediğin yer senin değildir” diyerek yolun önemini ne kadar güzel ve veciz bir biçimde dile getirmiştir.
Son yıllarda Türkiye’de yol konusunda çok büyük adımlar atılmıştır. Türkiye kısa zamanda duble yol ağlarıyla örülmüştür. Bir zamanlar at arabası bile sürülemeyen yollar göz kamaştırıcı duble yollara dönüşmüştür. Bu büyük bir aşama olsa da yeterli değildir. Ülkemiz bu hızla ve bu kararlılıkla giderse birçok yolumuz göz alıcı güzelliğe kavuşacaktır.
Ulaşımda farklı alternatifler üretmeliyiz. Karayollarına takılıp kalmamak lazımdır. İnsan ve yük taşımacılığında alternatif olarak deniz, hava ve demiryollarının da kullanılması, mevcutların modernize edilmesi gerekir. Özellikle demiryolu taşımacılığına önem vermeliyiz.
Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk “Demiryolları Türk milletinin refah ve medeniyet yollarıdır” diyerek demiryolu taşımacılığının önemini vurgulamıştır. Öte yandan Onuncu Yıl Marşı’nda “Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan” denir.
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk, demiryollarına çok önem vermiştir. Atatürk zamanında yabancı şirketlerin elinde bulunan demiryollarını satın almak, devletleştirmek, demiryolları politikasının ilk adımını oluşturmuştur. İkinci adımda ise yeni demiryolları yapmak hedeflenmiştir. Yurdu demiryolu ağlarıyla örmek, bir hükümet politikası olarak, ısrarla ve başarıyla uygulanmıştır. 1929’da 5144 km uzunluğunda olan demiryollarının 2766 km’si devlete, 2378 km’si yabancı şirketlere aitti. Yeni kurulan Genel Müdürlük, bir taraftan yeni demiryolu yaparken, diğer taraftan da yabancı şirketlerin elinde bulunan hatların devletleştirilmesini üstlenmiştir. Cumhuriyetin ilanından 1938 yılı sonuna kadar, oldukça kıt kaynaklarla, her yıl ortalama 200 km, toplamda 3360 km demiryolu yeniden yapılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında demiryolu konusunda alınan bu mesafe çok büyüktür. O hızla demiryolu yapımı sürdürülseydi bugün ülkemizde tren gitmeyen hiçbir yer kalmazdı.
Günümüzde ülkemizin birçok yerini demir ağlarla ne yazık ki öremedik. Demir ağlarla öremediğimiz yurt köşelerinden biri de Türkiye’nin en köklü şehirlerinden biri olan Trabzon’dur. Trabzon’un tren rüyası bir türlü hayra yorulamadı. Tren yollarımız batıda Samsun’da, güneyde Erzurum’da bitmektedir. Trabzon’a trenle gitme arzusu yüreklerde korlaşan bir arzu olarak yıllardan beri durmaktadır. Bugüne kadar gelen siyasetçilerin hiçbiri Trabzon’un ve Trabzonlunun bu hasretini dindiremedi. Tren bir hayal olarak yüreklerde kaldı.
Televizyonlarda bir klasiğe dönüşen “Yaprak Dökümü” adlı dizinin son bölümünde Şevket karakterindeki kişi Trabzon’a gitmek için istasyondan dört tane tren bileti aldı. Dizinin bu bölümünü seyredenler bir an şaşırıp coğrafya bilgilerini tazeleme ihtiyacı duydu. “Trabzon’da demiryolu yok ki Trabzon’a trenle gidilebilsin” düşüncesi zihinlerden geçti.
Trabzon’a tren bir türlü varamadı. Bu, hayalden öteye gidemedi. Trabzon’a bugüne kadar treni getirebilecek bir babayiğit, sözünün eri bir kişi çıkmamıştı. Dizideki bu çelişkili durum yazılı ve görüntülü basında uzun süre konuşuldu, yazıldı. “Acaba senaryoyu yazan, bu durumdan haberdar değil miydi?” diyenler oldu. Böyle bir cehaletin olması mümkün değildi. Zira Trabzon’da demiryolunun olmadığını ilkokulu bitiren bir kişi de rahatlıkla bilebilirdi.
Bu dizi milat olmalı… Trabzon bir an önce demiryolu ağı ile Samsun, Erzurum ve Kars’a bağlanmalıdır. Artık kaybedilecek zaman yok. Bunu Trabzon’a çok görmeyin. Trabzon trene kavuşabilmek için çok bekledi; sabretti, artık sabrın meyvelerini toplamanın zamanı gelmiştir. Zira Doğu Karadeniz’e 86 yıldır 1 metre bile demiryolu yapılmamıştır. Genelde Doğu Karadeniz, özelde Trabzon maalesef trenden mahrum bırakılmıştır. Oysa demiryolu Trabzon’un dünyaya açılan kapısı olacak, ticaret canlanacaktır. Çok şükür ki son zamanlarda Trabzon’a demiryolu yapılması konusunda büyük aşama kat edilerek, proje ihale edilmiştir. Trabzon’un ortasından kara trenin geçeceği günleri büyük bir hasretle bekliyoruz.
TÜRK YURDU DERGİSİ 100 YAŞINDA…
M.NİHAT MALKOÇ
Dergiler, duygu ve düşüncelerin yeşerdiği zihin bahçeleridir. Dergilerin sayfalarında onlarca kalbin atışlarını hissedersiniz. Cemil Meriç’in deyimiyle hür tefekkürün kalesidir dergiler… Bir anlamda yazarlık ve şairlik mektebidirler. Bu mektebin talebeleri okurlardır.
Dergicilik tabir caizse ateşten gömlektir. Bu gömleği giymek cesaret ister. Zira dergicilik sanıldığından daha zor bir iştir. Kitabı bir kişi yazar, okura sunar. Dergi öyle değildir; dergide onlarca şair ve yazar kalem oynatır. Kalem erbabı insanları aynı ortamda bir araya getirmek zahmetli bir iştir. Hem yazarları bir araya getirmekle de iş bitmiyor. Derginin hazırlanması ve okura sunulması apayrı bir süreçtir. Yayınladığınız derginin okura ulaşması, geniş bir okur kitlesinin oluşturulması asıl meseledir. Yoksa hazırladığınız dergiyi kendiniz hazırlar, kendiniz okursunuz. Büyük ideallerle hazırlanan dergilerin istikrar sağlayamadan dergi çöplüğüne gittiğine hepimiz şahidiz. Bu duruma düşmemek için ince eleyip sık dokumalıyız. Adımlarımızı hesaplı atmalıyız; çapımıza göre hareket etmeliyiz.
Dergilerde esas mesele istikrarı sağlamaktır. Fakat ne yazık ki millet olarak bu hususta olumlu bir sicilimizin olduğu söylenemez. ‘Ülkemizde yüz seneden beri çıkan kaç dergi sayabilirsiniz?’ diye sorsak çok fazla isim sayamazsınız. Bu, acı bir gerçek olarak yüzümüze çarpar. Ömrü yüzyıllık dergiler, dünyada olsa da bizde bu daha düne kadar hayaldi. Bizde ömrü yüzyıla ulaşmış dergiler dendiğinde aklımıza hemen Türk Yurdu Dergisi gelir. Zira bu büyük şeref sadece Türk Yurdu’na aittir. Çok şükür ki Türk Yurdu Dergisi 100. yıl şeref sayısını Ocak 2011’de yayınladı. Bu, dergicilik sahasında çok önemli bir yayın gerçeğidir.
Bilindiği üzere Osmanlı Devletinde kültürel Türkçülüğün temelini Türk Derneği isimli kuruluş atmıştır. Türkçülüğün ilk mecmuası da Türk Derneği Mecmuası’dır. Bu dergi ne yazık ki sadece altı sayı çıkabilmiştir. Bu derginin kapanmasından sonra Türk Yurdu Dergisi doğmuştur. Bu dergi, harf inkılâbının yapıldığı 1928 yılına kadar Arap harfleriyle çıkmıştır. Bugün bu derginin son sayısında ‘642. Sayı’yazması dergicilik açısından büyük bir rekordur.
1911’den bu yana Türk Ocakları’nın desteğiyle yayın yapan Türk Yurdu, 100. yaşını anıt sayılarla kutluyor. Türk Yurdu, bu yıl içinde yayınlanacak her sayısını 100. yıl nedeniyle birer anıt sayı olarak çıkaracaktır. Bunlara dergi değil, ‘kitap dergi’ demek daha doğrudur.
Türk Yurdu’nun son dönemdeki künyesinde derginin sahibi olarak Türk Ocakları Basın, Yayın ve Eğitim Hizmetleri İşletmesi adına Galip Tamur’un ismi geçiyor. Genel Yayın Müdürü olarak Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olarak da Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu görev yapıyor. Derginin yayın kurulunda “Yrd. Doç. Dr. Bahri Ata, Dr. İbrahim Atabey, Dr. Fahri Atasoy, Yrd. Doç. Dr. Levent Bayraktar, Ömer Bekeç, Prof. Dr. Ali Birinci, Nejat Çoğal, Galip Erdem, Dr. Süleyman Eryiğit, Yücel Hacaloğlu, Doç. Dr. Yunus Koç, Ömer Özcan, Yrd. Doç. Dr. Serdar Sağlam, Yrd. Doç. Dr. Eriman Topbaş, Prof. Dr. Özcan Yeniçeri” gibi isimler yer alıyor. Görüldüğü gibi çok güçlü kalemler bunlar…
Türk Yurdu Dergisi, dergi olmanın ötesinde bir mekteptir. Bu mektepte yetişen vatan sevdalıları, kökü binlerle ifade edilen şanlı Türk tarihinin şerefli evlatları olmuşlar, milletimizin haysiyet mücadelesinde ön saflarda yürümüşlerdir. Onların kalemi şerefidir.
Türk Yurdu Dergisi okumak bir ayrıcalıktır. Bu dergi milletimizin ve memleketimizin tapusu hükmündedir. Bu dergiye her zaman ihtiyacımız vardır. Bu dergi düşerse bu memleket de neşriyat sahasında çok mühim bir kalesini kaybetmiş olur. Gelin dergimize sahip çıkalım.
Bu dergide yazmak büyük bir şereftir. Ben de bu şeref payesini taşıyan bir insan olarak son derece mutlu ve gururluyum. Yüzlerce dergide yazılarım çıkmış olsa da, bu dergilerin dışında, Türk Yurdu’nda yazımın yayınlanmış olması benim için apayrı bir onurdur. Zira bu derginin tek bir davası vardır. O da şanlı ay yıldızlı al bayrağı sonsuza dek gönderde tutmaktır. Yoksa bu dergi yazarlarının hiçbir şahsî çıkarı ve siyasî beklentisi yoktur; olsa da bu hiçbir zaman dergiye yansımaz. Türk Yurdu’na nice 100 yıllar diliyorum…
Dergiler, duygu ve düşüncelerin yeşerdiği zihin bahçeleridir. Dergilerin sayfalarında onlarca kalbin atışlarını hissedersiniz. Cemil Meriç’in deyimiyle hür tefekkürün kalesidir dergiler… Bir anlamda yazarlık ve şairlik mektebidirler. Bu mektebin talebeleri okurlardır.
Dergicilik tabir caizse ateşten gömlektir. Bu gömleği giymek cesaret ister. Zira dergicilik sanıldığından daha zor bir iştir. Kitabı bir kişi yazar, okura sunar. Dergi öyle değildir; dergide onlarca şair ve yazar kalem oynatır. Kalem erbabı insanları aynı ortamda bir araya getirmek zahmetli bir iştir. Hem yazarları bir araya getirmekle de iş bitmiyor. Derginin hazırlanması ve okura sunulması apayrı bir süreçtir. Yayınladığınız derginin okura ulaşması, geniş bir okur kitlesinin oluşturulması asıl meseledir. Yoksa hazırladığınız dergiyi kendiniz hazırlar, kendiniz okursunuz. Büyük ideallerle hazırlanan dergilerin istikrar sağlayamadan dergi çöplüğüne gittiğine hepimiz şahidiz. Bu duruma düşmemek için ince eleyip sık dokumalıyız. Adımlarımızı hesaplı atmalıyız; çapımıza göre hareket etmeliyiz.
Dergilerde esas mesele istikrarı sağlamaktır. Fakat ne yazık ki millet olarak bu hususta olumlu bir sicilimizin olduğu söylenemez. ‘Ülkemizde yüz seneden beri çıkan kaç dergi sayabilirsiniz?’ diye sorsak çok fazla isim sayamazsınız. Bu, acı bir gerçek olarak yüzümüze çarpar. Ömrü yüzyıllık dergiler, dünyada olsa da bizde bu daha düne kadar hayaldi. Bizde ömrü yüzyıla ulaşmış dergiler dendiğinde aklımıza hemen Türk Yurdu Dergisi gelir. Zira bu büyük şeref sadece Türk Yurdu’na aittir. Çok şükür ki Türk Yurdu Dergisi 100. yıl şeref sayısını Ocak 2011’de yayınladı. Bu, dergicilik sahasında çok önemli bir yayın gerçeğidir.
Bilindiği üzere Osmanlı Devletinde kültürel Türkçülüğün temelini Türk Derneği isimli kuruluş atmıştır. Türkçülüğün ilk mecmuası da Türk Derneği Mecmuası’dır. Bu dergi ne yazık ki sadece altı sayı çıkabilmiştir. Bu derginin kapanmasından sonra Türk Yurdu Dergisi doğmuştur. Bu dergi, harf inkılâbının yapıldığı 1928 yılına kadar Arap harfleriyle çıkmıştır. Bugün bu derginin son sayısında ‘642. Sayı’yazması dergicilik açısından büyük bir rekordur.
1911’den bu yana Türk Ocakları’nın desteğiyle yayın yapan Türk Yurdu, 100. yaşını anıt sayılarla kutluyor. Türk Yurdu, bu yıl içinde yayınlanacak her sayısını 100. yıl nedeniyle birer anıt sayı olarak çıkaracaktır. Bunlara dergi değil, ‘kitap dergi’ demek daha doğrudur.
Türk Yurdu’nun son dönemdeki künyesinde derginin sahibi olarak Türk Ocakları Basın, Yayın ve Eğitim Hizmetleri İşletmesi adına Galip Tamur’un ismi geçiyor. Genel Yayın Müdürü olarak Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olarak da Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu görev yapıyor. Derginin yayın kurulunda “Yrd. Doç. Dr. Bahri Ata, Dr. İbrahim Atabey, Dr. Fahri Atasoy, Yrd. Doç. Dr. Levent Bayraktar, Ömer Bekeç, Prof. Dr. Ali Birinci, Nejat Çoğal, Galip Erdem, Dr. Süleyman Eryiğit, Yücel Hacaloğlu, Doç. Dr. Yunus Koç, Ömer Özcan, Yrd. Doç. Dr. Serdar Sağlam, Yrd. Doç. Dr. Eriman Topbaş, Prof. Dr. Özcan Yeniçeri” gibi isimler yer alıyor. Görüldüğü gibi çok güçlü kalemler bunlar…
Türk Yurdu Dergisi, dergi olmanın ötesinde bir mekteptir. Bu mektepte yetişen vatan sevdalıları, kökü binlerle ifade edilen şanlı Türk tarihinin şerefli evlatları olmuşlar, milletimizin haysiyet mücadelesinde ön saflarda yürümüşlerdir. Onların kalemi şerefidir.
Türk Yurdu Dergisi okumak bir ayrıcalıktır. Bu dergi milletimizin ve memleketimizin tapusu hükmündedir. Bu dergiye her zaman ihtiyacımız vardır. Bu dergi düşerse bu memleket de neşriyat sahasında çok mühim bir kalesini kaybetmiş olur. Gelin dergimize sahip çıkalım.
Bu dergide yazmak büyük bir şereftir. Ben de bu şeref payesini taşıyan bir insan olarak son derece mutlu ve gururluyum. Yüzlerce dergide yazılarım çıkmış olsa da, bu dergilerin dışında, Türk Yurdu’nda yazımın yayınlanmış olması benim için apayrı bir onurdur. Zira bu derginin tek bir davası vardır. O da şanlı ay yıldızlı al bayrağı sonsuza dek gönderde tutmaktır. Yoksa bu dergi yazarlarının hiçbir şahsî çıkarı ve siyasî beklentisi yoktur; olsa da bu hiçbir zaman dergiye yansımaz. Türk Yurdu’na nice 100 yıllar diliyorum…
11 Aralık 2010 Cumartesi
HAKK VE HAKİKAT YOLCUSU ALİ KEMAL SARAN’IN ARDINDAN
M.NİHAT MALKOÇ
Trabzon’da Hizmet gazetesinde haftada üç gün yazı yazan bir insanım. Kolay değil haftada üç yazı çıkarmak… Bazen konu sıkıntısı çektiğimiz de oluyor. Cumartesi sabahı, ‘Önümüzdeki pazartesi günkü köşem için bugün ne yazsam’ diye düşünürken bir yandan da Trabzon haber sitelerini dolaşıyordum. Haber sitelerinin birinde “Trabzonlu Müftü Kaza Kurbanı…” başlıklı bir haberle karşılaştım. Üzerime kaynar suların dökülmesine, canımın iyice sıkılmasına yol açan haberde şu bilgilere yer veriliyordu: “Alınan bilgiye göre, Malatya Valisi Ulvi Saran’ın babası emekli Müftü Ali Kemal Saran(76), İstanbul’da yaya olarak yürüdüğü esnada bir aracın çarpması sonucu hayatını kaybetti. Haseki Hastanesi’ne kaldırılan Saran’ın cenazesinin 11 Aralık Cumartesi günü uçakla Trabzon’a götürüleceği ve burada toprağa verileceği bildirildi…” Bu acı haberi okuduktan sonra dudaklarımdan gayri ihtiyari olarak dökülen ilk cümle ‘İnna lillahi ve inna ileyhi raciun- Her nefis ölümü tadacaktır” oldu.
76 yaşında iken İstanbul’da geçirmiş olduğu elim bir trafik kazası sonucu ebediyete intikal eden Ali Kemal Saran, Trabzon için adeta canlı bir tarihti. Bakmayın siz 76 yaşında olduğuna, O’nun yüreği 18 yaşındaki bir gencin yüreği gibi heyecan doluydu. Keza hiç boş durmazdı, daima hareket halindeydi. Canlı, diri ve güçlü bir karaktere sahipti.
Beklenmedik bir zamanda yürekleri acıya boğarak aramızdan ayrılan Ali Kemal Saran, geçen hafta yine İstanbul’da bir trafik kazasında Hakk’a kavuşan emekli müftülerden Ali Şükrü Sula’nın cenazesine katılmak üzere İstanbul’a gitmişti. Merhum Ali Şükrü Sula, yatsı namazına giderken bir minibüsünün çarpmasıyla hayatını kaybetmişti. O’nun cenaze töreninde bulunmak için Trabzon’dan İstanbul’a giden Ali Kemal Saran da ne yazık ki aynı akıbeti yaşayarak aramızdan ayrıldı. Bir hafta içerisinde Trabzonlu iki güzel insan, iki emekli müftü, iki dost Çaykaralı dünya gurbetinden asli yurt olan ahrete göçtü. Kaderin tecellisi işte… Bizim olan yaşadığımız andır. Kimin nerede, nasıl, ne zaman öleceği belli değil…
Ölüm bir hatime değil, aksine bir mukaddimedir bizler için... Yani o bir son değil, ebedi hayatın ilk basamağıdır. Ölümsüzlük ancak ten yükünden kurtulmakla gerçekleşebilir. Durum bu iken, bedenin ağırlığından kurtulup ruhun hafifliğine kavuşanlara niçin üzülürüz?
Ölüm, ölümsüzlüğe kanatlanmaktır aslında… İnsan ancak ölünce ölümsüzlüğü yakalar. Ölüme Mevlana’nın gözüyle bakanlar, onu bir şeb-i arus(düğün gecesi) olarak görürler. Ölüm ki fanilikten bakiliğe çıkan yoldur. O, ruhları fena âleminden beka âlemine çıkaran kutlu bir köprüdür. Vakti gelen, bu kutlu köprüden geçerek selamet sahiline ulaşır. Ulaşılan yerin selamet sahili mi, yoksa ateş mi olduğu yaşadığımız hayatla doğrudan ilgilidir.
Ölümden kaçmak mümkün olmadığına göre ona her daim hazırlıklı yaşamalıyız. Toplumcu şiirin en önemli ismi kabul edilen Nazım Hikmet, bir şiirinde “ibret al, deli gönlüm,/demir sandıkta saklansan bulur seni /ak taş ardında Kara Yılan’ı bulan ölüm.” diyor. Resulullah’ın ‘hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahret için çalışınız’ sözünü hayat felsefesi edinmeliyiz. Yunus’un dediği gibi ‘Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil’
Üstad Necip Fazıl Kısakürek ne güzel söylemiş ölüm için: “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber.../Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?...” Yüce Allah, kainatı Hazreti Peygamber’in yüzü suyu hürmetine yaratmış… O öldüyse ölüm güzel demektir.
Şair Cemal Süreya, bir şiirinde “ölüyorum tanrım/bu da oldu işte/her ölüm erken ölümdür/biliyorum tanrım/ama ayrıca, aldığın şu hayat fena değildir…/üstü kalsın…” diyordu. Gerçekten de ölen kişinin yaşı kaç olursa olsun “Her ölüm erkendir”. Kişi yaşadığı günü bilir sadece... Geçen günlerin tozlu hatıraları kalır geride. Fakat takdir, bize bu can emanetini teslim eden Allah’a aittir. O verir, o alır ancak… Lütfu da, kahrı da hoştur O’nun…
Ne mutlu bir gül bahçesine girercesine sıcak bir anne kucağı misali ölümün kollarına atılanlara!… N e mutlu ölüm korkusunu ebediyet arzusuyla öldürebilenlere!... Bize bir nefes kadar, şah damarımız kadar yakın olan ölüm; faniliğimizi silip süpürüp bizi ebedileştirecektir.
Trabzon’un güzel simalarından biriydi bir trafik kazasına kurban verdiğimiz Ali Kemal Saran… O’nun hayatından bazı mühim kesitleri sizlere sunmak istiyorum:
“15 Mayıs 1934 yılında Çaykara’nın eski ismiyle Hopşera, yeni adıyla Akdoğan köyünde dünyaya gelen Ali Kemal Saran, bereketli ömrünü Kur’an hizmetine adamıştı. Muhammet ve Havva çiftinin dört çocuğunun üçüncüsüydü. Kamil Yakut Hoca’dan ve Ahmet Hoca’dan Kur’an okumayı öğrendi. Hacı Mahmut Hoca ve Hacı Ahmet Efendi’den hafızlık eğitimi almıştır. İlköğrenimini Çaykara İlkokulu’nda sürdürürken aynı zamanda köyünde hafızlık eğitimine devam etti. 1950 yılında vapurla İstanbul’a bir seyahat yaptı. Burada Kadıköy Osman Ağa Camii İmam-hatibi Hasan Efendi’den kıraat dersleri aldı. Bir yıl sonra Bursa’ya gitti ve bir süre sonra memleketine tekrar geri döndü. O yılın ramazanında Samsun’a giderek mukabele okudu. Orada başta “Büyük Cihat Gazetesi” yazarı Cevat Rifat Atilhan olmak üzere birçok kişiyle tanıştı. Ayrıca şehri ziyarete gelen, Sebilürreşat Dergisi başyazarı Eşref Edip ve Büyük Doğu Dergisi’ni çıkaran şair Necip Fazıl ile görüşme imkânı buldu. 1953’ün ramazanında ise mukabele okumak için Zonguldak’a gitti.
Saran, 1952 yılında Haranikas Medresesi’nde başladığı Arapça ve ilim tedrisatını 1956 yılında tamamlayarak Hacı Hasan Ramız Yavuz Efendi’den icazet aldı. 1957 yılında Diyanet İşleri Teşkilatı’nca açılan müftülük ve vaizlik imtihanını kazandı. 1958 yılında askerlik görevini Amasya ve Sarıkamış’ta ikmal ettikten sonra Konya Cihanbeyli Müftülüğü’ne atanarak meslek hayatına başladı. Zaman zaman Ankara’ya gittiğinde şair-yazar Osman Yüksel Serdengeçti ve Türk Yurdu Dergisi başyazarı Prof. Dr. Osman Turan’la sohbetlerde bulunurdu. 1960 yılında Ankara ve Konya’da Bediüzzaman Said Nursi ile görüştü. 27 Mayıs 1960 Darbesi sırasında izinli olarak memleketi Çaykara’da bulunan Ali Kemal Hoca, daha sonra görev yerine döndüğünde aleyhine başlatılan bir kampanya sonrasında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Çankırı’nın Orta ilçesine atandı. Ali Kemal Hoca sırasıyla Çatalzeytin, Bartın, Arsin, Pasinler, Görele, Zara müftülükleri ve Maçka vaizliği görevlerinde bulundu. Bu görevdeyken 12 Eylül 1980 Darbesi’ne de tanık oldu. Üç yıl süren Maçka vaizliği sırasında İlahiyat öğrencilerine Arapça, tefsir ve fıkıh dersleri verdi. Ali Kemal Hoca görev yaptığı yerin ihtiyacına göre cami ve mescitlerin inşası ve tamiratında, mesleki eğitim ve Kur’an kurslarının açılmasında, İmam-Hatip Okullarının yapımında öncülük etti. Ayrıca cemaat ve meşrep farklılığı gözetmeden sohbetlere katıldı, dersler verdi, öğrenciler yetiştirdi.
Saran, resmi görevi esnasında dışarıdan bitirme imtihanlarına girerek ortaokul ve liseyi tamamladı. Din görevlileri Federasyonu’nun yönetiminde birkaç kez görev aldı. 1982 yılında emekli olduktan sonra kısa bir süre tekstil ağırlıklı olarak ticaret faaliyeti yürüttü. Aynı yıl ramazan ayında Ahmet Yaşar Hoca’nın da bulunduğu bir kafileyle karayoluyla umreye gitti. Bağdat ve Basra’yı ziyaret etti. 1984-2002 yılları arasında çeşitli derneklerin davetlisi olarak gittiği Avrupa ülkeleri, ABD ve Kanada’da aralıklı olarak dini hizmetlerde bulundu. Meslek hayatı ve emeklilik dönemi boyunca yürüttüğü ilmi hizmetler, hayır işleri ve dernek çalışmalarıyla sosyal alanda aktif bir biçimde yer almanın yanında çeşitli gazete ve dergilerde makale ve köşe yazıları yayınlandı. Ali Kemal Saran’ın biri telif, ikisi tercüme, biri şiir kitabı olmak üzere yayınlanmış beş eseri bulunmaktadır.”(İz Bırakanlar-Hilal TV)
Trabzon’un gül yüzlü simalarından Ali Kemal Saran; düşünen, düşüncelerini ifade ederek insanlarla paylaşan bir insandı. O’nun, Hakk ve hakikatin emrine amade güçlü bir kalemi vardı. Geçtiğimiz yıllarda “Omuzumda Hemençe/Cumhuriyet Devrinde Bir Medrese Talebesinin Hatıraları” adlı bir hatıra kitabı kaleme almıştı. 450 sayfadan meydana gelen söz konusu kitap 2009 yılında Kurtuba Yayınları’ndan çıkarak okuyucuyla buluşmuştu. Merhum Ali Kemal Ağabey, bahsi geçen kitabının içeriğiyle ilgili olarak şöyle diyordu. “Burada yer alan hatıralar, kendimi bilebildiğim erken çocukluk dönemimden başlayarak yakın zamana kadar uzanan yaklaşık 70 yıllık bir ömrü kapsıyor. Bu uzun zaman dilimi içinde, çocukluğumun sisler içinde kalan sibyan mektebinden ve medrese talebeliğinden başlayarak, Anadolu’nun birçok yerinde yürüttüğüm müftülük görevlerine ve uzun süren emeklilik dönemimde yaşadığım cemiyetçilik tecrübelerine kadar, acı tatlı pek çok yaşanmış olay var.”
Merhum Ali Kemal Saran, güler yüzlü, hoş sohbetli bir insandı. Elinden geldiğince herkese yardım eder, düşkünlerin elinden tutup onları kaldırırdı. O, 76 yıllık ömrüne nice hayır ve hasenat sığdırdı. Şimdi ondan geriye puslu hatıralar kaldı. Hayat böyledir işte…
Bundan bir ay evvel Hüseyin Kazaz Kültür Merkezi’nde Trabzon’un fetih yıldönümüyle ilgili bir “Fetih Sohbeti” programı gerçekleştirilmişti. Trabzonlu araştırmacı- yazarlar Mustafa Yazıcı ile Hüseyin Albayrak, Trabzon’un fethini konuşmuşlardı. Öğle saatlerinde gerçekleştirilen bu programı takip edenler arasında ben de vardım. Program çıkışında değerli insan Muhammet Yavruoğlu’yu gördüm. Yanında da Ali Kemal Saran Ağabeyimiz vardı. Ayaküstü konuştuk bir süre… Sonra söz dönüp dolaştı gazeteci dostumuz Nevzat Yılmaz’a geldi. Bir trafik kazasına karışan dostumuz Nevzat Yılmaz, Bahçecik Cezaevi’nde tutuklu bulunuyordu. Kısa sohbetimizde bu ortak dostumuzu ziyaret etme kararı aldık. Fakat bunun için savcılıktan izin almak gerekiyordu. Ortahisar’dan Adliye Sarayı’na kadar ben, Muhammet Yavruoğlu ve dost insan Ali Kemal Saran Ağabey yürüdük. Ali Kemal Ağabey bir ay önce Ahi Evren Kalp ve Damar Hastalıkları Hastanesi’nde önemli bir kalp ameliyatı geçirmişti. Onun için elimizden geldiğince yavaş yürümeye çalışıyorduk.
Yol boyunca hem yürüyor, hem de sohbet ediyorduk. Ali Kemal Ağabey’in olduğu ortamda sohbet malzemesi bulma sorunu olmazdı. Öyle hoş sohbetlere daldık ki yolun nasıl bittiğini anlamadık. Adalet Sarayı’na girip cezaeviyle ilgilenen savcının odasına vardık. Savcıyla tanıştık, isteğimizi ilettik kendisine. Bilindiği gibi Ali Kemal Saran Ağabey, Malatya’nın şimdiki valisi Doç. Dr. Ulvi Saran’ın babasıdır. Muhammet Yavruoğlu Bey, Ali Kemal Ağabey’i savcıyla tanıştırırken “Malatya Valisi’nin babası…” deyince Saran “Buna gerek yok, niye söyledin ki…” şeklinde serzenişte bulundu. Çünkü Ali Kemal Saran Ağabey kendini ön plana çıkarmayan, hoş tabiatlı, adeta bir toprak kadar mütevazı bir insandı.
Savcıdan izin aldıktan sonra, Bahçecik Cezaevi’ne gitmek üzere dışarı çıktık. Muhammet Yavruoğlu Bey’in amcası, karikatürist ve yazar Harun Yavruoğlu’nun babası hastanede yoğun bakımdaydı. Muhammet Bey öncelikle oraya gitmesi gerektiğini söyledi. Biz de onunla gidecektik ama bir ay önce çok ağır bir kalp ameliyatı geçirdiği için henüz nekahet döneminde olan Ali Kemal Saran Ağabey’i yormak istemedik. Bir saat sonra Atapark’ta buluşmak üzere Muhammet Bey’i hastaneye gönderdik. Ali Kemal Saran Ağabey’le Atapark’a doğru yürürken Hamza Paşa Camii’nin önünden geçiyorduk. İkindi namazını kılmamıştık henüz… Onu hatırlattım Ali Kemal Ağabey’e… O da kılmamıştı ikindi namazını… Camiye vardık. İkindi namazını orada cemaatle eda ettik. Cami çıkışında hemen bitişikteki mezarlıktaki ölülerin ruhuna Fatiha okuduk. Oradan yürüyerek Atapark’a geçtik.
Saran Ağabey bir ay önce ağır bir kalp ameliyatı geçirdiği için sendeleyerek yürüyordu. Fakat bunu mesele etmiyor, benden daha hızlı gidiyordu. Atapark’ta bir markete uğradık. Ali Kemal Ağabey oradan, ziyaret edeceğimiz arkadaşa götürmek üzere muz aldı. Epey yürüdüğümüz için yorulmuş, terlemişti. Su aldı, bana da bir şeyler almak istedi. Ben de bir soda içebileceğimi söyledim. Bana bir soda ısmarladı. Aldığı muzlardan birini ikiye böldü; yarısını bana verdi, yarısını kendisi yedi. O, paylaşmayı seven, çok cömert bir insandı.
Muhammet Yavruoğlu’yla Atapark’ta buluştuk. Fakat Bahçecik’e gidecek araba bulmakta zorlandık. Ali Kemal Saran Ağabey “Ben bir taksi tutayım, ücreti ne ise ben veririm” dedi. Kendisine buna gerek olmadığını, minibüsle gidebileceğimizi söyledik. Bir müddet sonra da minibüs geldi. Ali Kemal Saran Ağabey’le Yavruoğlu minibüsün önünde oturdu. Minibüs parasını da kendileri verdi. Nihayet Bahçecik Cezaevi’ne vardık. Sıkı bir aramadan sonra ortak dostumuz Nevzat Bey’i ziyaret ettik. Yarım saatlik ziyaretten sonra geri döndük. Ben Bahçecik’ten yürüyerekYenicuma’ya geçtim. O yüzden tekrar görüşmek üzere orada birbirimizle vedalaştık. Fakat bu benim Ali Kemal Saran Ağabey’le son görüşmem oldu. Trabzon’un en renkli simalarından biriydi. O’nu çok özleyeceğiz. Allah rahmet eylesin.
Trabzon’da Hizmet gazetesinde haftada üç gün yazı yazan bir insanım. Kolay değil haftada üç yazı çıkarmak… Bazen konu sıkıntısı çektiğimiz de oluyor. Cumartesi sabahı, ‘Önümüzdeki pazartesi günkü köşem için bugün ne yazsam’ diye düşünürken bir yandan da Trabzon haber sitelerini dolaşıyordum. Haber sitelerinin birinde “Trabzonlu Müftü Kaza Kurbanı…” başlıklı bir haberle karşılaştım. Üzerime kaynar suların dökülmesine, canımın iyice sıkılmasına yol açan haberde şu bilgilere yer veriliyordu: “Alınan bilgiye göre, Malatya Valisi Ulvi Saran’ın babası emekli Müftü Ali Kemal Saran(76), İstanbul’da yaya olarak yürüdüğü esnada bir aracın çarpması sonucu hayatını kaybetti. Haseki Hastanesi’ne kaldırılan Saran’ın cenazesinin 11 Aralık Cumartesi günü uçakla Trabzon’a götürüleceği ve burada toprağa verileceği bildirildi…” Bu acı haberi okuduktan sonra dudaklarımdan gayri ihtiyari olarak dökülen ilk cümle ‘İnna lillahi ve inna ileyhi raciun- Her nefis ölümü tadacaktır” oldu.
76 yaşında iken İstanbul’da geçirmiş olduğu elim bir trafik kazası sonucu ebediyete intikal eden Ali Kemal Saran, Trabzon için adeta canlı bir tarihti. Bakmayın siz 76 yaşında olduğuna, O’nun yüreği 18 yaşındaki bir gencin yüreği gibi heyecan doluydu. Keza hiç boş durmazdı, daima hareket halindeydi. Canlı, diri ve güçlü bir karaktere sahipti.
Beklenmedik bir zamanda yürekleri acıya boğarak aramızdan ayrılan Ali Kemal Saran, geçen hafta yine İstanbul’da bir trafik kazasında Hakk’a kavuşan emekli müftülerden Ali Şükrü Sula’nın cenazesine katılmak üzere İstanbul’a gitmişti. Merhum Ali Şükrü Sula, yatsı namazına giderken bir minibüsünün çarpmasıyla hayatını kaybetmişti. O’nun cenaze töreninde bulunmak için Trabzon’dan İstanbul’a giden Ali Kemal Saran da ne yazık ki aynı akıbeti yaşayarak aramızdan ayrıldı. Bir hafta içerisinde Trabzonlu iki güzel insan, iki emekli müftü, iki dost Çaykaralı dünya gurbetinden asli yurt olan ahrete göçtü. Kaderin tecellisi işte… Bizim olan yaşadığımız andır. Kimin nerede, nasıl, ne zaman öleceği belli değil…
Ölüm bir hatime değil, aksine bir mukaddimedir bizler için... Yani o bir son değil, ebedi hayatın ilk basamağıdır. Ölümsüzlük ancak ten yükünden kurtulmakla gerçekleşebilir. Durum bu iken, bedenin ağırlığından kurtulup ruhun hafifliğine kavuşanlara niçin üzülürüz?
Ölüm, ölümsüzlüğe kanatlanmaktır aslında… İnsan ancak ölünce ölümsüzlüğü yakalar. Ölüme Mevlana’nın gözüyle bakanlar, onu bir şeb-i arus(düğün gecesi) olarak görürler. Ölüm ki fanilikten bakiliğe çıkan yoldur. O, ruhları fena âleminden beka âlemine çıkaran kutlu bir köprüdür. Vakti gelen, bu kutlu köprüden geçerek selamet sahiline ulaşır. Ulaşılan yerin selamet sahili mi, yoksa ateş mi olduğu yaşadığımız hayatla doğrudan ilgilidir.
Ölümden kaçmak mümkün olmadığına göre ona her daim hazırlıklı yaşamalıyız. Toplumcu şiirin en önemli ismi kabul edilen Nazım Hikmet, bir şiirinde “ibret al, deli gönlüm,/demir sandıkta saklansan bulur seni /ak taş ardında Kara Yılan’ı bulan ölüm.” diyor. Resulullah’ın ‘hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahret için çalışınız’ sözünü hayat felsefesi edinmeliyiz. Yunus’un dediği gibi ‘Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil’
Üstad Necip Fazıl Kısakürek ne güzel söylemiş ölüm için: “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber.../Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?...” Yüce Allah, kainatı Hazreti Peygamber’in yüzü suyu hürmetine yaratmış… O öldüyse ölüm güzel demektir.
Şair Cemal Süreya, bir şiirinde “ölüyorum tanrım/bu da oldu işte/her ölüm erken ölümdür/biliyorum tanrım/ama ayrıca, aldığın şu hayat fena değildir…/üstü kalsın…” diyordu. Gerçekten de ölen kişinin yaşı kaç olursa olsun “Her ölüm erkendir”. Kişi yaşadığı günü bilir sadece... Geçen günlerin tozlu hatıraları kalır geride. Fakat takdir, bize bu can emanetini teslim eden Allah’a aittir. O verir, o alır ancak… Lütfu da, kahrı da hoştur O’nun…
Ne mutlu bir gül bahçesine girercesine sıcak bir anne kucağı misali ölümün kollarına atılanlara!… N e mutlu ölüm korkusunu ebediyet arzusuyla öldürebilenlere!... Bize bir nefes kadar, şah damarımız kadar yakın olan ölüm; faniliğimizi silip süpürüp bizi ebedileştirecektir.
Trabzon’un güzel simalarından biriydi bir trafik kazasına kurban verdiğimiz Ali Kemal Saran… O’nun hayatından bazı mühim kesitleri sizlere sunmak istiyorum:
“15 Mayıs 1934 yılında Çaykara’nın eski ismiyle Hopşera, yeni adıyla Akdoğan köyünde dünyaya gelen Ali Kemal Saran, bereketli ömrünü Kur’an hizmetine adamıştı. Muhammet ve Havva çiftinin dört çocuğunun üçüncüsüydü. Kamil Yakut Hoca’dan ve Ahmet Hoca’dan Kur’an okumayı öğrendi. Hacı Mahmut Hoca ve Hacı Ahmet Efendi’den hafızlık eğitimi almıştır. İlköğrenimini Çaykara İlkokulu’nda sürdürürken aynı zamanda köyünde hafızlık eğitimine devam etti. 1950 yılında vapurla İstanbul’a bir seyahat yaptı. Burada Kadıköy Osman Ağa Camii İmam-hatibi Hasan Efendi’den kıraat dersleri aldı. Bir yıl sonra Bursa’ya gitti ve bir süre sonra memleketine tekrar geri döndü. O yılın ramazanında Samsun’a giderek mukabele okudu. Orada başta “Büyük Cihat Gazetesi” yazarı Cevat Rifat Atilhan olmak üzere birçok kişiyle tanıştı. Ayrıca şehri ziyarete gelen, Sebilürreşat Dergisi başyazarı Eşref Edip ve Büyük Doğu Dergisi’ni çıkaran şair Necip Fazıl ile görüşme imkânı buldu. 1953’ün ramazanında ise mukabele okumak için Zonguldak’a gitti.
Saran, 1952 yılında Haranikas Medresesi’nde başladığı Arapça ve ilim tedrisatını 1956 yılında tamamlayarak Hacı Hasan Ramız Yavuz Efendi’den icazet aldı. 1957 yılında Diyanet İşleri Teşkilatı’nca açılan müftülük ve vaizlik imtihanını kazandı. 1958 yılında askerlik görevini Amasya ve Sarıkamış’ta ikmal ettikten sonra Konya Cihanbeyli Müftülüğü’ne atanarak meslek hayatına başladı. Zaman zaman Ankara’ya gittiğinde şair-yazar Osman Yüksel Serdengeçti ve Türk Yurdu Dergisi başyazarı Prof. Dr. Osman Turan’la sohbetlerde bulunurdu. 1960 yılında Ankara ve Konya’da Bediüzzaman Said Nursi ile görüştü. 27 Mayıs 1960 Darbesi sırasında izinli olarak memleketi Çaykara’da bulunan Ali Kemal Hoca, daha sonra görev yerine döndüğünde aleyhine başlatılan bir kampanya sonrasında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Çankırı’nın Orta ilçesine atandı. Ali Kemal Hoca sırasıyla Çatalzeytin, Bartın, Arsin, Pasinler, Görele, Zara müftülükleri ve Maçka vaizliği görevlerinde bulundu. Bu görevdeyken 12 Eylül 1980 Darbesi’ne de tanık oldu. Üç yıl süren Maçka vaizliği sırasında İlahiyat öğrencilerine Arapça, tefsir ve fıkıh dersleri verdi. Ali Kemal Hoca görev yaptığı yerin ihtiyacına göre cami ve mescitlerin inşası ve tamiratında, mesleki eğitim ve Kur’an kurslarının açılmasında, İmam-Hatip Okullarının yapımında öncülük etti. Ayrıca cemaat ve meşrep farklılığı gözetmeden sohbetlere katıldı, dersler verdi, öğrenciler yetiştirdi.
Saran, resmi görevi esnasında dışarıdan bitirme imtihanlarına girerek ortaokul ve liseyi tamamladı. Din görevlileri Federasyonu’nun yönetiminde birkaç kez görev aldı. 1982 yılında emekli olduktan sonra kısa bir süre tekstil ağırlıklı olarak ticaret faaliyeti yürüttü. Aynı yıl ramazan ayında Ahmet Yaşar Hoca’nın da bulunduğu bir kafileyle karayoluyla umreye gitti. Bağdat ve Basra’yı ziyaret etti. 1984-2002 yılları arasında çeşitli derneklerin davetlisi olarak gittiği Avrupa ülkeleri, ABD ve Kanada’da aralıklı olarak dini hizmetlerde bulundu. Meslek hayatı ve emeklilik dönemi boyunca yürüttüğü ilmi hizmetler, hayır işleri ve dernek çalışmalarıyla sosyal alanda aktif bir biçimde yer almanın yanında çeşitli gazete ve dergilerde makale ve köşe yazıları yayınlandı. Ali Kemal Saran’ın biri telif, ikisi tercüme, biri şiir kitabı olmak üzere yayınlanmış beş eseri bulunmaktadır.”(İz Bırakanlar-Hilal TV)
Trabzon’un gül yüzlü simalarından Ali Kemal Saran; düşünen, düşüncelerini ifade ederek insanlarla paylaşan bir insandı. O’nun, Hakk ve hakikatin emrine amade güçlü bir kalemi vardı. Geçtiğimiz yıllarda “Omuzumda Hemençe/Cumhuriyet Devrinde Bir Medrese Talebesinin Hatıraları” adlı bir hatıra kitabı kaleme almıştı. 450 sayfadan meydana gelen söz konusu kitap 2009 yılında Kurtuba Yayınları’ndan çıkarak okuyucuyla buluşmuştu. Merhum Ali Kemal Ağabey, bahsi geçen kitabının içeriğiyle ilgili olarak şöyle diyordu. “Burada yer alan hatıralar, kendimi bilebildiğim erken çocukluk dönemimden başlayarak yakın zamana kadar uzanan yaklaşık 70 yıllık bir ömrü kapsıyor. Bu uzun zaman dilimi içinde, çocukluğumun sisler içinde kalan sibyan mektebinden ve medrese talebeliğinden başlayarak, Anadolu’nun birçok yerinde yürüttüğüm müftülük görevlerine ve uzun süren emeklilik dönemimde yaşadığım cemiyetçilik tecrübelerine kadar, acı tatlı pek çok yaşanmış olay var.”
Merhum Ali Kemal Saran, güler yüzlü, hoş sohbetli bir insandı. Elinden geldiğince herkese yardım eder, düşkünlerin elinden tutup onları kaldırırdı. O, 76 yıllık ömrüne nice hayır ve hasenat sığdırdı. Şimdi ondan geriye puslu hatıralar kaldı. Hayat böyledir işte…
Bundan bir ay evvel Hüseyin Kazaz Kültür Merkezi’nde Trabzon’un fetih yıldönümüyle ilgili bir “Fetih Sohbeti” programı gerçekleştirilmişti. Trabzonlu araştırmacı- yazarlar Mustafa Yazıcı ile Hüseyin Albayrak, Trabzon’un fethini konuşmuşlardı. Öğle saatlerinde gerçekleştirilen bu programı takip edenler arasında ben de vardım. Program çıkışında değerli insan Muhammet Yavruoğlu’yu gördüm. Yanında da Ali Kemal Saran Ağabeyimiz vardı. Ayaküstü konuştuk bir süre… Sonra söz dönüp dolaştı gazeteci dostumuz Nevzat Yılmaz’a geldi. Bir trafik kazasına karışan dostumuz Nevzat Yılmaz, Bahçecik Cezaevi’nde tutuklu bulunuyordu. Kısa sohbetimizde bu ortak dostumuzu ziyaret etme kararı aldık. Fakat bunun için savcılıktan izin almak gerekiyordu. Ortahisar’dan Adliye Sarayı’na kadar ben, Muhammet Yavruoğlu ve dost insan Ali Kemal Saran Ağabey yürüdük. Ali Kemal Ağabey bir ay önce Ahi Evren Kalp ve Damar Hastalıkları Hastanesi’nde önemli bir kalp ameliyatı geçirmişti. Onun için elimizden geldiğince yavaş yürümeye çalışıyorduk.
Yol boyunca hem yürüyor, hem de sohbet ediyorduk. Ali Kemal Ağabey’in olduğu ortamda sohbet malzemesi bulma sorunu olmazdı. Öyle hoş sohbetlere daldık ki yolun nasıl bittiğini anlamadık. Adalet Sarayı’na girip cezaeviyle ilgilenen savcının odasına vardık. Savcıyla tanıştık, isteğimizi ilettik kendisine. Bilindiği gibi Ali Kemal Saran Ağabey, Malatya’nın şimdiki valisi Doç. Dr. Ulvi Saran’ın babasıdır. Muhammet Yavruoğlu Bey, Ali Kemal Ağabey’i savcıyla tanıştırırken “Malatya Valisi’nin babası…” deyince Saran “Buna gerek yok, niye söyledin ki…” şeklinde serzenişte bulundu. Çünkü Ali Kemal Saran Ağabey kendini ön plana çıkarmayan, hoş tabiatlı, adeta bir toprak kadar mütevazı bir insandı.
Savcıdan izin aldıktan sonra, Bahçecik Cezaevi’ne gitmek üzere dışarı çıktık. Muhammet Yavruoğlu Bey’in amcası, karikatürist ve yazar Harun Yavruoğlu’nun babası hastanede yoğun bakımdaydı. Muhammet Bey öncelikle oraya gitmesi gerektiğini söyledi. Biz de onunla gidecektik ama bir ay önce çok ağır bir kalp ameliyatı geçirdiği için henüz nekahet döneminde olan Ali Kemal Saran Ağabey’i yormak istemedik. Bir saat sonra Atapark’ta buluşmak üzere Muhammet Bey’i hastaneye gönderdik. Ali Kemal Saran Ağabey’le Atapark’a doğru yürürken Hamza Paşa Camii’nin önünden geçiyorduk. İkindi namazını kılmamıştık henüz… Onu hatırlattım Ali Kemal Ağabey’e… O da kılmamıştı ikindi namazını… Camiye vardık. İkindi namazını orada cemaatle eda ettik. Cami çıkışında hemen bitişikteki mezarlıktaki ölülerin ruhuna Fatiha okuduk. Oradan yürüyerek Atapark’a geçtik.
Saran Ağabey bir ay önce ağır bir kalp ameliyatı geçirdiği için sendeleyerek yürüyordu. Fakat bunu mesele etmiyor, benden daha hızlı gidiyordu. Atapark’ta bir markete uğradık. Ali Kemal Ağabey oradan, ziyaret edeceğimiz arkadaşa götürmek üzere muz aldı. Epey yürüdüğümüz için yorulmuş, terlemişti. Su aldı, bana da bir şeyler almak istedi. Ben de bir soda içebileceğimi söyledim. Bana bir soda ısmarladı. Aldığı muzlardan birini ikiye böldü; yarısını bana verdi, yarısını kendisi yedi. O, paylaşmayı seven, çok cömert bir insandı.
Muhammet Yavruoğlu’yla Atapark’ta buluştuk. Fakat Bahçecik’e gidecek araba bulmakta zorlandık. Ali Kemal Saran Ağabey “Ben bir taksi tutayım, ücreti ne ise ben veririm” dedi. Kendisine buna gerek olmadığını, minibüsle gidebileceğimizi söyledik. Bir müddet sonra da minibüs geldi. Ali Kemal Saran Ağabey’le Yavruoğlu minibüsün önünde oturdu. Minibüs parasını da kendileri verdi. Nihayet Bahçecik Cezaevi’ne vardık. Sıkı bir aramadan sonra ortak dostumuz Nevzat Bey’i ziyaret ettik. Yarım saatlik ziyaretten sonra geri döndük. Ben Bahçecik’ten yürüyerekYenicuma’ya geçtim. O yüzden tekrar görüşmek üzere orada birbirimizle vedalaştık. Fakat bu benim Ali Kemal Saran Ağabey’le son görüşmem oldu. Trabzon’un en renkli simalarından biriydi. O’nu çok özleyeceğiz. Allah rahmet eylesin.
23 Ağustos 2009 Pazar
İSTİKLAL CADDESİ’NDE DÜŞLERİN SICAĞINDA…
M.NİHAT MALKOÇ
Sımsıcak bir temmuz akşamında Şişli’den Taksim’e inerken düşlerin ve düşüncelerin sıcağında kavruluyorum. Etrafımda mahşeri bir kalabalık akıyor kaldırımlardan. Herkesin düşleri gökkuşağı misali başka başka… Kimi evlendireceği çocuğunun çeyizlerini tamamla(yama)manın, kimi kredi kartı borcunun, kimi ay sonunu getirebilmenin hesabı içerisinde dalgın dalgın yürümekte. O dalgınlık içerisinde burnunun ucunu bile göremiyorlar. İstanbul’un doyumsuz güzelliğini doyasıya seyredemiyorlar. İnsanlar binlerle ifade edilse de muhabbetten dem vuranların sayısı bir elin parmakları sayısına bile ulaşabilmiş değil.
Şişli’den Taksim’e inen yolda bir abide gibi yükselen Harbiye Orduevi’ni temaşa ediyorum. Bir zamanlar(sene 1994) burada asker kıyafetiyle az tavşankanı çay içmedik. Zira askerliğimi Küçükyalı’daki Kenan Evren Kışlası’nda Kara Kuvvetleri Lisan Okulu’nda önce asteğmen, dört ay da teğmen rütbesiyle yapmıştım. Orduevine uğrardık çoğu zaman. Müzeyi gezince bir başka gururlanırdım. Şimdi terhis olup yabancı düştük bu güzel mekânlara.
Taksim Meydanı bugün de her zamanki gibi kalabalık, hani derler ya iğne atsan yere düşmez… İşte öyle… Herkes bir yerlere koşturuyor. Hava sıcak, temmuz sıcağı vatandaşın ensesinde boza pişiriyor. Fakat bu durum meydanın kalabalığından bir şey eksiltmiyor.
Taksim’den aşağı inerken köşede tavuk dürüm yiyip açlığımı yatıştırıyorum. İnsan gezdikçe acıkıyor zira… Biraz aşağıda İstiklal Caddesi kendine davet ediyor insanları. Ben de bu güzel davete icabet edip kendimi İstiklal Caddesi’nin kollarında buluyorum. İstiklal’den insan denizi akıyor sanki. Genç yaşlı, kadın erkek, yerli turist demeden herkes İstiklal’in kucağına atmış kendini. İkindi vakti geçmek üzereyken kendimi o bölgedeki tek cami olan ve beni her gidişimde hüzünlendiren Ağa Camii’nde buluyorum. Beyoğlu’daki bu küçük, şirin mabedi 1596’da Hüseyin Ağa yapmış. İyi ki böyle bir ibadethane yapılmış, yoksa insanlar namazlarını kılacak yer bulamazdı bu kalabalık caddede. Bu camide bir zamanlar Abdülhakim Arvasî Hazretleri de imamlık ve vaizlik yapmıştır. Necip Fazıl onun buradaki vaazlarına iştirak ederek 33 yaşından sonra hidayete erişerek Hakk’ı bulmuştur. Koskoca Beyoğlu’da, bu kalabalık nüfusun aktığı bölgede başka bir cami yok. İşte bu demlerde Nazım Hikmet’in çok sevdiğim bir şiiri olan Ağa Camii’nden şu dizeler düşüyor muhayyileme:
“Havsalam almıyordu bu hazin hâli önceÂh, ey zavallı cami, seni böyle görünceDertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;Allah’ımın ismini daha çok candan andım.Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!...”
İkindi namazını Ağa Camii’nde eda ettikten sonra kendimi yine Beyoğlu’nun bize çok yabancı kucağına bırakıyorum. İstiklal Caddesi’nin dili bana biraz yabancı geliyor. Fakat bir hoşgörü mekânı olarak gördüğüm İstiklal Caddesi’ni bir başka seviyorum. Zira bu cadde üzerinde cami, kilise ve sinagoglar sırt sırta vererek inanç yelpazesi oluşturuyorlar.
Biraz aşağıya inince her köşe başında halktan bir grubun açık hava resitali verdiğini görüyoruz. Yani İstiklal’de herkes kendi meziyetlerini mevcut kalabalığa gösteriyor. Fena da çalıp söylemiyorlar. Dinleyenler grubun önündeki şapkaya gönlünden kopanı atıyorlar.
Caddenin orta kısmında Mısır Apartmanı yükseliyor. Bu binanın önünden geçerken İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif geçiyor aklımdan. Zira millî şair burada vermiş son nefesini.
Eskilerin Cadde-i Kebir(Büyük Cadde) olarak adlandırdığı İstiklal Caddesi hayatın ta kendisi… İstanbul’un özeti gibidir bu büyük ve görkemli cadde… Her türden insan vardır burada. Hacısı hocası, yankesicisi, uyuşturucusu, sanatkârı, sahtekârı… Hepsi ama hepsi…
İstiklal Caddesi’ni anlatırken nostaljik tramvaydan bahsetmemek olur mu? Zira o da bu caddenin sembolleri arasındaki yerini almıştır. Ya caddeyi ortadan ikiye bölen Galatasaray Lisesi’ni… İstiklal Caddesi’ni anlatmak kolay mı? Onu yaşamak lazım yüreklerde...
Sımsıcak bir temmuz akşamında Şişli’den Taksim’e inerken düşlerin ve düşüncelerin sıcağında kavruluyorum. Etrafımda mahşeri bir kalabalık akıyor kaldırımlardan. Herkesin düşleri gökkuşağı misali başka başka… Kimi evlendireceği çocuğunun çeyizlerini tamamla(yama)manın, kimi kredi kartı borcunun, kimi ay sonunu getirebilmenin hesabı içerisinde dalgın dalgın yürümekte. O dalgınlık içerisinde burnunun ucunu bile göremiyorlar. İstanbul’un doyumsuz güzelliğini doyasıya seyredemiyorlar. İnsanlar binlerle ifade edilse de muhabbetten dem vuranların sayısı bir elin parmakları sayısına bile ulaşabilmiş değil.
Şişli’den Taksim’e inen yolda bir abide gibi yükselen Harbiye Orduevi’ni temaşa ediyorum. Bir zamanlar(sene 1994) burada asker kıyafetiyle az tavşankanı çay içmedik. Zira askerliğimi Küçükyalı’daki Kenan Evren Kışlası’nda Kara Kuvvetleri Lisan Okulu’nda önce asteğmen, dört ay da teğmen rütbesiyle yapmıştım. Orduevine uğrardık çoğu zaman. Müzeyi gezince bir başka gururlanırdım. Şimdi terhis olup yabancı düştük bu güzel mekânlara.
Taksim Meydanı bugün de her zamanki gibi kalabalık, hani derler ya iğne atsan yere düşmez… İşte öyle… Herkes bir yerlere koşturuyor. Hava sıcak, temmuz sıcağı vatandaşın ensesinde boza pişiriyor. Fakat bu durum meydanın kalabalığından bir şey eksiltmiyor.
Taksim’den aşağı inerken köşede tavuk dürüm yiyip açlığımı yatıştırıyorum. İnsan gezdikçe acıkıyor zira… Biraz aşağıda İstiklal Caddesi kendine davet ediyor insanları. Ben de bu güzel davete icabet edip kendimi İstiklal Caddesi’nin kollarında buluyorum. İstiklal’den insan denizi akıyor sanki. Genç yaşlı, kadın erkek, yerli turist demeden herkes İstiklal’in kucağına atmış kendini. İkindi vakti geçmek üzereyken kendimi o bölgedeki tek cami olan ve beni her gidişimde hüzünlendiren Ağa Camii’nde buluyorum. Beyoğlu’daki bu küçük, şirin mabedi 1596’da Hüseyin Ağa yapmış. İyi ki böyle bir ibadethane yapılmış, yoksa insanlar namazlarını kılacak yer bulamazdı bu kalabalık caddede. Bu camide bir zamanlar Abdülhakim Arvasî Hazretleri de imamlık ve vaizlik yapmıştır. Necip Fazıl onun buradaki vaazlarına iştirak ederek 33 yaşından sonra hidayete erişerek Hakk’ı bulmuştur. Koskoca Beyoğlu’da, bu kalabalık nüfusun aktığı bölgede başka bir cami yok. İşte bu demlerde Nazım Hikmet’in çok sevdiğim bir şiiri olan Ağa Camii’nden şu dizeler düşüyor muhayyileme:
“Havsalam almıyordu bu hazin hâli önceÂh, ey zavallı cami, seni böyle görünceDertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;Allah’ımın ismini daha çok candan andım.Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!...”
İkindi namazını Ağa Camii’nde eda ettikten sonra kendimi yine Beyoğlu’nun bize çok yabancı kucağına bırakıyorum. İstiklal Caddesi’nin dili bana biraz yabancı geliyor. Fakat bir hoşgörü mekânı olarak gördüğüm İstiklal Caddesi’ni bir başka seviyorum. Zira bu cadde üzerinde cami, kilise ve sinagoglar sırt sırta vererek inanç yelpazesi oluşturuyorlar.
Biraz aşağıya inince her köşe başında halktan bir grubun açık hava resitali verdiğini görüyoruz. Yani İstiklal’de herkes kendi meziyetlerini mevcut kalabalığa gösteriyor. Fena da çalıp söylemiyorlar. Dinleyenler grubun önündeki şapkaya gönlünden kopanı atıyorlar.
Caddenin orta kısmında Mısır Apartmanı yükseliyor. Bu binanın önünden geçerken İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif geçiyor aklımdan. Zira millî şair burada vermiş son nefesini.
Eskilerin Cadde-i Kebir(Büyük Cadde) olarak adlandırdığı İstiklal Caddesi hayatın ta kendisi… İstanbul’un özeti gibidir bu büyük ve görkemli cadde… Her türden insan vardır burada. Hacısı hocası, yankesicisi, uyuşturucusu, sanatkârı, sahtekârı… Hepsi ama hepsi…
İstiklal Caddesi’ni anlatırken nostaljik tramvaydan bahsetmemek olur mu? Zira o da bu caddenin sembolleri arasındaki yerini almıştır. Ya caddeyi ortadan ikiye bölen Galatasaray Lisesi’ni… İstiklal Caddesi’ni anlatmak kolay mı? Onu yaşamak lazım yüreklerde...
ANKARA’NIN YENİ VALİ YARDIMCISI KÖPRÜBAŞILI ŞENTÜRK UZUN
M.NİHAT MALKOÇ
Köprübaşı dağlık bir alanda kurulu bir yerleşim yeri olduğu için bu yörede yaşayanlar mecburen okuyorlar. Çünkü okumaktan başka çareleri yok. Bu yüzden Türkiye’nin önemli mevkilerine gelmiş çok sayıda Köprübaşılı bürokrat ve yetkili insan vardır. Bunların sayısı her geçen gün daha da artmaktadır. Buradan göçen aileler çocuklarının okuması için her türlü fedakârlığı yapmaktadırlar. Karadeniz insanının karakteristik özelliklerini en iyi yansıtan bu küçük ilçenin çocukları başarının önündeki bütün engelleri aşmasını bilmektedir. Bu başarılı insanlardan biri de 2009’da “Yılın Genç Lideri” seçilen Köprübaşılı Şentürk Uzun’dur.
Şentürk Uzun, Genç Liderler Derneği’nin düzenlediği ‘Yılın Genç Liderleri’ oylaması sonucunda “Yılın Genç Lideri” seçilerek biz hemşehrilerini gururlandırmıştır. Yedi kategoride düzenlenen ve 56 bin 287 kişinin katıldığı oylamada, sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerini kolaylaştıran çalışmalarıyla tanınan ve AB uyum yasaları çerçevesinde İçişleri Bakanlığı Dernekler Daire Başkanlığı’na atanan Dr. Şentürk Uzun, yüzde 35.76 oy oranıyla ‘Yılın Bürokratı’ seçilmiştir. Bu biz Köprübaşılılar için bir onur ve gurur vesilesi olmalıdır.
Şirin ilçemiz Köprübaşı’ndan başarılı insanlar yetişiyor ama ne yazık ki Köprübaşı halkı değerlerini yeterince tanımıyor. Oysa Adnan Kahveci ve Recep Yazıcıoğlu’nun açmış olduğu aydınlık yolda yürüyen Köprübaşılılara destek olmak boynumuzun borcudur. Onlar bizim ülke genelindeki medar-ı iftiharlarımızdır. Köprübaşı’nın adını Türkiye’ye ve dünyaya duyuran bu başarılı hemşehrilerimize vefa borçluyuz. Onları tanımalı ve tanıtmalıyız.
Başarılı bir insan olan Köprübaşılı Şentürk Uzun’u bu ilçede tanıyanların sayısı ne yazık ki bir elin parmakları sayısıncadır. Oysa o, yaptığı güzel çalışmalarla Türkiye gündemine oturuyor. Başında bulunduğu kurumlar ülkenin yüzakı oluyor. O, yönetime ve dernekçiliğe yeni ufuklar kazandırıyor. Dilerseniz onu biraz daha yakından tanıyalım…
Köprübaşılı Dr. Şentürk Uzun, 1967’de dünyaya geldi. Şu an itibariyle 42 yaşındadır. Yani ömrünün baharında ve mesleğinin zirveye giden yolundadır. İlköğrenimini Almanya’da Privates Günther-Stöhr Gynasium(Özel Alman Koleji)’nde tamamlamıştır. 1985’te Sürmene Lisesi’ni bitirmiştir. 1989’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni başarıyla tamamlayarak buradan mezun olmuştur. Yüksek Lisansını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalında “Türkiye’de 1980–1990 Yılları Arasında Belediyelerin İdarî ve Malî Yapılarındaki Gelişmeler ve Ankara Büyükşehir Belediyesi Örneği” konulu tezle yapmıştır. Bununla yetinmemiş Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde İşletme ve İnsan Kaynakları Yönetimi Anabilim Dalında “Kamu Sektöründe Stratejik Planlama Süreci” konusunda yüksek lisans çalışması da yapmıştır.
Köprübaşı’nın başarılı isimlerinden Şentürk Uzun, “Misafir Araştırmacı” olarak beş buçuk ay süreyle De Montford Üniversitesi’nde(Leicester-İngiltere) bulundu. Burada bulunduğu süre içerisinde ‘Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma’ konusunda araştırma yaptı. Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalında “İl ve İlçelerin Yeniden Düzenlenmesi ve Örgütsel Etkililik İlişkisi” adlı teziyle “Doktor” oldu. Çok iyi İngilizce ve Almanca bilen Şentürk Uzun evli ve üç çocuk babasıdır.
1990 – 2000 yılları arasında çeşitli ilçelerde(Kütahya-Pazarlar, Konya-Hadim, Ağrı-Taşlıçay, Samsun-Lâdik) kaymakamlık yaptıktan sonra, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi sonrası Sakarya Vali Yardımcılığı yaptı. 2003 yılında kurulan Dernekler Dairesi Başkanlığı’na “Kurucu Başkan” olarak atandı. 19 yıllık meslek hayatında valiliklerden beş takdirname, İçişleri Bakanlığı’ndan üç takdirname ve bir de maaşla ödüllendirme aldı.
Görüldüğü gibi her başarılı insan gibi Şentürk Uzun’un da biyografisi bir hayli uzun… Eğitim düzeyi yüksek, başarılı bir Köprübaşılı O… Dernekler Dairesi Başkanlığı’ndan Ankara Vali Yardımcılığı’na terfi eden Köprübaşılı hemşehrimiz Şentürk Uzun’a yeni görevinde üstün başarılar diliyoruz. Köprübaşılılar onun başarılarının takipçisi olacaktır.
Köprübaşı dağlık bir alanda kurulu bir yerleşim yeri olduğu için bu yörede yaşayanlar mecburen okuyorlar. Çünkü okumaktan başka çareleri yok. Bu yüzden Türkiye’nin önemli mevkilerine gelmiş çok sayıda Köprübaşılı bürokrat ve yetkili insan vardır. Bunların sayısı her geçen gün daha da artmaktadır. Buradan göçen aileler çocuklarının okuması için her türlü fedakârlığı yapmaktadırlar. Karadeniz insanının karakteristik özelliklerini en iyi yansıtan bu küçük ilçenin çocukları başarının önündeki bütün engelleri aşmasını bilmektedir. Bu başarılı insanlardan biri de 2009’da “Yılın Genç Lideri” seçilen Köprübaşılı Şentürk Uzun’dur.
Şentürk Uzun, Genç Liderler Derneği’nin düzenlediği ‘Yılın Genç Liderleri’ oylaması sonucunda “Yılın Genç Lideri” seçilerek biz hemşehrilerini gururlandırmıştır. Yedi kategoride düzenlenen ve 56 bin 287 kişinin katıldığı oylamada, sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerini kolaylaştıran çalışmalarıyla tanınan ve AB uyum yasaları çerçevesinde İçişleri Bakanlığı Dernekler Daire Başkanlığı’na atanan Dr. Şentürk Uzun, yüzde 35.76 oy oranıyla ‘Yılın Bürokratı’ seçilmiştir. Bu biz Köprübaşılılar için bir onur ve gurur vesilesi olmalıdır.
Şirin ilçemiz Köprübaşı’ndan başarılı insanlar yetişiyor ama ne yazık ki Köprübaşı halkı değerlerini yeterince tanımıyor. Oysa Adnan Kahveci ve Recep Yazıcıoğlu’nun açmış olduğu aydınlık yolda yürüyen Köprübaşılılara destek olmak boynumuzun borcudur. Onlar bizim ülke genelindeki medar-ı iftiharlarımızdır. Köprübaşı’nın adını Türkiye’ye ve dünyaya duyuran bu başarılı hemşehrilerimize vefa borçluyuz. Onları tanımalı ve tanıtmalıyız.
Başarılı bir insan olan Köprübaşılı Şentürk Uzun’u bu ilçede tanıyanların sayısı ne yazık ki bir elin parmakları sayısıncadır. Oysa o, yaptığı güzel çalışmalarla Türkiye gündemine oturuyor. Başında bulunduğu kurumlar ülkenin yüzakı oluyor. O, yönetime ve dernekçiliğe yeni ufuklar kazandırıyor. Dilerseniz onu biraz daha yakından tanıyalım…
Köprübaşılı Dr. Şentürk Uzun, 1967’de dünyaya geldi. Şu an itibariyle 42 yaşındadır. Yani ömrünün baharında ve mesleğinin zirveye giden yolundadır. İlköğrenimini Almanya’da Privates Günther-Stöhr Gynasium(Özel Alman Koleji)’nde tamamlamıştır. 1985’te Sürmene Lisesi’ni bitirmiştir. 1989’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni başarıyla tamamlayarak buradan mezun olmuştur. Yüksek Lisansını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalında “Türkiye’de 1980–1990 Yılları Arasında Belediyelerin İdarî ve Malî Yapılarındaki Gelişmeler ve Ankara Büyükşehir Belediyesi Örneği” konulu tezle yapmıştır. Bununla yetinmemiş Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde İşletme ve İnsan Kaynakları Yönetimi Anabilim Dalında “Kamu Sektöründe Stratejik Planlama Süreci” konusunda yüksek lisans çalışması da yapmıştır.
Köprübaşı’nın başarılı isimlerinden Şentürk Uzun, “Misafir Araştırmacı” olarak beş buçuk ay süreyle De Montford Üniversitesi’nde(Leicester-İngiltere) bulundu. Burada bulunduğu süre içerisinde ‘Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma’ konusunda araştırma yaptı. Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalında “İl ve İlçelerin Yeniden Düzenlenmesi ve Örgütsel Etkililik İlişkisi” adlı teziyle “Doktor” oldu. Çok iyi İngilizce ve Almanca bilen Şentürk Uzun evli ve üç çocuk babasıdır.
1990 – 2000 yılları arasında çeşitli ilçelerde(Kütahya-Pazarlar, Konya-Hadim, Ağrı-Taşlıçay, Samsun-Lâdik) kaymakamlık yaptıktan sonra, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi sonrası Sakarya Vali Yardımcılığı yaptı. 2003 yılında kurulan Dernekler Dairesi Başkanlığı’na “Kurucu Başkan” olarak atandı. 19 yıllık meslek hayatında valiliklerden beş takdirname, İçişleri Bakanlığı’ndan üç takdirname ve bir de maaşla ödüllendirme aldı.
Görüldüğü gibi her başarılı insan gibi Şentürk Uzun’un da biyografisi bir hayli uzun… Eğitim düzeyi yüksek, başarılı bir Köprübaşılı O… Dernekler Dairesi Başkanlığı’ndan Ankara Vali Yardımcılığı’na terfi eden Köprübaşılı hemşehrimiz Şentürk Uzun’a yeni görevinde üstün başarılar diliyoruz. Köprübaşılılar onun başarılarının takipçisi olacaktır.
ZİLE’DEN VAN’A KÖPRÜBAŞILI AĞIR CEZA HÂKİMİ: FATİH AKSOY
M.NİHAT MALKOÇ
Köprübaşı bugüne kadar nice değerler yetiştirip Türkiye’nin hizmetine sundu. Bu değerlerden birisi de Köprübaşılı Seyfettin Aslan Aksoy’un(nam-ı diğer Kitapçı Aslan’ın) oğlu ağır ceza hâkimi Fatih Aksoy’dur. Çalışkan, mütevazı ve son derece başarılı bir insan olan Fatih Aksoy son hâkimler, savcılar atama kararnamesiyle Tokat’ın Zile ilçesindeki Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığından Van Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına atanmıştır.
Hâkim Fatih Aksoy 6 Mart 1972 tarihinde Trabzon’un Köprübaşı ilçesinde dünyaya geldi. Lise öğrenimini 1988’de Trabzon Lisesi’nde tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi(DTCF) Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne girdi. Hukukçu olmayı hedeflediği için bu bölümde sadece bir yıl okuduktan sonra oradan ayrıldı. 1989 yılında Konya Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandı. Orada okumaya başladı.
1991’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne yatay geçiş yaptı.1993’te okulunu başarıyla bitirdi. 1993–1997 yılları arasında Avukatlık stajı, ruhsatnamesi ve Hâkimlik stajını tamamladı. 1997–2006 yılları arasında sırasıyla Ayrancı/Karaman, Çamlıhemşin/Rize, Datça/Muğla bölgelerinde hâkimlik yaptı. 2006’da atandığı Zile’de Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı ve Adalet Komisyonu Başkanlığı görevlerinde bulundu. Zile’de ve görev yaptığı diğer yerlerde çok sevildi; insanlarla güzel diyaloglar kurdu. Herkesin sevgisini, saygısını ve güvenini kazandı. Bir hâkim için güven her şey demekti. Zile’de çok başarılı olduğu için son hâkimler-savcılar atama kararnamesiyle Van Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına atandı. Bu bir terfidir, kendisini bu önemli göreve gelmesinden dolayı kutluyoruz. Köprübaşılı hemşehrileri onunla gurur duyuyor. Yeni görev yerinde de çok başarılı olacağına inanıyoruz.
Köprübaşılı hâkim Fatih Aksoy çok başarılı bir ailenin başarılı bir ferdi… Dokuz kardeşten sekizi üniversite mezunu… Fatih Bey’in abisi Hüseyin Aksoy, Mersin Valisi olarak görev yapıyor. Ailede doktorlar, hâkimler, avukatlar, denetçiler, daire başkanları, mühendisler, başmüdürler var. Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen ‘Biz Bir Aileyiz-Türkiye Sofrası’ etkinliği kapsamında geçtiğimiz yıllarda bu ailenin reisi Seyfettin Aslan Aksoy-Hatice Aksoy çiftine yılın ailesi ödülü verildi.
Van’ın çiçeği burnunda Ağır Ceza Hâkimi Fatih Aksoy yakından tanıdığım ve takdir ettiğim bir hukukçudur. Her şeyden önce iyi bir Köprübaşılıdır. Trabzonluluk ruhunu hep yaşamış ve yaşatmıştır. Halk tabiriyle hiçbir zaman “ne oldum delisi” olmamıştır. O, mesleğini severek yaptığı için başarılı oluyor; insanlara eşit uzaklıkta durabiliyor. Görevindeki tarafsızlığı her şeyin önünde tutuyor. Dostlukla görevin gereğini birbirine karıştırmıyor. O, mesleğinde hep ilerliyor, gelecekte çok iyi yerlere geleceğinden eminim…
Datça’da iz bıraktı hâkim Fatih Aksoy… Datçalılar onun şehirlerinden ayrılışına çok üzüldüler. Zile’de de kısa zamanda adından söz ettirdi. Zileliler de onu bağırlarına bastılar. Vefalı bir insan olan ve ailesine bağlılığı ile tanınan Fatih Aksoy, Köprübaşı’nı hiçbir zaman unutmadı. Köprübaşı sevgisi onun gönlünde ayrı bir yer tutmaktadır. O çok değerli vali Recep Yazıcıoğlu’nu kendine örnek almaktadır. Onunla ilgili şu düşünceleri bunu göstermektedir:
“Rahmetli vali Recep Yazıcıoğlu’nu çocukluğumdan beri tanır ve katılabildiğim konferanslarına bizzat katılır, katılamadıklarımı televizyon ekranlarından takip ederdim. Aynı ilçeden olmamız ve babamla olan aile dostlukları nedeni ile de kendisi ile bizzat tanışma mutluluğunu da yaşadım. Çocukluğumda ve öğrencilik yıllarımda hep onun fikirlerini, hayata ve devlet anlayışına getirmeye çalıştığı yenilikleri takip ederdim. Benim yetişmemde ve hayat ufkumun oluşmasında valimin felsefesinin ve yaşam tarzının önemli payı vardır. Benim doğduğum ilçe olan Trabzon’un Köprübaşı ilçesine bağlı Yılmazlar köyünde doğan rahmetli Vali’miz ile yine aynı köyde doğan rahmetli Adnan Kahveci ülkemize yeni bir ufuk açmışlardır. Ne mutlu bana ki her iki büyük insan ile aynı ilçedenim ve her iki insanı da bizzat tanıma fırsatı buldum. Her iki devlet adamı ile her zaman gurur duydum.”(Kümbet Dergisi)
Kıymetli hemşehrimiz Van’ın yeni hâkimi Aksoy’a yeni görevinde başarılar diliyorum.
Köprübaşı bugüne kadar nice değerler yetiştirip Türkiye’nin hizmetine sundu. Bu değerlerden birisi de Köprübaşılı Seyfettin Aslan Aksoy’un(nam-ı diğer Kitapçı Aslan’ın) oğlu ağır ceza hâkimi Fatih Aksoy’dur. Çalışkan, mütevazı ve son derece başarılı bir insan olan Fatih Aksoy son hâkimler, savcılar atama kararnamesiyle Tokat’ın Zile ilçesindeki Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığından Van Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına atanmıştır.
Hâkim Fatih Aksoy 6 Mart 1972 tarihinde Trabzon’un Köprübaşı ilçesinde dünyaya geldi. Lise öğrenimini 1988’de Trabzon Lisesi’nde tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi(DTCF) Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne girdi. Hukukçu olmayı hedeflediği için bu bölümde sadece bir yıl okuduktan sonra oradan ayrıldı. 1989 yılında Konya Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandı. Orada okumaya başladı.
1991’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne yatay geçiş yaptı.1993’te okulunu başarıyla bitirdi. 1993–1997 yılları arasında Avukatlık stajı, ruhsatnamesi ve Hâkimlik stajını tamamladı. 1997–2006 yılları arasında sırasıyla Ayrancı/Karaman, Çamlıhemşin/Rize, Datça/Muğla bölgelerinde hâkimlik yaptı. 2006’da atandığı Zile’de Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı ve Adalet Komisyonu Başkanlığı görevlerinde bulundu. Zile’de ve görev yaptığı diğer yerlerde çok sevildi; insanlarla güzel diyaloglar kurdu. Herkesin sevgisini, saygısını ve güvenini kazandı. Bir hâkim için güven her şey demekti. Zile’de çok başarılı olduğu için son hâkimler-savcılar atama kararnamesiyle Van Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına atandı. Bu bir terfidir, kendisini bu önemli göreve gelmesinden dolayı kutluyoruz. Köprübaşılı hemşehrileri onunla gurur duyuyor. Yeni görev yerinde de çok başarılı olacağına inanıyoruz.
Köprübaşılı hâkim Fatih Aksoy çok başarılı bir ailenin başarılı bir ferdi… Dokuz kardeşten sekizi üniversite mezunu… Fatih Bey’in abisi Hüseyin Aksoy, Mersin Valisi olarak görev yapıyor. Ailede doktorlar, hâkimler, avukatlar, denetçiler, daire başkanları, mühendisler, başmüdürler var. Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen ‘Biz Bir Aileyiz-Türkiye Sofrası’ etkinliği kapsamında geçtiğimiz yıllarda bu ailenin reisi Seyfettin Aslan Aksoy-Hatice Aksoy çiftine yılın ailesi ödülü verildi.
Van’ın çiçeği burnunda Ağır Ceza Hâkimi Fatih Aksoy yakından tanıdığım ve takdir ettiğim bir hukukçudur. Her şeyden önce iyi bir Köprübaşılıdır. Trabzonluluk ruhunu hep yaşamış ve yaşatmıştır. Halk tabiriyle hiçbir zaman “ne oldum delisi” olmamıştır. O, mesleğini severek yaptığı için başarılı oluyor; insanlara eşit uzaklıkta durabiliyor. Görevindeki tarafsızlığı her şeyin önünde tutuyor. Dostlukla görevin gereğini birbirine karıştırmıyor. O, mesleğinde hep ilerliyor, gelecekte çok iyi yerlere geleceğinden eminim…
Datça’da iz bıraktı hâkim Fatih Aksoy… Datçalılar onun şehirlerinden ayrılışına çok üzüldüler. Zile’de de kısa zamanda adından söz ettirdi. Zileliler de onu bağırlarına bastılar. Vefalı bir insan olan ve ailesine bağlılığı ile tanınan Fatih Aksoy, Köprübaşı’nı hiçbir zaman unutmadı. Köprübaşı sevgisi onun gönlünde ayrı bir yer tutmaktadır. O çok değerli vali Recep Yazıcıoğlu’nu kendine örnek almaktadır. Onunla ilgili şu düşünceleri bunu göstermektedir:
“Rahmetli vali Recep Yazıcıoğlu’nu çocukluğumdan beri tanır ve katılabildiğim konferanslarına bizzat katılır, katılamadıklarımı televizyon ekranlarından takip ederdim. Aynı ilçeden olmamız ve babamla olan aile dostlukları nedeni ile de kendisi ile bizzat tanışma mutluluğunu da yaşadım. Çocukluğumda ve öğrencilik yıllarımda hep onun fikirlerini, hayata ve devlet anlayışına getirmeye çalıştığı yenilikleri takip ederdim. Benim yetişmemde ve hayat ufkumun oluşmasında valimin felsefesinin ve yaşam tarzının önemli payı vardır. Benim doğduğum ilçe olan Trabzon’un Köprübaşı ilçesine bağlı Yılmazlar köyünde doğan rahmetli Vali’miz ile yine aynı köyde doğan rahmetli Adnan Kahveci ülkemize yeni bir ufuk açmışlardır. Ne mutlu bana ki her iki büyük insan ile aynı ilçedenim ve her iki insanı da bizzat tanıma fırsatı buldum. Her iki devlet adamı ile her zaman gurur duydum.”(Kümbet Dergisi)
Kıymetli hemşehrimiz Van’ın yeni hâkimi Aksoy’a yeni görevinde başarılar diliyorum.
BİR TRABZON LİSESİ KLASİĞİ… İŞTE BAŞARI BU…
M.NİHAT MALKOÇ
Trabzon Lisesi, 122 yaşında asırlık bir çınar olarak Trabzon ve Türkiye eğitimine hizmet etmeye devam ediyor. Bilindiği gibi bu tarihî okul, 2005 yılında çıkan bir kanunla düz liseyken “Anadolu Lisesi” statüsüne dönüştürülmüştü. Bununla ilgili değişik kesimlerden serzenişler gelmişti. Yakınmaların ortak noktası Trabzon Lisesi’nin dönüşümden zarar gördüğü iddiasıydı. Çoğu kişi bundan sonra Trabzon Lisesi’nin eski dönemlerdeki başarılarını devam ettiremeyeceğini söylüyordu. Tartışmalar ve fikir beyanları daha çok bu yöndeydi.
Günler günleri kovaladı ve aradan tam dört yıl geçti. Trabzon Lisesi “Anadolu” statüsüne geçtikten sonraki ilk mezunlarını bu yıl verdi. Trabzon’da görülmemiş bir mezuniyet töreniyle öğrenciler hayata uğurlandı. Bunlar ‘Anadolu’nun ilk mezunları olsa da, tarihî kurum ismen ve cismen devam ettiği için, aynı zamanda Trabzon Lisesi’nin 122. yıl mezunlarıydı. Çünkü öğrencisi, öğretmen kadrosu ve statüsü değişse de okulun adı saklı kaldı.
Bazı kişiler “Anadolu” statüsündeki Trabzon Lisesi’nin ilk mezunlarının ÖSS’de yeterince başarılı olamayacaklarını, kendilerince sözde kehanetle dile getirdiler. Zaman su misali aktı geçti; ÖSS neticeleri belli oldu. Trabzon Lisesi, tarihinde görmediği bir büyük ÖSS zaferiyle Trabzon eğitiminde ne kadar etkili bir kurum olduğunu herkese gösterdi. Anadolu statüsündeki Trabzon Lisesi’nin ÖSS 2009’daki başarısını tahlil etmeye çalışacağım:
2008–2009 Öğretim yılı sonunda Trabzon Lisesi’nden sayısal alanda 147 öğrenci ÖSS’ye girmiş ve tamamı ÖSS’yi kazanmıştır. Bu öğrencilerden 76’si istedikleri bölümlere yerleştirilirken, 71’i bir bölüme girebilecekken, tercih ettikleri bölümleri tutturamadıkları için üniversiteye yerleştirilememiştir. Sayısaldan sınava giren öğrencilerin %51,7’si üniversitelere yerleşme başarısı göstermiştir. Bir öğrenci Tıp Fakültesi’ne girerken, bir öğrenci Diş Hekimliği Fakültesi’ne girmiştir. Öte yandan 9 öğrenci Elektrik-Elektronik Mühendisliği’ne, 5 öğrenci Bilgisayar Mühendisliği’ne, 13 öğrenci İnşaat Mühendisliği’ne girme başarısı göstermiştir. Bunların yanında birçok öğrenci de Mimarlık, Gemi İnşaat Mühendisliği, Matematik, Biyomedikal Mühendisliği, Bilgisayar ve Öğretim Teknolojisi Öğretmenliği, Bilgisayar Öğretmenliği, Bilkent Üniversitesi Burslu Fizik, Matematik Öğretmenliği, Hemşirelik Yüksekokulu, Deniz İşletmeciliği ve Yönetimi, İç Mimarlık, Makine Mühendisliği, Matematik, Gıda Mühendisliği, Mühendislik ve Doğa Bilim, İşletme, Malzeme Bilimi ve Mühendisliği, Biyoloji, Şehir ve Bölge Planlamacılığı, Harita Mühendisliği, Kimya Öğretmenliği, Veterinerlik Fakültesi, Tekstil Mühendisliği, Fen Bilgisi Öğretmenliği, Mekatronik Mühendisliği, Jeoloji Mühendisliği gibi bölümleri kazanma başarısı göstermiştir.
Trabzon Lisesi bu yılki asıl başarısını TM(Eşit Ağırlık) ve Dil alanında gerçekleştirdi. Yabancı Dil alanında Gamze Selimoğlu adlı öğrenci Türkiye 548. si olarak Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazandı. Bu puan türünde bütün öğrenciler üniversiteli olarak yüzde yüz başarı elde edildi. TM puanında 107 öğrenciden 82’si istediği bölüme girdi. Bu alanda 76,6’lık yerleştirme başarısı sağlandı. Eşit Ağırlık(EA) puanında Zeynep Yıldırım 352 puan alarak Bilkent Üniversitesi Psikoloji Bölümüne burslu olarak yerleştirildi. Öğrenciler bu kategoride ODTÜ İktisat, Boğaziçi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi gibi bölümler kazandı. TM’de 11 öğrenci Hukuk, 12 öğrenci Kamu Yönetimi, 9 öğrenci Uluslararası İlişkiler, 10 öğrenci Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümlerine yerleştirildi. Bunların yanında birçok öğrenci İktisat, İşletme, Maliye, Okul Öncesi Öğretmenliği, Sınıf Öğretmenliği, İşitme Engelliler Öğretmenliği, Türkçe Öğretmenliği, Türk Dili ve Edebiyatı gibi bölümleri kazandı.
Bu yıl Trabzon Lisesi’nden 264 öğrenci ÖSS’ye girdi. 168 öğrenci ÖSS sonucunda istediği bir bölüme yerleşirken, 96 öğrenci ise bir bölümü kazanabildiği halde şansını gelecek yıllarda denemek üzere üniversiteli olma hayallerini bir yıl erteledi. Sonuçta Trabzon Lisesi %63,6 yerleştirme oranıyla Trabzon’daki ağırlığını gösterdi. Emeği geçenleri kutluyoruz.
Trabzon Lisesi, 122 yaşında asırlık bir çınar olarak Trabzon ve Türkiye eğitimine hizmet etmeye devam ediyor. Bilindiği gibi bu tarihî okul, 2005 yılında çıkan bir kanunla düz liseyken “Anadolu Lisesi” statüsüne dönüştürülmüştü. Bununla ilgili değişik kesimlerden serzenişler gelmişti. Yakınmaların ortak noktası Trabzon Lisesi’nin dönüşümden zarar gördüğü iddiasıydı. Çoğu kişi bundan sonra Trabzon Lisesi’nin eski dönemlerdeki başarılarını devam ettiremeyeceğini söylüyordu. Tartışmalar ve fikir beyanları daha çok bu yöndeydi.
Günler günleri kovaladı ve aradan tam dört yıl geçti. Trabzon Lisesi “Anadolu” statüsüne geçtikten sonraki ilk mezunlarını bu yıl verdi. Trabzon’da görülmemiş bir mezuniyet töreniyle öğrenciler hayata uğurlandı. Bunlar ‘Anadolu’nun ilk mezunları olsa da, tarihî kurum ismen ve cismen devam ettiği için, aynı zamanda Trabzon Lisesi’nin 122. yıl mezunlarıydı. Çünkü öğrencisi, öğretmen kadrosu ve statüsü değişse de okulun adı saklı kaldı.
Bazı kişiler “Anadolu” statüsündeki Trabzon Lisesi’nin ilk mezunlarının ÖSS’de yeterince başarılı olamayacaklarını, kendilerince sözde kehanetle dile getirdiler. Zaman su misali aktı geçti; ÖSS neticeleri belli oldu. Trabzon Lisesi, tarihinde görmediği bir büyük ÖSS zaferiyle Trabzon eğitiminde ne kadar etkili bir kurum olduğunu herkese gösterdi. Anadolu statüsündeki Trabzon Lisesi’nin ÖSS 2009’daki başarısını tahlil etmeye çalışacağım:
2008–2009 Öğretim yılı sonunda Trabzon Lisesi’nden sayısal alanda 147 öğrenci ÖSS’ye girmiş ve tamamı ÖSS’yi kazanmıştır. Bu öğrencilerden 76’si istedikleri bölümlere yerleştirilirken, 71’i bir bölüme girebilecekken, tercih ettikleri bölümleri tutturamadıkları için üniversiteye yerleştirilememiştir. Sayısaldan sınava giren öğrencilerin %51,7’si üniversitelere yerleşme başarısı göstermiştir. Bir öğrenci Tıp Fakültesi’ne girerken, bir öğrenci Diş Hekimliği Fakültesi’ne girmiştir. Öte yandan 9 öğrenci Elektrik-Elektronik Mühendisliği’ne, 5 öğrenci Bilgisayar Mühendisliği’ne, 13 öğrenci İnşaat Mühendisliği’ne girme başarısı göstermiştir. Bunların yanında birçok öğrenci de Mimarlık, Gemi İnşaat Mühendisliği, Matematik, Biyomedikal Mühendisliği, Bilgisayar ve Öğretim Teknolojisi Öğretmenliği, Bilgisayar Öğretmenliği, Bilkent Üniversitesi Burslu Fizik, Matematik Öğretmenliği, Hemşirelik Yüksekokulu, Deniz İşletmeciliği ve Yönetimi, İç Mimarlık, Makine Mühendisliği, Matematik, Gıda Mühendisliği, Mühendislik ve Doğa Bilim, İşletme, Malzeme Bilimi ve Mühendisliği, Biyoloji, Şehir ve Bölge Planlamacılığı, Harita Mühendisliği, Kimya Öğretmenliği, Veterinerlik Fakültesi, Tekstil Mühendisliği, Fen Bilgisi Öğretmenliği, Mekatronik Mühendisliği, Jeoloji Mühendisliği gibi bölümleri kazanma başarısı göstermiştir.
Trabzon Lisesi bu yılki asıl başarısını TM(Eşit Ağırlık) ve Dil alanında gerçekleştirdi. Yabancı Dil alanında Gamze Selimoğlu adlı öğrenci Türkiye 548. si olarak Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazandı. Bu puan türünde bütün öğrenciler üniversiteli olarak yüzde yüz başarı elde edildi. TM puanında 107 öğrenciden 82’si istediği bölüme girdi. Bu alanda 76,6’lık yerleştirme başarısı sağlandı. Eşit Ağırlık(EA) puanında Zeynep Yıldırım 352 puan alarak Bilkent Üniversitesi Psikoloji Bölümüne burslu olarak yerleştirildi. Öğrenciler bu kategoride ODTÜ İktisat, Boğaziçi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi gibi bölümler kazandı. TM’de 11 öğrenci Hukuk, 12 öğrenci Kamu Yönetimi, 9 öğrenci Uluslararası İlişkiler, 10 öğrenci Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümlerine yerleştirildi. Bunların yanında birçok öğrenci İktisat, İşletme, Maliye, Okul Öncesi Öğretmenliği, Sınıf Öğretmenliği, İşitme Engelliler Öğretmenliği, Türkçe Öğretmenliği, Türk Dili ve Edebiyatı gibi bölümleri kazandı.
Bu yıl Trabzon Lisesi’nden 264 öğrenci ÖSS’ye girdi. 168 öğrenci ÖSS sonucunda istediği bir bölüme yerleşirken, 96 öğrenci ise bir bölümü kazanabildiği halde şansını gelecek yıllarda denemek üzere üniversiteli olma hayallerini bir yıl erteledi. Sonuçta Trabzon Lisesi %63,6 yerleştirme oranıyla Trabzon’daki ağırlığını gösterdi. Emeği geçenleri kutluyoruz.
RAMAZAN DUASI
M.NİHAT MALKOÇ
Bize üç ayların ilk ikisi olan Recep ve Şaban aylarından sonra Ramazanı da görmeyi nasip eden yüce Allah’a had ü senalar olsun. O’nun ilmi her şeyi ihata etmiştir. Rahmeti gazabına galebe çalmıştır. O’nun mübarek varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. O hep vardı ve bundan sonra da hep var olacaktır. O’nun saltanatı iki cihanda da bakidir, varlığı ve hükmü zaman ve mekân ötesidir. O ki isterse yaşatır, isterse öldürür. Her şeyin fani olduğu bu dünya gurbetinde sadece O bakidir. Bütün güzellikler onun cemalinin eşyaya yansımış hâlidir. Rabbimizin azametini tasvir etmek müşkildir. Son söz ve mülk O’nundur. Onun içindir ki biz sadece O’na el açarız; yalnız O’ndan isteriz. Bütün güzelliklerin O’ndan geldiğine inanırız.
99 isminin yüzü suyu hürmetine bizlere öncelikle sağlık, afiyet ve bol rızık ihsan eyle!... Evlerimizi bereket ve huzurla doldur ya Rabbim!... Birike birike dağların boyuna erişen günahlarımızı bağışla!... Bizi günah işlemeye meylettiren nefsimizin şerrinden koru!... Bizleri şahsiyetini kaybetmiş, nefsinin oyuncağı olmuş bahtsız zümreden eyleme! Dilimizden Kur’an’ı eksik etme! Bizleri hak ve hakikat ışığını görebilen basiretli insanlardan eyle!...
Bizlere eşsiz nimetler verdin, sofralarımızı bin bir çeşit lezzetle donattın. Basiretten mahrum nazarlarımız ilahî rahmetini görmekten aciz olduğu için bu nimetleri çalışıp kazandığını zannetti. Oysa biz çalışsak da, araya vesileleri koysak da veren el sensin. Ne yazık ki biz günahkâr kulların şükründen acizdir. Rızık namına her şeyleri olsa da kulların kanaat hazinesinden mahrumdur. Onun için gözlerimiz doymuyor, şükre ayıracağımız vakti dünyalık biriktirmeye ayırıyoruz. Dünya bize cazip geliyor, aceleciliğimizden her şeyin karşılığını peşin istiyoruz. Bizleri hakkıyla ve kalbiyle şükredenlerden eyle ya Rabbim!...
Heva ve heves zincirleri elimize, ayağımıza, yüreğimize dolanmış. Ne yazık ki nefs-i emmaremizin kölesi olmuşuz. Bizi bu prangalardan kurtar, sana gelen, seni Rab bilenlerden eyle bizi!... Bütün günah ve isyanlarımızın kiriyle sana geliyoruz. Lütfünde, kahrın da hoştur senin. Senden başka sığınacak açık bir kapımız yok… Bizi kapından boş çevirme Allah’ım!...
Senin rahmetinin ve merhametinin kaplamadığı bir santimetre kare bile yoktur. Kulun bütün günahlarına rağmen yine de yarattığın kulunu affeden ve acıyansın ey yüceler yücesi… Bütün insanların mahşer meydanında toplanacağı, anne babanın bile evladından kaçacağı o dehşetli kıyamet gününün sahibi ve hükümranı sensin. Bizi de affeyle ve bize hesap gününde acı… Amellerin tartıldığı o büyük günde üzerimizden rahmet nazarlarını eksik etme ne olur…
‘Malik’ sıfatınla mülkün gerçek sahibi sensin. Bize o tükenmez hazinenden bizi ezdirmeyecek ve azdırmayacak kadarını lütfeyle!... Kalbimizdeki dünya(lık) sevgisini gider; senin muazzez sevginle doldur. Çölleşen gönüllerimizi ilahî kelamın rahmetiyle yeşert!...
Şeytanların zincire vurulduğu, rahmetinin taştığı bu mübarek ramazan günlerinde ellerimizi ve gönüllerimizi sana açtık; bizleri dergâhından boş çevirme Allah’ım! Mescitlerin müminlerle dolduğu bu manevî iklimde bize de sevaplardan pay nasip eyle!... Günahlarımızı ‘nasuh’ tövbesiyle yakmamızı, yepyeni ve tertemiz bir kulluk sayfası açmamızı bizlere nasip ve müyesser eyle!.... Bizleri de şükrünü eda eden kulların zümresine ilhak eyle!... Günahlarla kararan kalplerimizi tövbelerle cilala, kalplerimizi sana çevir!... Malayaniden uzak eyle!...
Rahmeti ve azameti kelimelerle ifade edilemeyecek kadar büyük olan Allah’ım… Üzerimize gelmekte olan belaları, isyan ve şerleri geri çevir, kaza oklarına kalkan ol!...
İçinde bin aydan daha hayırlı bir gece olan Kadir Gecesi’nin bulunduğu, kulların açlıkla imtihan edildiği mübarek ramazanda sevap heybemizi doldurmayı bize nasip eyle!... Tövbelerin kabul olduğu aydır Ramazan… Bizler de bilerek veya bilmeyerek işlediğimiz günahlardan dolayı tövbe ediyoruz, pişmanlık duyuyoruz, tövbelerimizi kabul ve makbul eyle!... Tesbih, tehlil ve tekbirin dillerden gönüllere aktığı bu ramazan günlerinde bizi rahmet kanatlarınla kuşat!... Sen hakim-i mutlaksın... Şeytanın nefsimizi üzerimize saldığı bu imtihan dünyasında bizi bize bırakma Allah’ım!... Senin her şeye gücün yeter. Âmin… Âmin…
Bize üç ayların ilk ikisi olan Recep ve Şaban aylarından sonra Ramazanı da görmeyi nasip eden yüce Allah’a had ü senalar olsun. O’nun ilmi her şeyi ihata etmiştir. Rahmeti gazabına galebe çalmıştır. O’nun mübarek varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. O hep vardı ve bundan sonra da hep var olacaktır. O’nun saltanatı iki cihanda da bakidir, varlığı ve hükmü zaman ve mekân ötesidir. O ki isterse yaşatır, isterse öldürür. Her şeyin fani olduğu bu dünya gurbetinde sadece O bakidir. Bütün güzellikler onun cemalinin eşyaya yansımış hâlidir. Rabbimizin azametini tasvir etmek müşkildir. Son söz ve mülk O’nundur. Onun içindir ki biz sadece O’na el açarız; yalnız O’ndan isteriz. Bütün güzelliklerin O’ndan geldiğine inanırız.
99 isminin yüzü suyu hürmetine bizlere öncelikle sağlık, afiyet ve bol rızık ihsan eyle!... Evlerimizi bereket ve huzurla doldur ya Rabbim!... Birike birike dağların boyuna erişen günahlarımızı bağışla!... Bizi günah işlemeye meylettiren nefsimizin şerrinden koru!... Bizleri şahsiyetini kaybetmiş, nefsinin oyuncağı olmuş bahtsız zümreden eyleme! Dilimizden Kur’an’ı eksik etme! Bizleri hak ve hakikat ışığını görebilen basiretli insanlardan eyle!...
Bizlere eşsiz nimetler verdin, sofralarımızı bin bir çeşit lezzetle donattın. Basiretten mahrum nazarlarımız ilahî rahmetini görmekten aciz olduğu için bu nimetleri çalışıp kazandığını zannetti. Oysa biz çalışsak da, araya vesileleri koysak da veren el sensin. Ne yazık ki biz günahkâr kulların şükründen acizdir. Rızık namına her şeyleri olsa da kulların kanaat hazinesinden mahrumdur. Onun için gözlerimiz doymuyor, şükre ayıracağımız vakti dünyalık biriktirmeye ayırıyoruz. Dünya bize cazip geliyor, aceleciliğimizden her şeyin karşılığını peşin istiyoruz. Bizleri hakkıyla ve kalbiyle şükredenlerden eyle ya Rabbim!...
Heva ve heves zincirleri elimize, ayağımıza, yüreğimize dolanmış. Ne yazık ki nefs-i emmaremizin kölesi olmuşuz. Bizi bu prangalardan kurtar, sana gelen, seni Rab bilenlerden eyle bizi!... Bütün günah ve isyanlarımızın kiriyle sana geliyoruz. Lütfünde, kahrın da hoştur senin. Senden başka sığınacak açık bir kapımız yok… Bizi kapından boş çevirme Allah’ım!...
Senin rahmetinin ve merhametinin kaplamadığı bir santimetre kare bile yoktur. Kulun bütün günahlarına rağmen yine de yarattığın kulunu affeden ve acıyansın ey yüceler yücesi… Bütün insanların mahşer meydanında toplanacağı, anne babanın bile evladından kaçacağı o dehşetli kıyamet gününün sahibi ve hükümranı sensin. Bizi de affeyle ve bize hesap gününde acı… Amellerin tartıldığı o büyük günde üzerimizden rahmet nazarlarını eksik etme ne olur…
‘Malik’ sıfatınla mülkün gerçek sahibi sensin. Bize o tükenmez hazinenden bizi ezdirmeyecek ve azdırmayacak kadarını lütfeyle!... Kalbimizdeki dünya(lık) sevgisini gider; senin muazzez sevginle doldur. Çölleşen gönüllerimizi ilahî kelamın rahmetiyle yeşert!...
Şeytanların zincire vurulduğu, rahmetinin taştığı bu mübarek ramazan günlerinde ellerimizi ve gönüllerimizi sana açtık; bizleri dergâhından boş çevirme Allah’ım! Mescitlerin müminlerle dolduğu bu manevî iklimde bize de sevaplardan pay nasip eyle!... Günahlarımızı ‘nasuh’ tövbesiyle yakmamızı, yepyeni ve tertemiz bir kulluk sayfası açmamızı bizlere nasip ve müyesser eyle!.... Bizleri de şükrünü eda eden kulların zümresine ilhak eyle!... Günahlarla kararan kalplerimizi tövbelerle cilala, kalplerimizi sana çevir!... Malayaniden uzak eyle!...
Rahmeti ve azameti kelimelerle ifade edilemeyecek kadar büyük olan Allah’ım… Üzerimize gelmekte olan belaları, isyan ve şerleri geri çevir, kaza oklarına kalkan ol!...
İçinde bin aydan daha hayırlı bir gece olan Kadir Gecesi’nin bulunduğu, kulların açlıkla imtihan edildiği mübarek ramazanda sevap heybemizi doldurmayı bize nasip eyle!... Tövbelerin kabul olduğu aydır Ramazan… Bizler de bilerek veya bilmeyerek işlediğimiz günahlardan dolayı tövbe ediyoruz, pişmanlık duyuyoruz, tövbelerimizi kabul ve makbul eyle!... Tesbih, tehlil ve tekbirin dillerden gönüllere aktığı bu ramazan günlerinde bizi rahmet kanatlarınla kuşat!... Sen hakim-i mutlaksın... Şeytanın nefsimizi üzerimize saldığı bu imtihan dünyasında bizi bize bırakma Allah’ım!... Senin her şeye gücün yeter. Âmin… Âmin…
RAMAZANA, TERAVİHE VE ÇOCUKLARA DAİR…
M.NİHAT MALKOÇ
Ayların sultanı ramazan, insanların ‘Bir’de buluştuğu, birbiriyle kaynaştığı ve yardımlaştığı müstesna zaman dilimleridir. Bu ayda kalpler yumuşar, merhamet yüreklerden taşar. Kadın erkek, zengin fakir, büyük küçük herkes aynı manevî iklimde soluk alır. Camiler insanlarla hayat bulur. Aynı apartmanda oturduğu halde aylarca birbiriyle görüş(e)meyenler teravih namazı saflarında buluşurlar. Mahalle sakinleri camilerde bir ve beraber olurlar.
Ramazan, büyüklerin oruç ayı olsa da bu ayda çocuklar da farklı bir iklime girerler. Çocuklar en az büyükler kadar sevinirler ramazanın gelişine. Bazıları küçük yaşlarına rağmen oruç tutmakta ısrar ederler; anne babaları ne kadar uğraşsa da onları bu kararlarından döndüremezler. En azından birkaç gün oruç tutarlar, bazıları yarım gün tutmayı denerler. Bu yaştaki çocukların oruca meyli ve merakı bir hayli çoktur. İftardan sonra kız çocuklar anne veya nineleriyle, erkek çocuklar ise baba veya dedeleriyle teravihe giderler. Cami onlar için bir maneviyattan öte bir oyun ve eğlence atmosferidir. Bir kısım çocuklar da teravihleri evden uzaklaşmak, derslerden kaçmak için bir vesile sayarlar; camilerde arkadaşlarıyla buluşurlar.
Çocuklar teravih namazlarında genellikle en arka safa gönderilir. Bu, çocukların arayıp da bulamadığı bir şeydir. Çünkü namazı oyuna ve eğlenceye döndürmek için ortam hazırlanmıştır. Teravih başlayınca çocuklar anne babalarını taklit ederek kendilerince namaz kılarlar. Fakat yan yana iki çocuk gelmişse, işi eğlenceye döndürmek, sulandırmak ve gülmek de kaçınılmazdır. Çocuk bir hayli küçükse, namaz kılanların önünden geçerek camiyi baştan sona dolaşabilir. Zira çocuklar bu yaşta davranışlarının değerlendirmesini yapamazlar. Bu hareketlerde bulunurken ince hesap yapmazlar, derinliğine düşünmezler. Fakat büyükler bu hareketlere hiç de hoşgörüyle bakmazlar. Bazı kaba softaların; namaz kılarken gülüşen, sağa sola bakıp dikkatleri dağıtan çocukları kolundan tutup camiden attığına da şahit olabilirsiniz.
Bu yılki ramazanın ilk teravih namazını kılmak için gittiğim bir camide şahit olduğum bir kabalığı aktarmak istiyorum size. Ramazanın bu ilk teravisinde çocuklar camiyi doldurmuştu. Namaza başlamak için ayağa kalktığımızda yaşı yetmişin üzerinde olduğunu tahmin ettiğim bembeyaz sakallı bir ihtiyarın sekiz on yaşlarındaki bir çocuğu evire çevire dövdüğünü görerek üzüldüm. Cemaatin bakışları o noktaya yoğunlaştı. Müdahale etmeye kalkışanlar olduysa da çocuk ağır bir sille yemekten kurtulamadı. Sorsanız kendisini en büyük Müslüman olarak gören bu ihtiyar, yaptığı bu kabalıkla bunun gibi çocukları camiden soğuttu.
Çocuklar kötü alışkanlıklara bulaşmasın, dinine, geleneklerine bağlı inançlı insanlar olsunlar isteriz. Kahvehanelere, disko ve barlara giden gençleri ‘vurun abalıya’ misali insafsızca eleştiririz. Oysa bu gençleri, henüz çocukluk çağlarında bizler o mekânlara itmişiz. Camiye okumaya gelen çocukları en küçük yaramazlık yaptıklarında, haylazlık ettiklerinde, okuyamadıklarında falakaya çekmişiz. Cennetin güzelliklerini anlatacak yerde, cehennemin ne kadar korkunç bir yer olduğunu anlatarak onları korkutmuşuz. Allah’ın ‘rahman’, rahim’ ‘halim’ sıfatlarından evvel ‘celal’ ve ‘kahhar’ sıfatlarını anlatarak ürkütmüşüz onları. Onlar da zamanla korkularını ümitsizliğe dönüştürmüşler. Kurtuluşu yanlış adreslerde aramışlar.
Başlangıcında rahmet, ortasında bereket ve sonunda mağfiret olan kutlu ramazan ayında kimsenin kalbini kırmamak gerekir. Bu kişi bir çocuksa daha da hassas davranmak bir zorunluluktur. Çocuklar varsın oynasınlar ama camilerden ve dinî duygulardan soğumasınlar.
Çocukları camilere ısındırmak için onları ramazanlarda camiye götürmek lazımdır. Hatta camiye gelen çocuklara lokum, çikolata ve şeker vermek de teşvik etmek açısından önemlidir. Bu küçük giderleri cami cemaatinden varlıklı bir hayırsever pekâlâ karşılayabilir. Bu çocuklar yarının büyükleri olacak; onlara Allah sevgisini, cami adabını öğretmek gerekir. Çocuklar manevî iklimde yetişirlerse ilerde büyük makam ve mevkilere gelince rüşvet almazlar, iltimas yapmazlar, işten kaytarmazlar; vicdanlarının sesini dinlerler; en büyük polisiye kuvvetin vicdanlarda saklı olduğu gerçeğini idrak ederek öylece hareket ederler.
Ayların sultanı ramazan, insanların ‘Bir’de buluştuğu, birbiriyle kaynaştığı ve yardımlaştığı müstesna zaman dilimleridir. Bu ayda kalpler yumuşar, merhamet yüreklerden taşar. Kadın erkek, zengin fakir, büyük küçük herkes aynı manevî iklimde soluk alır. Camiler insanlarla hayat bulur. Aynı apartmanda oturduğu halde aylarca birbiriyle görüş(e)meyenler teravih namazı saflarında buluşurlar. Mahalle sakinleri camilerde bir ve beraber olurlar.
Ramazan, büyüklerin oruç ayı olsa da bu ayda çocuklar da farklı bir iklime girerler. Çocuklar en az büyükler kadar sevinirler ramazanın gelişine. Bazıları küçük yaşlarına rağmen oruç tutmakta ısrar ederler; anne babaları ne kadar uğraşsa da onları bu kararlarından döndüremezler. En azından birkaç gün oruç tutarlar, bazıları yarım gün tutmayı denerler. Bu yaştaki çocukların oruca meyli ve merakı bir hayli çoktur. İftardan sonra kız çocuklar anne veya nineleriyle, erkek çocuklar ise baba veya dedeleriyle teravihe giderler. Cami onlar için bir maneviyattan öte bir oyun ve eğlence atmosferidir. Bir kısım çocuklar da teravihleri evden uzaklaşmak, derslerden kaçmak için bir vesile sayarlar; camilerde arkadaşlarıyla buluşurlar.
Çocuklar teravih namazlarında genellikle en arka safa gönderilir. Bu, çocukların arayıp da bulamadığı bir şeydir. Çünkü namazı oyuna ve eğlenceye döndürmek için ortam hazırlanmıştır. Teravih başlayınca çocuklar anne babalarını taklit ederek kendilerince namaz kılarlar. Fakat yan yana iki çocuk gelmişse, işi eğlenceye döndürmek, sulandırmak ve gülmek de kaçınılmazdır. Çocuk bir hayli küçükse, namaz kılanların önünden geçerek camiyi baştan sona dolaşabilir. Zira çocuklar bu yaşta davranışlarının değerlendirmesini yapamazlar. Bu hareketlerde bulunurken ince hesap yapmazlar, derinliğine düşünmezler. Fakat büyükler bu hareketlere hiç de hoşgörüyle bakmazlar. Bazı kaba softaların; namaz kılarken gülüşen, sağa sola bakıp dikkatleri dağıtan çocukları kolundan tutup camiden attığına da şahit olabilirsiniz.
Bu yılki ramazanın ilk teravih namazını kılmak için gittiğim bir camide şahit olduğum bir kabalığı aktarmak istiyorum size. Ramazanın bu ilk teravisinde çocuklar camiyi doldurmuştu. Namaza başlamak için ayağa kalktığımızda yaşı yetmişin üzerinde olduğunu tahmin ettiğim bembeyaz sakallı bir ihtiyarın sekiz on yaşlarındaki bir çocuğu evire çevire dövdüğünü görerek üzüldüm. Cemaatin bakışları o noktaya yoğunlaştı. Müdahale etmeye kalkışanlar olduysa da çocuk ağır bir sille yemekten kurtulamadı. Sorsanız kendisini en büyük Müslüman olarak gören bu ihtiyar, yaptığı bu kabalıkla bunun gibi çocukları camiden soğuttu.
Çocuklar kötü alışkanlıklara bulaşmasın, dinine, geleneklerine bağlı inançlı insanlar olsunlar isteriz. Kahvehanelere, disko ve barlara giden gençleri ‘vurun abalıya’ misali insafsızca eleştiririz. Oysa bu gençleri, henüz çocukluk çağlarında bizler o mekânlara itmişiz. Camiye okumaya gelen çocukları en küçük yaramazlık yaptıklarında, haylazlık ettiklerinde, okuyamadıklarında falakaya çekmişiz. Cennetin güzelliklerini anlatacak yerde, cehennemin ne kadar korkunç bir yer olduğunu anlatarak onları korkutmuşuz. Allah’ın ‘rahman’, rahim’ ‘halim’ sıfatlarından evvel ‘celal’ ve ‘kahhar’ sıfatlarını anlatarak ürkütmüşüz onları. Onlar da zamanla korkularını ümitsizliğe dönüştürmüşler. Kurtuluşu yanlış adreslerde aramışlar.
Başlangıcında rahmet, ortasında bereket ve sonunda mağfiret olan kutlu ramazan ayında kimsenin kalbini kırmamak gerekir. Bu kişi bir çocuksa daha da hassas davranmak bir zorunluluktur. Çocuklar varsın oynasınlar ama camilerden ve dinî duygulardan soğumasınlar.
Çocukları camilere ısındırmak için onları ramazanlarda camiye götürmek lazımdır. Hatta camiye gelen çocuklara lokum, çikolata ve şeker vermek de teşvik etmek açısından önemlidir. Bu küçük giderleri cami cemaatinden varlıklı bir hayırsever pekâlâ karşılayabilir. Bu çocuklar yarının büyükleri olacak; onlara Allah sevgisini, cami adabını öğretmek gerekir. Çocuklar manevî iklimde yetişirlerse ilerde büyük makam ve mevkilere gelince rüşvet almazlar, iltimas yapmazlar, işten kaytarmazlar; vicdanlarının sesini dinlerler; en büyük polisiye kuvvetin vicdanlarda saklı olduğu gerçeğini idrak ederek öylece hareket ederler.
RAHMET EŞİĞİ RUHUN BEŞİĞİ: RAMAZAN
M.NİHAT MALKOÇ
Açılsın kapılar, dağılsın kara bulutlar, yıkansın ruhlar, arınsın kalpler… O geliyor… O ki ayların sultanı, tenimizin canı, maneviyat kervanı, müminlerin hanı… Aç beyinler doyacak, ruhlar cilalanacak, kalpler mutmain olacak, gönül bahçeleri sevgi çiçekleriyle dolacak.
İyi ki geldin ramazan, gönül mabetlerimize teşrif ederek içimizdeki karanlıkları aydınlattın. Kurumuş gönül bahçelerimizin en nadide çiçekleri filizlendi. Rabbini unutanlar manzara-i umumiye bakarak yitiğini aramaya koyuldular. Manevî fırsatlar önümüze serildi ramazanla birlikte… Allah’ın sonsuz rahmetine mazhar oldu kullar… Rahmet sofrası önümüzde duruyor. Herkes kaşığının büyüklüğü ölçüsünce bu sofradaki manevî lezzetlerden payına düşeni alacak. Ne yazık ki bazıları bu nimetlerden istifade etmeyi düşünemeyecek bile.
Ramazan bize hayat vermeye, ruhumuzun eskiyen yanlarını tamir etmeye geldi. Bizlere bîçareliğimizi haykıran, gerçekte güç ve kudret sahibinin yalnız Allah olduğunu hatırlatan bu rahmet ikliminde büyütmeliyiz manevî hissiyatımızı. Ramazandan çok şeyler bekliyoruz. Ramazan bizleri değiştirecek, ruhlarımızı imar edecek, kötü alışkanlıklarımızdan eser kalmayacak inşallah… Ruhların Kâbe’si gönüller ramazan ikliminde daha bir müşfikleşecek. Kaskatı kesilen ruhlar ramazan iksiriyle hayat bulacak, genişleyip ferahlayacak… Katılaşmış kalpler pamuk yumuşaklığına erişecek. Birbirinden hep şüphe eden ve güven konusunda sınıfta kalan insanlar ramazan bağıyla birbirinden emin olacaklar.
Ruhumuzun karanlık dehlizlerini aydınlatacak ramazan… Minarelerden yayılan ışıklar ve mahyalar yolumuzu tayin etmede kılavuzumuz olacak. Sofralarımızı bereketlendirecek ramazan... Zenginle fakir arasındaki uçurum iyice küçülecek, yok olma noktasına gelecek. Zenginle fakir, siyah deriliyle beyaz derili, tahsilli insanlarla okumamış insanlar aynı manevî adrese yönelecek camilerde. Farklılıklar ramazanla birlikte buz gibi eriyecek, ortaklıklarımız dostluğun sigortası olacak. Manevî darboğazı aşmak için önümüze fırsatlar serilecek. Millî birlik ve beraberlik iyice pekişecek. Sahurda çalınan davullar manevî uykuda ısrar edenleri, kendilerini var eden(ler)i unutanları uyaracak. İnsanlar sevgide birleşecek inşallah…
Ramazanla birlikte hayatın merkezine oturacak bir yıl boyunca unutulan camiler… Saflar tutulacak teravih namazlarında. Açlar doyurulacak, sadaka ve zekât müessesesi çalışacak yine. Alım gücü olmayan garibanların kilerleri şenlenecek. Fakirler, zengin sofralarında ağırlanacak. Yıl boyunca duvara asılan ve unutulan Kur’an-ı Kerimler duvardan indirilerek ramazan ayı boyunca okunacak, hatta hatim edilecek. Kur’an hayata dâhil olacak...
Gündüzler oruçla, geceler teravihle idrak edilecek. İnsanlar hayırda yarışacak adeta... Maddî ve manevî kriz unutulacak, soframız ve gönüllerimiz bereketlenecek, canlanacak… Asık suratlarda gülücükler belirecek, gönül bahçelerinde zakkumlar yerini gonca güllere bırakacak. Sivil toplum kuruluşları, belediyeler, vakıf ve dernekler tarafından ramazan sofraları kurulacak. Bu sofralarda mideler aşla, ruhlar manevî feyizle ve muhabbetle doyacak.
Mübarek ramazan ayı, tadını unutamadığımız pideleri ve birbirinden güzel tatlıları soframıza taşıyacak. Ağzımız pide ve baklavalarla, muhayyilemiz ise dinî sohbetlerle tatlanacak. Ruhumuz ve damağımız, hasret kaldığı maddî ve manevî tatlarla hayat bulacak…
Ramazan iklimi insanları çepeçevre kuşatıyor. ‘Ramazan’ deyip de geçmeyin, bizdeki ramazan medeniyeti bir çınar gibi kök salmıştır hayatımıza. İslam ve insanlık her geçen gün biraz daha unutulsa da ‘ramazan’ köklü bir gelenek ve manevî atmosfer olarak devam ediyor. Ramazan ayı, yitiklerimizi hatırlatarak onları bulmanın artık bir mecburiyet halini aldığını haykırıyor bizlere. Ramazan geldiğini hayattaki feyiz ve bereketten, maddî ve manevî canlılıktan rahatlıkla anlayabiliyoruz. İçimiz genişliyor bu yüce aşk iklime girdiğimizde…
Ramazan, idrakimize vurulan paslı zincirleri kıracak. Ruhlarımızda manevî temizlik seferberliği başlayacak. Ramazan, eskiyen ruh dokularımızı yenileyecek. İyi ki geldin ramazan… Bu ayın İslam ümmetine hayırlar getirmesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.
Açılsın kapılar, dağılsın kara bulutlar, yıkansın ruhlar, arınsın kalpler… O geliyor… O ki ayların sultanı, tenimizin canı, maneviyat kervanı, müminlerin hanı… Aç beyinler doyacak, ruhlar cilalanacak, kalpler mutmain olacak, gönül bahçeleri sevgi çiçekleriyle dolacak.
İyi ki geldin ramazan, gönül mabetlerimize teşrif ederek içimizdeki karanlıkları aydınlattın. Kurumuş gönül bahçelerimizin en nadide çiçekleri filizlendi. Rabbini unutanlar manzara-i umumiye bakarak yitiğini aramaya koyuldular. Manevî fırsatlar önümüze serildi ramazanla birlikte… Allah’ın sonsuz rahmetine mazhar oldu kullar… Rahmet sofrası önümüzde duruyor. Herkes kaşığının büyüklüğü ölçüsünce bu sofradaki manevî lezzetlerden payına düşeni alacak. Ne yazık ki bazıları bu nimetlerden istifade etmeyi düşünemeyecek bile.
Ramazan bize hayat vermeye, ruhumuzun eskiyen yanlarını tamir etmeye geldi. Bizlere bîçareliğimizi haykıran, gerçekte güç ve kudret sahibinin yalnız Allah olduğunu hatırlatan bu rahmet ikliminde büyütmeliyiz manevî hissiyatımızı. Ramazandan çok şeyler bekliyoruz. Ramazan bizleri değiştirecek, ruhlarımızı imar edecek, kötü alışkanlıklarımızdan eser kalmayacak inşallah… Ruhların Kâbe’si gönüller ramazan ikliminde daha bir müşfikleşecek. Kaskatı kesilen ruhlar ramazan iksiriyle hayat bulacak, genişleyip ferahlayacak… Katılaşmış kalpler pamuk yumuşaklığına erişecek. Birbirinden hep şüphe eden ve güven konusunda sınıfta kalan insanlar ramazan bağıyla birbirinden emin olacaklar.
Ruhumuzun karanlık dehlizlerini aydınlatacak ramazan… Minarelerden yayılan ışıklar ve mahyalar yolumuzu tayin etmede kılavuzumuz olacak. Sofralarımızı bereketlendirecek ramazan... Zenginle fakir arasındaki uçurum iyice küçülecek, yok olma noktasına gelecek. Zenginle fakir, siyah deriliyle beyaz derili, tahsilli insanlarla okumamış insanlar aynı manevî adrese yönelecek camilerde. Farklılıklar ramazanla birlikte buz gibi eriyecek, ortaklıklarımız dostluğun sigortası olacak. Manevî darboğazı aşmak için önümüze fırsatlar serilecek. Millî birlik ve beraberlik iyice pekişecek. Sahurda çalınan davullar manevî uykuda ısrar edenleri, kendilerini var eden(ler)i unutanları uyaracak. İnsanlar sevgide birleşecek inşallah…
Ramazanla birlikte hayatın merkezine oturacak bir yıl boyunca unutulan camiler… Saflar tutulacak teravih namazlarında. Açlar doyurulacak, sadaka ve zekât müessesesi çalışacak yine. Alım gücü olmayan garibanların kilerleri şenlenecek. Fakirler, zengin sofralarında ağırlanacak. Yıl boyunca duvara asılan ve unutulan Kur’an-ı Kerimler duvardan indirilerek ramazan ayı boyunca okunacak, hatta hatim edilecek. Kur’an hayata dâhil olacak...
Gündüzler oruçla, geceler teravihle idrak edilecek. İnsanlar hayırda yarışacak adeta... Maddî ve manevî kriz unutulacak, soframız ve gönüllerimiz bereketlenecek, canlanacak… Asık suratlarda gülücükler belirecek, gönül bahçelerinde zakkumlar yerini gonca güllere bırakacak. Sivil toplum kuruluşları, belediyeler, vakıf ve dernekler tarafından ramazan sofraları kurulacak. Bu sofralarda mideler aşla, ruhlar manevî feyizle ve muhabbetle doyacak.
Mübarek ramazan ayı, tadını unutamadığımız pideleri ve birbirinden güzel tatlıları soframıza taşıyacak. Ağzımız pide ve baklavalarla, muhayyilemiz ise dinî sohbetlerle tatlanacak. Ruhumuz ve damağımız, hasret kaldığı maddî ve manevî tatlarla hayat bulacak…
Ramazan iklimi insanları çepeçevre kuşatıyor. ‘Ramazan’ deyip de geçmeyin, bizdeki ramazan medeniyeti bir çınar gibi kök salmıştır hayatımıza. İslam ve insanlık her geçen gün biraz daha unutulsa da ‘ramazan’ köklü bir gelenek ve manevî atmosfer olarak devam ediyor. Ramazan ayı, yitiklerimizi hatırlatarak onları bulmanın artık bir mecburiyet halini aldığını haykırıyor bizlere. Ramazan geldiğini hayattaki feyiz ve bereketten, maddî ve manevî canlılıktan rahatlıkla anlayabiliyoruz. İçimiz genişliyor bu yüce aşk iklime girdiğimizde…
Ramazan, idrakimize vurulan paslı zincirleri kıracak. Ruhlarımızda manevî temizlik seferberliği başlayacak. Ramazan, eskiyen ruh dokularımızı yenileyecek. İyi ki geldin ramazan… Bu ayın İslam ümmetine hayırlar getirmesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.
21 Haziran 2009 Pazar
Yurdumun Bayramı Nevruz
M.NİHAT MALKOÇ
Kışın kasvet verici günlerini geride bıraktık. Mart ayıyla beraber bahar mevsimi kendini hissettirmeye başladı. Öncelikle günler uzadı. 21 Mart günü, gündüzle gece birbirine eşit oldu. Bundan sonra gündüzler, gecelerden daha uzun olacak. Akşam hemen olmayacak. Gecelerin kısalması yaşlıların işine yaradı. Çünkü onlar, kışın uzun gecelerinden bıkmışlardı zaten... İhtiyarlar çok az uyku uyuyarak da hayatlarını idame ettirebilirler. Birçoğunun uykusu tutmaz. Uzun geceler onlar için kâbustan farksızdır. Fakat gençler için durum çok daha farklı!… Onlar uykuya hiç doyamıyorlar. Kış mevsiminin uzun gecelerinde ancak kendilerine gelebiliyorlar. Oysa fazla uyku uyumak hiç kimse için sağlıklı bir davranış değildir.
Bahar sadece günlerin uzaması demek değildir. Baharla birlikte dünyamız bambaşka bir şekil alıyor. Tabiat derin kış uykusundan uyanıyor; giydiği kalın kışlık elbiseleri bir çırpıda üzerinden atıveriyor; havaların ısınmasıyla beraber rengârenk libaslara bürünüyor. Dağlarda çiğdem çiçekleri boy veriyor. Yüksek tepelerdeki kar yığınları, güneşin o kavurucu sıcağıyla birlikte suya dönüşüyor. Çobanlar önlerine aldıkları sürüleri çayır çimen otlatıyorlar. Yanık bir kaval ezgisiyle birlikte dile geliyor körpecik kuzular!… Dallarda açan çiçekler zamanla meyveye duruyor. Tabiat bin bir renkli donunu giyiyor seher vaktinde.
Tabiat her şeyiyle düğün bayram ediyor. Badem ağaçlarındaki çiçekler, hayata “merhaba” dercesine hoş ve alımlı salınıp duruyorlar. Kır çiçekleri yeni âşıklara sevgi tomurcukları sunuyor. Aşkın sihirli havasına papatyalar da iştirak ediyor. Yeni açan yapraklar, bahar rüzgârlarıyla sallanıyor. Kırıp dökmüyor; sanki okşuyor. Toprağın altındaki canlılar yeryüzüne dönüş hazırlıkları yapıyor. Onlardaki sevinci tarif etmek imkânsız!.. Kolay mı aylarca kar altında hayat mücadelesi vermek? Onlar bayram etmesin de kim etsin? Karıncalar ağır adımlarla yolculuğa başlamış bile!... Ya kelebeklere ne demeli?... Hepsinde de apayrı bir heyecan!... Kış bitti, yeryüzüne göç başladı. Yaşasın bahar, aydınlık ve güneş!...
Kış da elbet kendi güzelliğiyle gelir ama uzun sürünce çekilmez olur. Bahar sevinci, tüm canlılarda ortak olan bir duygudur. Belirli bir mekâna hapsolan ruhların dirilişi ve bayramıdır bahar!… Duygularımızın tercümanı olan şairler de bahar temasını işlemişler şiirlerinde. Bunların başında yer alan Halide Nusret Zorlutuna, bakın nasıl karşılıyor baharı:
“Gel bahar, erit bu yolun karını
Geçen seneleri anmayalım hiç
Dinle bülbüllerin şarkılarını
Güllerin kıpkızıl şarabını iç
Saçında baygın bir gül kokusu var
Dudakların kızıl, karanfil gibi
Gözlerinde gülsün mine ışıklar
Sesinle büyüle çarpan her kalbi
Gel bahar, gel bahar, yakınlarda gül
Denize renginden armağan bırak
Ufuklarda gezin, göklere süzül,
Sonra yavaş yavaş in, içime ak…”
Uzun ve kasvetli kışın ardından gelen gül yüzlü bahar, insanın ruhunu okşuyor. Güneş, hücrelerimize hayat bahşediyor. Bahar gelince damarlarımızda dolaşan kan, sanki daha hızlı bir tempoda hareket ediyor. Onun içindir ki Türkler baharın gelişiyle birlikte bayram ederlerdi. Buna “Nevrûz” adı verilirdi. Nev “yeni”, rûz “gün” demektir. Her iki kelime bir araya getirilerek “yeni gün” anlamına gelen bir terkip oluşturulmuştur. Bu bayram Mart ayının yirmi birinde kutlanmaktadır. Vaktiyle İranlılarda da millî bayram olarak kutlanırdı.
Kışın kasvet verici günlerini geride bıraktık. Mart ayıyla beraber bahar mevsimi kendini hissettirmeye başladı. Öncelikle günler uzadı. 21 Mart günü, gündüzle gece birbirine eşit oldu. Bundan sonra gündüzler, gecelerden daha uzun olacak. Akşam hemen olmayacak. Gecelerin kısalması yaşlıların işine yaradı. Çünkü onlar, kışın uzun gecelerinden bıkmışlardı zaten... İhtiyarlar çok az uyku uyuyarak da hayatlarını idame ettirebilirler. Birçoğunun uykusu tutmaz. Uzun geceler onlar için kâbustan farksızdır. Fakat gençler için durum çok daha farklı!… Onlar uykuya hiç doyamıyorlar. Kış mevsiminin uzun gecelerinde ancak kendilerine gelebiliyorlar. Oysa fazla uyku uyumak hiç kimse için sağlıklı bir davranış değildir.
Bahar sadece günlerin uzaması demek değildir. Baharla birlikte dünyamız bambaşka bir şekil alıyor. Tabiat derin kış uykusundan uyanıyor; giydiği kalın kışlık elbiseleri bir çırpıda üzerinden atıveriyor; havaların ısınmasıyla beraber rengârenk libaslara bürünüyor. Dağlarda çiğdem çiçekleri boy veriyor. Yüksek tepelerdeki kar yığınları, güneşin o kavurucu sıcağıyla birlikte suya dönüşüyor. Çobanlar önlerine aldıkları sürüleri çayır çimen otlatıyorlar. Yanık bir kaval ezgisiyle birlikte dile geliyor körpecik kuzular!… Dallarda açan çiçekler zamanla meyveye duruyor. Tabiat bin bir renkli donunu giyiyor seher vaktinde.
Tabiat her şeyiyle düğün bayram ediyor. Badem ağaçlarındaki çiçekler, hayata “merhaba” dercesine hoş ve alımlı salınıp duruyorlar. Kır çiçekleri yeni âşıklara sevgi tomurcukları sunuyor. Aşkın sihirli havasına papatyalar da iştirak ediyor. Yeni açan yapraklar, bahar rüzgârlarıyla sallanıyor. Kırıp dökmüyor; sanki okşuyor. Toprağın altındaki canlılar yeryüzüne dönüş hazırlıkları yapıyor. Onlardaki sevinci tarif etmek imkânsız!.. Kolay mı aylarca kar altında hayat mücadelesi vermek? Onlar bayram etmesin de kim etsin? Karıncalar ağır adımlarla yolculuğa başlamış bile!... Ya kelebeklere ne demeli?... Hepsinde de apayrı bir heyecan!... Kış bitti, yeryüzüne göç başladı. Yaşasın bahar, aydınlık ve güneş!...
Kış da elbet kendi güzelliğiyle gelir ama uzun sürünce çekilmez olur. Bahar sevinci, tüm canlılarda ortak olan bir duygudur. Belirli bir mekâna hapsolan ruhların dirilişi ve bayramıdır bahar!… Duygularımızın tercümanı olan şairler de bahar temasını işlemişler şiirlerinde. Bunların başında yer alan Halide Nusret Zorlutuna, bakın nasıl karşılıyor baharı:
“Gel bahar, erit bu yolun karını
Geçen seneleri anmayalım hiç
Dinle bülbüllerin şarkılarını
Güllerin kıpkızıl şarabını iç
Saçında baygın bir gül kokusu var
Dudakların kızıl, karanfil gibi
Gözlerinde gülsün mine ışıklar
Sesinle büyüle çarpan her kalbi
Gel bahar, gel bahar, yakınlarda gül
Denize renginden armağan bırak
Ufuklarda gezin, göklere süzül,
Sonra yavaş yavaş in, içime ak…”
Uzun ve kasvetli kışın ardından gelen gül yüzlü bahar, insanın ruhunu okşuyor. Güneş, hücrelerimize hayat bahşediyor. Bahar gelince damarlarımızda dolaşan kan, sanki daha hızlı bir tempoda hareket ediyor. Onun içindir ki Türkler baharın gelişiyle birlikte bayram ederlerdi. Buna “Nevrûz” adı verilirdi. Nev “yeni”, rûz “gün” demektir. Her iki kelime bir araya getirilerek “yeni gün” anlamına gelen bir terkip oluşturulmuştur. Bu bayram Mart ayının yirmi birinde kutlanmaktadır. Vaktiyle İranlılarda da millî bayram olarak kutlanırdı.
Unutmak Felakettir
M.NİHAT MALKOÇ
Atalarımız: “Aklı beşer nisyan ile malûldür” demişlerdir.Yani insan aklı unutmaya meyillidir; insan çabuk unutur. Bazen kendimizi hayatın akışına öyle bir kaptırırız ki unutmamak ne mümkün!...Günlük meşgaleler, kurduğumuz planları ve hesapları alt üst eder. Unutmamamız gereken pek çok şeyi bir anda unutuveririz. Hatta öyle zamanlar gelir ki en sevdiğimiz dostumuzun adını bile hatırlamakta zorlanırız. “Acaba” ile başlayan “Tüh be!..” ile biten nedamet cümleleri kurarız. Oysa pişmanlıklar unutmanın ceremesini gidermez ki!...
Çağımız buhranlar ve debdebeler çağı… Hayatın kurşundan ağır yükü altında çok kere eziliyoruz. Gereksiz şeyler bizleri meşgul ediyor. Hayatımızı bir türlü sadeleştiremiyoruz. Başkalarının hayatı, zamanımızı çalıyor. Dedikodu kazanı kaynadıkça vakit öldürüyoruz.
Arkamıza dönüp bakmadan yaşıyoruz. Onun için de hatalarımızı göremiyoruz. İnsan, hayatı çok kere yoğun yaşıyor. Olaylar birbiri ardına gelişiyor. Bunun içine bir de kişisel hesaplarımız girince ayıkla pirincin taşını!... Sabah kalkışımızdan gece yatışımıza kadar o kadar çok şey yaşıyoruz ki!... Bir sürü ayrıntı…. Hayatta sürdürdüğümüz meşguliyetlere ve dost çevremizin genişliğine göre unutmanın dozajı şekilleniyor. Çok kere unutmamamız için notlar alıyoruz. Fakat her şey de yazılmaz ki!... Bir kişiyle karşılaştığımızda onu tanıyıp tanımama arasında gidip geldiğimiz esnada not defterimizi çıkarıp kopya çekemeyiz ki!...
Bizim unutmayla kastettiğimiz sadece bunlar değildir elbet.... En büyük felâket, kendimizi dünyanın geçici zevk ve heveslerine kaptırıp bizi yoktan var eden, bin bir çeşit nimetle rızıklandıran ve bizi kendisinin dünyadaki halifesi kabul eden Allah’ı unutmaktır. Dünyevî işlerle ilgili unutkanlıklar para, mal ve itibar kaybına yol açar. Ya Rabbimizi unutmanın getireceği iman kaybı bizi nerelere götürür? Bunun bedelinin ağırlığını bu cılız ayaklarımızla taşıyabilir miyiz? Bu ağır yükün altında titremez mi yüreğimiz ve ayaklarımız?
Nerden bakarsanız bakın unutmanın her çeşidi kayıptır. Fakat uhrevî hususlardaki nisyan, kelimenin tam anlamıyla bir büyük felâkettir. Hayat ne yazık ki bizi çok kere kendine çekip sarıp sarmalıyor. Gaflet denen illet gözlerimize simsiyah bir perde çekiyor. Varlıkları algılamamızda ciddi yanılgılar ortaya çıkıyor bu yüzden. Bunun en büyük sebebi iyi amellerimizin noksanlığıdır. Amelî konularda dirayetli olan basiretli insanların gafletleri uzun sürmez. Onların üzerinde ibadetlerin getirdiği koruyucu bir güç, tabir caizse bir zırh vardır.
Unutmak bu çağın hastalığı sanki… Herkes unutuyor. Kimi nereden geldiğini, kimi, de nereye gideceğini… Çok kere de inançlarımızın bize yüklediği sorumlulukları unutuyoruz. Yüce Allah bizlere unutma hususunda şu duayı etmemizi tavsiye ediyor: “... Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma... (Bakara S., 286.Ayet)
Üzerinde afiyetle yaşadığımız dünya, akıllara durgunluk verecek bir nizam içerisinde yaratılmıştır. Bu nizamı görüp de onun Nâzım’ını akıla getirmeyip yanlış ve çıkmaz sokaklara sapmak ne büyük bir aldanıştır. Bunun telâfisi tez elden tevbe edip şirkten ve günahlardan arınmaktır. Göklerde ve yerdeki varlıkların sahibi Allah’tır. Bunu şu ayette de görebiliyoruz: “Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah’ındır. Allah, herşeyi kuşatandır. (Nisa S., 126.Ayet)
Eşyaya bakıp tefekkür etmeliyiz. Bizler bir saat tefekkürün bin yıl nafile ibadetten hayırlı olduğu gerçeğini merkez alan inancın soylu mensuplarıyız. Nasıl olur da bu harikulâde yaratılışa gözlerimizi kapayabiliriz; kulaklarımızı tıkayabiliriz. Zira dünyada rastlantıya rastlamak mümkün değildir. Her şey belli amaçlar uğruna, belli bir düzende yaratılmıştır. Akıllı insan, kendisine kitap ve peygamber gönderilmese de bu hakikati idrak edebilir.
Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı unutmak ahmaklığın en bariz göstergesidir. Bu, gözüyle etrafı seyredip de gözün varlığından haberdar olmamak kadar abes bir durumdur. Allah bu gibi insanlara çarpıcı bir ihtarda bulunuyor: “... Onlar Allah’ı unuttular. O da onları unuttu...” (Tevbe S., 67.Ayet). Bu ihtar aklı olanlara yeter. Allah’ı unutmak!... Allah tarafından unutulmak!... Bu ne büyük bir ziyandır. Bu büyük ihmalin hesabını hangi birimiz verebiliriz?
Atalarımız: “Aklı beşer nisyan ile malûldür” demişlerdir.Yani insan aklı unutmaya meyillidir; insan çabuk unutur. Bazen kendimizi hayatın akışına öyle bir kaptırırız ki unutmamak ne mümkün!...Günlük meşgaleler, kurduğumuz planları ve hesapları alt üst eder. Unutmamamız gereken pek çok şeyi bir anda unutuveririz. Hatta öyle zamanlar gelir ki en sevdiğimiz dostumuzun adını bile hatırlamakta zorlanırız. “Acaba” ile başlayan “Tüh be!..” ile biten nedamet cümleleri kurarız. Oysa pişmanlıklar unutmanın ceremesini gidermez ki!...
Çağımız buhranlar ve debdebeler çağı… Hayatın kurşundan ağır yükü altında çok kere eziliyoruz. Gereksiz şeyler bizleri meşgul ediyor. Hayatımızı bir türlü sadeleştiremiyoruz. Başkalarının hayatı, zamanımızı çalıyor. Dedikodu kazanı kaynadıkça vakit öldürüyoruz.
Arkamıza dönüp bakmadan yaşıyoruz. Onun için de hatalarımızı göremiyoruz. İnsan, hayatı çok kere yoğun yaşıyor. Olaylar birbiri ardına gelişiyor. Bunun içine bir de kişisel hesaplarımız girince ayıkla pirincin taşını!... Sabah kalkışımızdan gece yatışımıza kadar o kadar çok şey yaşıyoruz ki!... Bir sürü ayrıntı…. Hayatta sürdürdüğümüz meşguliyetlere ve dost çevremizin genişliğine göre unutmanın dozajı şekilleniyor. Çok kere unutmamamız için notlar alıyoruz. Fakat her şey de yazılmaz ki!... Bir kişiyle karşılaştığımızda onu tanıyıp tanımama arasında gidip geldiğimiz esnada not defterimizi çıkarıp kopya çekemeyiz ki!...
Bizim unutmayla kastettiğimiz sadece bunlar değildir elbet.... En büyük felâket, kendimizi dünyanın geçici zevk ve heveslerine kaptırıp bizi yoktan var eden, bin bir çeşit nimetle rızıklandıran ve bizi kendisinin dünyadaki halifesi kabul eden Allah’ı unutmaktır. Dünyevî işlerle ilgili unutkanlıklar para, mal ve itibar kaybına yol açar. Ya Rabbimizi unutmanın getireceği iman kaybı bizi nerelere götürür? Bunun bedelinin ağırlığını bu cılız ayaklarımızla taşıyabilir miyiz? Bu ağır yükün altında titremez mi yüreğimiz ve ayaklarımız?
Nerden bakarsanız bakın unutmanın her çeşidi kayıptır. Fakat uhrevî hususlardaki nisyan, kelimenin tam anlamıyla bir büyük felâkettir. Hayat ne yazık ki bizi çok kere kendine çekip sarıp sarmalıyor. Gaflet denen illet gözlerimize simsiyah bir perde çekiyor. Varlıkları algılamamızda ciddi yanılgılar ortaya çıkıyor bu yüzden. Bunun en büyük sebebi iyi amellerimizin noksanlığıdır. Amelî konularda dirayetli olan basiretli insanların gafletleri uzun sürmez. Onların üzerinde ibadetlerin getirdiği koruyucu bir güç, tabir caizse bir zırh vardır.
Unutmak bu çağın hastalığı sanki… Herkes unutuyor. Kimi nereden geldiğini, kimi, de nereye gideceğini… Çok kere de inançlarımızın bize yüklediği sorumlulukları unutuyoruz. Yüce Allah bizlere unutma hususunda şu duayı etmemizi tavsiye ediyor: “... Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma... (Bakara S., 286.Ayet)
Üzerinde afiyetle yaşadığımız dünya, akıllara durgunluk verecek bir nizam içerisinde yaratılmıştır. Bu nizamı görüp de onun Nâzım’ını akıla getirmeyip yanlış ve çıkmaz sokaklara sapmak ne büyük bir aldanıştır. Bunun telâfisi tez elden tevbe edip şirkten ve günahlardan arınmaktır. Göklerde ve yerdeki varlıkların sahibi Allah’tır. Bunu şu ayette de görebiliyoruz: “Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah’ındır. Allah, herşeyi kuşatandır. (Nisa S., 126.Ayet)
Eşyaya bakıp tefekkür etmeliyiz. Bizler bir saat tefekkürün bin yıl nafile ibadetten hayırlı olduğu gerçeğini merkez alan inancın soylu mensuplarıyız. Nasıl olur da bu harikulâde yaratılışa gözlerimizi kapayabiliriz; kulaklarımızı tıkayabiliriz. Zira dünyada rastlantıya rastlamak mümkün değildir. Her şey belli amaçlar uğruna, belli bir düzende yaratılmıştır. Akıllı insan, kendisine kitap ve peygamber gönderilmese de bu hakikati idrak edebilir.
Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı unutmak ahmaklığın en bariz göstergesidir. Bu, gözüyle etrafı seyredip de gözün varlığından haberdar olmamak kadar abes bir durumdur. Allah bu gibi insanlara çarpıcı bir ihtarda bulunuyor: “... Onlar Allah’ı unuttular. O da onları unuttu...” (Tevbe S., 67.Ayet). Bu ihtar aklı olanlara yeter. Allah’ı unutmak!... Allah tarafından unutulmak!... Bu ne büyük bir ziyandır. Bu büyük ihmalin hesabını hangi birimiz verebiliriz?
Trabzonlu Kanunî
M.NİHAT MALKOÇ
Trabzon bir şehzadeler şehridir. Trabzon, tarihten bugüne kadar çok büyük şahsiyetler yetiştirmiştir. Bu şahsiyetlerin başında da tarihin yetiştirdiği en büyük devlet adamlarından biri olan Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman gelmektedir. O, Trabzon’un gözbebeğidir. Trabzonlular onun gibi büyük bir dosta, şöhretli bir devlet adamına, bu topraklarda doğup büyüyen bir hemşehriye sahip oldukları için gururlanmaktadır. Kendisinin “Kanunî” diye tavsif edilmesi, zamanında etkili kanunlar koymasından ve koyduğu kanunları ısrarla uygulamasından dolayıdır. Cihan Padişahı Sultan Süleyman, Osmanlı Devleti bünyesinde çok önemli kanunlar çıkarmıştır. Batılılar sırf bu yüzden ona “Kanunî” sıfatını uygun bulmuşlar, onu bu adla anmışlardır.
Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlı Devleti’nin Yükselme Dönemi padişahlarındandır. Yavuz Sultan Selim’in oğludur. Annesi Hafsa Sultan’dır. Sultan Süleyman, 1494 yılında Trabzon’un Ortahisar Mahallesi’nde doğmuştur. O yıllarda babası Yavuz Sultan Selim Han, Trabzon’da Sancak Beyi’ydi. Bugünkü anlamda ‘vali’ statüsündeydi. Annesi Ayşe Hatun da İstanbul’daki sarayda yaşamak yerine oğlu Selim’in yanında, yani Trabzon’da yaşamayı tercih etmiştir. Mezarı da Atapark civarında kendi adına yaptırılan caminin avlusundadır.
Mısır’ı fethederek kutsal emanetleri İstanbul’a getiren, halifeliği Osmanlı Devleti’ne kazandıran, Osmanlı’nın halife unvanlı ilk padişahı olan Yavuz Sultan Selim, 1512 yılında şehzadelikten padişahlığa yükseldiği için Trabzon’dan ayrılmak zorunda kalmıştır. O yıllarda oğlu Süleyman, 15 yaşındaydı. Yani Kanunî 15 yıl boyunca Trabzon’da yaşamıştır. İlk ve ortaöğrenimini bu şehirde tamamlamıştır. Bu kentin sokaklarında dolaşmış, bu kentin ekmeğini yemiş, suyunu içimiştir. Bu şehir onun hatıralarıyla doludur. Babası padişah sıfatıyla saraya intikal edince, kendisi de Manisa’ya Sancak Beyi göreviyle gönderilmiştir. Fakat o yaşadıkça, Trabzon’u hiç unutamamıştır. Trabzon’un eski valilerinden Nuri Okutan’ın da ifade ettiği gibi “Muhteşem Süleyman, kılıcının üzerinde hamsi motifi işletecek, zaferden zafere koşarken sırtında Trabzon ketanından gömlek giyecek kadar Trabzonludur ve ufkunu da Trabzon’dan almıştır.”
Cihan Padişahı Trabzonlu Kanunî Sultan Süleyman, 1520’de tahta çıkmıştır. Kendisi o zaman 26 yaşındaydı. Bu büyük insan, kesintisiz 46 yıl tahtta kalarak bir büyük rekora tuğrasını basmıştır. Kanunî 1494 ilâ 1566 yılları arasında olmak üzere 72 yıl yaşamıştır. 72 yılda bin yıllık hizmet ifa etmiştir dersek fazla abartmış olmayız. Batılıların ona “Muhteşem Süleyman” demesi boşuna değildir. Şâirlerimizden Selâhaddin Yılmaz’ın şu dörtlüğü onu ne güzel anlatıyor:
“Doğu, batı, güneye sayısız sefer yapan,
Osmanlı tarihine altın sayfalar yazan,
Halifelikten başka, gerçek Müslüman olan,
Cihana hâkim olan Kanunî Süleyman’dır.”
Kanunî Sultan Süleyman sadece padişahlıkla meşgul olmuyordu, o aynı zamanda bir şâirdi. “Muhibbî” mahlâsıyla(şiirdeki takma ad) Klasik nazım şekilleriyle birbirinden güzel şiirler yazıyordu. Şiirlerinde arûz ölçüsünü kullanıyordu. En sevdiği şâirler Bâkî ve Fuzulî’ydi. Binlerce divan şiiri vardır Muhibbi mahlaslı Kanunî Sultan Süleyman’ın… Şiirlerini Divan’ında bir araya getirmiştir. Yani onun mürettep bir Divan’ı mevcuttur. Şiirleri usta Divan şairlerinin şiirlerinden hiç de eksik değilidir. Onun sağlıkla ilgili olarak söylediği şu beyit herkesin hafızasında yer etmiştir:
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”
(Türkçesi: Halk arasında makam, mevki ve zenginlik itibar edilen, sevilen bir unsurdur. Oysa dünyada en kıymetli şey sağlık ve sıhhattir.)
Kanunî çok zeki bir yöneticiydi. Bir o kadar da âdildi. Âlimlere ve sanatçılara çok değer verirdi. Pek çok zafere imzasını atmıştır O... Bunlar arasında Rodos ve Belgrat’ın fethini, Mohaç, Budin, Estergon zaferlerini, Viyana, Almanya, İtalya, Avusturya seferlerini sayabiliriz. Kanunî, Trabzon için eşsiz bir değerdir. Bizler onunla hemşehri olmaktan gurur ve onur duyuyoruz.
Trabzon bir şehzadeler şehridir. Trabzon, tarihten bugüne kadar çok büyük şahsiyetler yetiştirmiştir. Bu şahsiyetlerin başında da tarihin yetiştirdiği en büyük devlet adamlarından biri olan Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman gelmektedir. O, Trabzon’un gözbebeğidir. Trabzonlular onun gibi büyük bir dosta, şöhretli bir devlet adamına, bu topraklarda doğup büyüyen bir hemşehriye sahip oldukları için gururlanmaktadır. Kendisinin “Kanunî” diye tavsif edilmesi, zamanında etkili kanunlar koymasından ve koyduğu kanunları ısrarla uygulamasından dolayıdır. Cihan Padişahı Sultan Süleyman, Osmanlı Devleti bünyesinde çok önemli kanunlar çıkarmıştır. Batılılar sırf bu yüzden ona “Kanunî” sıfatını uygun bulmuşlar, onu bu adla anmışlardır.
Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlı Devleti’nin Yükselme Dönemi padişahlarındandır. Yavuz Sultan Selim’in oğludur. Annesi Hafsa Sultan’dır. Sultan Süleyman, 1494 yılında Trabzon’un Ortahisar Mahallesi’nde doğmuştur. O yıllarda babası Yavuz Sultan Selim Han, Trabzon’da Sancak Beyi’ydi. Bugünkü anlamda ‘vali’ statüsündeydi. Annesi Ayşe Hatun da İstanbul’daki sarayda yaşamak yerine oğlu Selim’in yanında, yani Trabzon’da yaşamayı tercih etmiştir. Mezarı da Atapark civarında kendi adına yaptırılan caminin avlusundadır.
Mısır’ı fethederek kutsal emanetleri İstanbul’a getiren, halifeliği Osmanlı Devleti’ne kazandıran, Osmanlı’nın halife unvanlı ilk padişahı olan Yavuz Sultan Selim, 1512 yılında şehzadelikten padişahlığa yükseldiği için Trabzon’dan ayrılmak zorunda kalmıştır. O yıllarda oğlu Süleyman, 15 yaşındaydı. Yani Kanunî 15 yıl boyunca Trabzon’da yaşamıştır. İlk ve ortaöğrenimini bu şehirde tamamlamıştır. Bu kentin sokaklarında dolaşmış, bu kentin ekmeğini yemiş, suyunu içimiştir. Bu şehir onun hatıralarıyla doludur. Babası padişah sıfatıyla saraya intikal edince, kendisi de Manisa’ya Sancak Beyi göreviyle gönderilmiştir. Fakat o yaşadıkça, Trabzon’u hiç unutamamıştır. Trabzon’un eski valilerinden Nuri Okutan’ın da ifade ettiği gibi “Muhteşem Süleyman, kılıcının üzerinde hamsi motifi işletecek, zaferden zafere koşarken sırtında Trabzon ketanından gömlek giyecek kadar Trabzonludur ve ufkunu da Trabzon’dan almıştır.”
Cihan Padişahı Trabzonlu Kanunî Sultan Süleyman, 1520’de tahta çıkmıştır. Kendisi o zaman 26 yaşındaydı. Bu büyük insan, kesintisiz 46 yıl tahtta kalarak bir büyük rekora tuğrasını basmıştır. Kanunî 1494 ilâ 1566 yılları arasında olmak üzere 72 yıl yaşamıştır. 72 yılda bin yıllık hizmet ifa etmiştir dersek fazla abartmış olmayız. Batılıların ona “Muhteşem Süleyman” demesi boşuna değildir. Şâirlerimizden Selâhaddin Yılmaz’ın şu dörtlüğü onu ne güzel anlatıyor:
“Doğu, batı, güneye sayısız sefer yapan,
Osmanlı tarihine altın sayfalar yazan,
Halifelikten başka, gerçek Müslüman olan,
Cihana hâkim olan Kanunî Süleyman’dır.”
Kanunî Sultan Süleyman sadece padişahlıkla meşgul olmuyordu, o aynı zamanda bir şâirdi. “Muhibbî” mahlâsıyla(şiirdeki takma ad) Klasik nazım şekilleriyle birbirinden güzel şiirler yazıyordu. Şiirlerinde arûz ölçüsünü kullanıyordu. En sevdiği şâirler Bâkî ve Fuzulî’ydi. Binlerce divan şiiri vardır Muhibbi mahlaslı Kanunî Sultan Süleyman’ın… Şiirlerini Divan’ında bir araya getirmiştir. Yani onun mürettep bir Divan’ı mevcuttur. Şiirleri usta Divan şairlerinin şiirlerinden hiç de eksik değilidir. Onun sağlıkla ilgili olarak söylediği şu beyit herkesin hafızasında yer etmiştir:
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”
(Türkçesi: Halk arasında makam, mevki ve zenginlik itibar edilen, sevilen bir unsurdur. Oysa dünyada en kıymetli şey sağlık ve sıhhattir.)
Kanunî çok zeki bir yöneticiydi. Bir o kadar da âdildi. Âlimlere ve sanatçılara çok değer verirdi. Pek çok zafere imzasını atmıştır O... Bunlar arasında Rodos ve Belgrat’ın fethini, Mohaç, Budin, Estergon zaferlerini, Viyana, Almanya, İtalya, Avusturya seferlerini sayabiliriz. Kanunî, Trabzon için eşsiz bir değerdir. Bizler onunla hemşehri olmaktan gurur ve onur duyuyoruz.
Şehitler Ölmez
M.NİHAT MALKOÇ
En mukaddes değerlerin başında gelir vatan bizim için… “Vatan sevgisi imandandır” demiş bizim manevî rehberimiz olan Resulullah Efendimiz… Bu söz, vatana dair sevgimizi daha bir derinleştirmiştir. Vatan annemiz, babamız kadar kıymetlidir bizim için. Onun için veremeyeceğimiz hiçbir maddî ve manevî varlık yoktur. En değerli varlığımız bizi diri ve iri tutan canımızdır. Vatan deyince ölüm gelir aklımıza. Bunun için yıllarca ölmüşüz. Canımızı feda etmişiz vatan ve millet yolunda, üstelik hiç de tereddüt etmeden ve gocunmadan…
Türk milleti kahramanlığıyla ve vatan için ölümü göze alışıyla nam salmıştır dünyada. Çanakkale bunun en canlı örneğidir. Çanakkale sanki açık bir kahramanlık müzesidir. Buraya gidenler Türk’ün vatan sevgisini ve kahramanlığını anlamak için söze ihtiyaç duymazlar. Gördükleri, bu milletin yiğitliğini anlamak için onlara kâfi gelir. Çanakkale’de tepelere yazılan şu ifadeler bu toprakları gezenlere ihtarda bulunmaktadır, onların gözünü açmaktadır:
“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın Bu toprak, bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver: Bu sessiz yığın Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu ıssız gölgesiz yolun sonunda Gördüğün bu tümsek, Anadolu’nda İstiklal uğrunda, namus yolunda Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.”
Değerlerin en yücesi olarak görmüşüz milleti ve milliyeti... Birlik ve beraberliğimizin çimentosu olmuş asırlarca. Fıtrî olan vatan sevgisi bizde en yüce mertebeye ulaşmış, adeta taçlanmıştır. Vatanını seven, onu her türlü tehlikelerden korumak için canını siper eder. Bu necip millet bu cesareti ve örnek davranışı defalarca göstermiştir. Tabir caizse bu toprakların her bir karışı Müslüman Türk milletinin mübarek ve muazzez kanıyla sulanmıştır. “Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” diyen şair Mithat Cemal’e davranışlarımızla ses vermişiz.
Tarihte ne çekmişsek vatansız ve milliyetsizlerden çekmişiz yıllar boyunca. Onlar çok kere bizden görünerek bizlere kuyu kazmışlardır. Çoğu Moskova’da zehirlemiştir dimağını. Onlar ki aldıkları zehirleri yurdumuzun genç ve dinamik evlatlarının bakir muhayyilesine zerk etmişlerdir. O zehrin panzehiri olmuş kalbimizde besleyip büyüttüğümüz vatan sevgisi... “Bu Vatan Kimin?” suali sorulunca dile gelmişiz Orhan Şaik Gökyay’ın şu mısralarında:
“Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıra dağlar gibi duranlarındır;
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir…”
Biz müslümanlar kadere imanı, müslümanlığın gereği olarak biliriz. Ölüm de kaderin tecellisidir itikatımızca. Büyük mutasavvıflardan biri olan Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, ölümü “Şeb-i Arûs”(Düğün Gecesi) olarak nitelendiriyor. Rûh, Rabbine, gerçek mekânına kavuşunca huzura erer. İmanı kâmil insan ölümden asla korkmaz. Çünkü bizler ölümü yok oluş değil, ‘sonsuzluğa yolculuk’ olarak kabul ediyoruz. Ölüm bitiş değil, taze bir başlangıçtır bizce. Tasavvuf şâirlerimizden Yunus Emre bu hakikati şu veciz beytiyle dile getiriyor:
“Ölümden ne korkarsın / Korkma ebedî varsın”
Aslında ölümlü olan sadece tendir, ruhlar ölmez. Her şeye maddeci gözle baktığımız için ruhu bir kenara bırakarak teni ulvileştiriyoruz. Oysa Yunus’un dediği gibi:
“Ten fânidir, can ölmez, çün gitti geri gelmez;
Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.”
Allah yolunda canını feda eden Müslüman’a ‘şehid’ denir. Vatan, millet ve Allah için mücadele ederken öldürülenler şehittir bizim gözümüzde. Ölümlerin en makbulü ve mübareği şehadettir. İslam’da en büyük mertebedir şehitlik… Ahrette Peygamberlikten sonra en büyük makamdır şehitlik… Onların bütün günahları Allah tarafından affedilir. Böyle bilindiği ve de böyle kabul edildiği için bizim milletimiz bu makama erişmek için hayatı elinin tersiyle itmiştir. Milletimiz uzun yıllar boyunca iç ve dış düşmanlarla çarpışarak binlerce şehit vermiştir. Son yıllarda başımıza musallat olan terör belâsı yüzünden binlerce gencimizi toprağın kara bağrına gömdük; ne yazık ki taze fidanlarımızı toprağa gömmeye hâlâ devam ediyoruz. Yurdumuza ve huzurumuza kastedenler kin ve nefretlerini gece gündüz kusuyorlar.
İnsanın en değerli hazinesi şüphesiz ki ona hayat veren canıdır. Allah; vatan, millet ve iman uğrunda ölenleri mükâfatlandıracağını, onlara cenneti bahşedeceğini şu ayetlerde vaat ediyor: “Allah yolunda öldürülenler(şüheda) için “ölülerdir” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Lâkin siz sezmezsiniz.(El-Bakara S.154.Ayet)… “Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Hayır, onlar Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.”(Âl-i İmran S.169.Ayet)
Şehitlik çok mukaddes bir mertebedir Hakk’a inananlar için… Peygamberimiz bu hususta şöyle buyuruyor: “Allah yolunda(din ve vatan müdafaası gibi faziletler uğrunda) kanını akıtan, canını feda eden müminlerin makamı cennette en büyük makamdır ki, bunun sevabına hiçbir amel ve ibadet ile erişilemez. Bunların kul haklarından başka bütün günahları affolunur.”…”Allah yolunda şehit olanlar o anda cennetteki makamlarını gördükleri için her türlü acıları unuturlar. Ve onlar Rableri katında rızıklandırılırlar.”… “Şehit olanlar ahirette makamlarını gördükleri zaman, ne olaydı yüz defa şehit olup tekrar dirilsem ve tekrar şehit olsaydım, diyeceklerdir.”… “Şehitler yakınlarından yetmiş kişiye şefaat ederler.”
Yüce Türk Milleti tarihte nice destanlara imzasını attı. Ölenler şehit, kalanlar gazi oldu. Hiçbiri, ölümün soğuk kollarına atılırken tereddüt etmedi. Çünkü onlar Allah’ın şehitlere ettiği vaatleri çok iyi biliyorlardı. Ölerek ölümsüzlüğe kanatlandıklarının farkındaydılar. Şehitlik, fâni teni ebedî kılmanın yoludur. Yiğit askerlerimiz bu şuurla hareket ederek tenlerini ulvîleştirmişlerdir. Geçici olanı bâkiye tebdil etmişlerdir. Onun içindir ki Türk tarihi şanlı zaferlerle doludur. Türklerdeki ‘alperen’ ruhu onların cesaretini bilemiştir.
Ölüme atılmak yürek ister; hem de korlaşmış bir yürek!.. Kolay değil yârdan ve serden geçmek!... Bu millet tereddüt etmeden hem yârdan, hem de serden geçebilecek derecede fedakâr olduğu için yeri geldiğinde yedi düvele karşı gelebilmiştir. Teknolojik üstünlükleri fevkalâde olan düşmanı, imanlı göğsünü siper ederek püskürtmüşlerdir. Mehmetçiğin imanının büyüklüğünü ve cesaretini merhum şâir Fuat Azgur bakın nasıl ifade etmiştir:
“ Bu akşam yıldızlar sararmış gibi Tepeler titreşir hava kış gibi Bir dağın sırtında dağ varmış gibi Omuzlamış bir Mehmet’i Mehmet’im”
Türkiye, devletiyle ve milletiyle bir bütündür. Bu topraklarda yaşayan, ülkemin ekmeğini yiyen, suyunu içen, bu vatana kin ve nefret beslemeyen herkes ırkı ne olursa olsun bu toprakların bir parçasıdır. Onlar bizim dostlarımız ve kardeşlerimizdir. Bizler kafatası milliyetçiliği güden dar zihniyetli, örümcek kafalı insanlar değiliz. Bizde hissiyattan önce hakikatler konuşur. Hakikat konuştuğu yerde de şahsî duygular susar, hakikate tabi olunur. Bu vatanı en çok seven kimseler en süslü laflar edenler değil, memleket için hizmet edenlerdir.
Bu topraklar serdengeçtilerle doludur. Vatan, din, namus ve bayrak deyince gönül teli ses verir. Vatan tehlikede olduğu zaman, yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun herkes gönüllü askerdir bizde. Böyle bir iman kalesi asla sarsılmaz. Tarihte sarsılmadı; bundan sonra da böyle olacaktır. Bakmayın barış zamanlarında gevşek göründüğümüze… Biz zor zamanda kenetlenmesini bilen ender milletlerin birincisiyiz. Onun için herkes rahat uyusun. Bu bayrak inmez; bu ocak sönmez. Türklerin birliğinin ve beraberliğinin çimentosudur zorluklar… Keşke normal zamanlarda da bu birliği sağlayabilsek… Allah, Müslüman Türk’ü korusun!...
En mukaddes değerlerin başında gelir vatan bizim için… “Vatan sevgisi imandandır” demiş bizim manevî rehberimiz olan Resulullah Efendimiz… Bu söz, vatana dair sevgimizi daha bir derinleştirmiştir. Vatan annemiz, babamız kadar kıymetlidir bizim için. Onun için veremeyeceğimiz hiçbir maddî ve manevî varlık yoktur. En değerli varlığımız bizi diri ve iri tutan canımızdır. Vatan deyince ölüm gelir aklımıza. Bunun için yıllarca ölmüşüz. Canımızı feda etmişiz vatan ve millet yolunda, üstelik hiç de tereddüt etmeden ve gocunmadan…
Türk milleti kahramanlığıyla ve vatan için ölümü göze alışıyla nam salmıştır dünyada. Çanakkale bunun en canlı örneğidir. Çanakkale sanki açık bir kahramanlık müzesidir. Buraya gidenler Türk’ün vatan sevgisini ve kahramanlığını anlamak için söze ihtiyaç duymazlar. Gördükleri, bu milletin yiğitliğini anlamak için onlara kâfi gelir. Çanakkale’de tepelere yazılan şu ifadeler bu toprakları gezenlere ihtarda bulunmaktadır, onların gözünü açmaktadır:
“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın Bu toprak, bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver: Bu sessiz yığın Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu ıssız gölgesiz yolun sonunda Gördüğün bu tümsek, Anadolu’nda İstiklal uğrunda, namus yolunda Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.”
Değerlerin en yücesi olarak görmüşüz milleti ve milliyeti... Birlik ve beraberliğimizin çimentosu olmuş asırlarca. Fıtrî olan vatan sevgisi bizde en yüce mertebeye ulaşmış, adeta taçlanmıştır. Vatanını seven, onu her türlü tehlikelerden korumak için canını siper eder. Bu necip millet bu cesareti ve örnek davranışı defalarca göstermiştir. Tabir caizse bu toprakların her bir karışı Müslüman Türk milletinin mübarek ve muazzez kanıyla sulanmıştır. “Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” diyen şair Mithat Cemal’e davranışlarımızla ses vermişiz.
Tarihte ne çekmişsek vatansız ve milliyetsizlerden çekmişiz yıllar boyunca. Onlar çok kere bizden görünerek bizlere kuyu kazmışlardır. Çoğu Moskova’da zehirlemiştir dimağını. Onlar ki aldıkları zehirleri yurdumuzun genç ve dinamik evlatlarının bakir muhayyilesine zerk etmişlerdir. O zehrin panzehiri olmuş kalbimizde besleyip büyüttüğümüz vatan sevgisi... “Bu Vatan Kimin?” suali sorulunca dile gelmişiz Orhan Şaik Gökyay’ın şu mısralarında:
“Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıra dağlar gibi duranlarındır;
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir…”
Biz müslümanlar kadere imanı, müslümanlığın gereği olarak biliriz. Ölüm de kaderin tecellisidir itikatımızca. Büyük mutasavvıflardan biri olan Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, ölümü “Şeb-i Arûs”(Düğün Gecesi) olarak nitelendiriyor. Rûh, Rabbine, gerçek mekânına kavuşunca huzura erer. İmanı kâmil insan ölümden asla korkmaz. Çünkü bizler ölümü yok oluş değil, ‘sonsuzluğa yolculuk’ olarak kabul ediyoruz. Ölüm bitiş değil, taze bir başlangıçtır bizce. Tasavvuf şâirlerimizden Yunus Emre bu hakikati şu veciz beytiyle dile getiriyor:
“Ölümden ne korkarsın / Korkma ebedî varsın”
Aslında ölümlü olan sadece tendir, ruhlar ölmez. Her şeye maddeci gözle baktığımız için ruhu bir kenara bırakarak teni ulvileştiriyoruz. Oysa Yunus’un dediği gibi:
“Ten fânidir, can ölmez, çün gitti geri gelmez;
Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.”
Allah yolunda canını feda eden Müslüman’a ‘şehid’ denir. Vatan, millet ve Allah için mücadele ederken öldürülenler şehittir bizim gözümüzde. Ölümlerin en makbulü ve mübareği şehadettir. İslam’da en büyük mertebedir şehitlik… Ahrette Peygamberlikten sonra en büyük makamdır şehitlik… Onların bütün günahları Allah tarafından affedilir. Böyle bilindiği ve de böyle kabul edildiği için bizim milletimiz bu makama erişmek için hayatı elinin tersiyle itmiştir. Milletimiz uzun yıllar boyunca iç ve dış düşmanlarla çarpışarak binlerce şehit vermiştir. Son yıllarda başımıza musallat olan terör belâsı yüzünden binlerce gencimizi toprağın kara bağrına gömdük; ne yazık ki taze fidanlarımızı toprağa gömmeye hâlâ devam ediyoruz. Yurdumuza ve huzurumuza kastedenler kin ve nefretlerini gece gündüz kusuyorlar.
İnsanın en değerli hazinesi şüphesiz ki ona hayat veren canıdır. Allah; vatan, millet ve iman uğrunda ölenleri mükâfatlandıracağını, onlara cenneti bahşedeceğini şu ayetlerde vaat ediyor: “Allah yolunda öldürülenler(şüheda) için “ölülerdir” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Lâkin siz sezmezsiniz.(El-Bakara S.154.Ayet)… “Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Hayır, onlar Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.”(Âl-i İmran S.169.Ayet)
Şehitlik çok mukaddes bir mertebedir Hakk’a inananlar için… Peygamberimiz bu hususta şöyle buyuruyor: “Allah yolunda(din ve vatan müdafaası gibi faziletler uğrunda) kanını akıtan, canını feda eden müminlerin makamı cennette en büyük makamdır ki, bunun sevabına hiçbir amel ve ibadet ile erişilemez. Bunların kul haklarından başka bütün günahları affolunur.”…”Allah yolunda şehit olanlar o anda cennetteki makamlarını gördükleri için her türlü acıları unuturlar. Ve onlar Rableri katında rızıklandırılırlar.”… “Şehit olanlar ahirette makamlarını gördükleri zaman, ne olaydı yüz defa şehit olup tekrar dirilsem ve tekrar şehit olsaydım, diyeceklerdir.”… “Şehitler yakınlarından yetmiş kişiye şefaat ederler.”
Yüce Türk Milleti tarihte nice destanlara imzasını attı. Ölenler şehit, kalanlar gazi oldu. Hiçbiri, ölümün soğuk kollarına atılırken tereddüt etmedi. Çünkü onlar Allah’ın şehitlere ettiği vaatleri çok iyi biliyorlardı. Ölerek ölümsüzlüğe kanatlandıklarının farkındaydılar. Şehitlik, fâni teni ebedî kılmanın yoludur. Yiğit askerlerimiz bu şuurla hareket ederek tenlerini ulvîleştirmişlerdir. Geçici olanı bâkiye tebdil etmişlerdir. Onun içindir ki Türk tarihi şanlı zaferlerle doludur. Türklerdeki ‘alperen’ ruhu onların cesaretini bilemiştir.
Ölüme atılmak yürek ister; hem de korlaşmış bir yürek!.. Kolay değil yârdan ve serden geçmek!... Bu millet tereddüt etmeden hem yârdan, hem de serden geçebilecek derecede fedakâr olduğu için yeri geldiğinde yedi düvele karşı gelebilmiştir. Teknolojik üstünlükleri fevkalâde olan düşmanı, imanlı göğsünü siper ederek püskürtmüşlerdir. Mehmetçiğin imanının büyüklüğünü ve cesaretini merhum şâir Fuat Azgur bakın nasıl ifade etmiştir:
“ Bu akşam yıldızlar sararmış gibi Tepeler titreşir hava kış gibi Bir dağın sırtında dağ varmış gibi Omuzlamış bir Mehmet’i Mehmet’im”
Türkiye, devletiyle ve milletiyle bir bütündür. Bu topraklarda yaşayan, ülkemin ekmeğini yiyen, suyunu içen, bu vatana kin ve nefret beslemeyen herkes ırkı ne olursa olsun bu toprakların bir parçasıdır. Onlar bizim dostlarımız ve kardeşlerimizdir. Bizler kafatası milliyetçiliği güden dar zihniyetli, örümcek kafalı insanlar değiliz. Bizde hissiyattan önce hakikatler konuşur. Hakikat konuştuğu yerde de şahsî duygular susar, hakikate tabi olunur. Bu vatanı en çok seven kimseler en süslü laflar edenler değil, memleket için hizmet edenlerdir.
Bu topraklar serdengeçtilerle doludur. Vatan, din, namus ve bayrak deyince gönül teli ses verir. Vatan tehlikede olduğu zaman, yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun herkes gönüllü askerdir bizde. Böyle bir iman kalesi asla sarsılmaz. Tarihte sarsılmadı; bundan sonra da böyle olacaktır. Bakmayın barış zamanlarında gevşek göründüğümüze… Biz zor zamanda kenetlenmesini bilen ender milletlerin birincisiyiz. Onun için herkes rahat uyusun. Bu bayrak inmez; bu ocak sönmez. Türklerin birliğinin ve beraberliğinin çimentosudur zorluklar… Keşke normal zamanlarda da bu birliği sağlayabilsek… Allah, Müslüman Türk’ü korusun!...
Şiirin Doruklarında!...
M.NİHAT MALKOÇ
Şiir, başkalarının düşünüp de kelimelere dökemediği duygu, düşünce ve hayalleri estetik kaygılar gözeterek yansıtmaktır. Bunu gerçekleştirmek her kişinin yapabileceği bir iş değildir. Yani her insan şiir yazamaz. Belki manzume tarzında bir şeyler karalar ama bunlar hiçbir zaman şiir kabul edilmez. Şâirlik Allah vergisidir bir yerde… Çalışmayla, zorlamayla ve inatla şâir olunmaz. “Vermezse mabut neylesin Mahmut” misali, kendisinde şâirlik ruhu olmayan insanlar, şiirsel karalamalarında daima tekrara düşerler. “Benim oğlum bina okur, döner döner gene okur” sözü gereğince bir tekrar faslı devam eder gider. Bu da şiirin ruhuyla bağdaşmaz. Oysa şiir yeniyi dile getirme, söylenmeyeni söyleme becerisidir bir anlamda.
Şiir yazmak ilk bakışta kolay görünse de aslında zordur. Şiir görünürde imkânsızı yakalama olayıdır. Başkalarınca tarifi imkânsız duygular şâirin belleğinden süzülerek estetik değer kazanıp şiir olur. Sözlükteki sıradan kelimeler şiirde estetik kıymetler taşır. Şairlerin diliyle kalbi arasında duygu süzgeci vardır. Kalpten gelen her türlü duygu ve düşünce dile ulaşmaz. Bu iki uzuv arasındaki manevî süzgeç, kaba lâfların dışarıya çıkmasını engeller. Dile ulaşanlar şiirsel bir özellik taşırlar. Böylelikle de herkes tarafından sevilerek okunurlar. Bilindiği gibi iki çeşit şiir vardır. Bunlar serbest şiir ve kafiyeli şiirdir. Gerçi geçmişte revaçta olan aruz ölçüsünü de katarsak ölçü sayısı üç olur. Fakat aruz günümüzde pek kullanılmıyor.
Şiirde ölçülerin hiçbirinin ötekine üstünlüğü yoktur. Şiiri adam eden, estetik kılan ölçü değildir. Şiir yazma kabiliyeti olanlar her iki türde de mükemmel eserler ortaya koymuşlardır. Hangimiz serbest tarzda yazan Orhan Veli Kanık’ın şiirlerine kötü diyebiliriz? Veya hangi birimiz Beş Hececiler’in yazmış olduğu kafiyeli şiirleri kötü olarak nitelendirebiliriz? Kanaatim şudur ki kafiye ve ölçü şiirin kıymetini ne artırır, ne de azaltır. Şiirin güzelliği kafiye ve ölçüde gizli değildir. Şiirin güzelliği şâirin ruhunda gizlidir.
Kafiye ve ölçü konusunda ısrarcı olmak anlamsızdır. Bir şâir ya kafiyeli ve ölçülü ya da kafiyesiz ve serbest yazacak diye bağlayıcı bir şart yoktur. Şiir ruhumuzun imbiklerinden çıkarken nasıl bir şekil alırsa dışarıya da öylece yansır. Bir şâir bazen ölçülü, bazen de serbest yazabilir. Bu, şairin şiir hamurunu yoğurduğu andaki ruhî ahvaline ve mevcut hâline bağlı bir durumdur. Ölçülü ve serbest şiirin de güzeli ve çirkini vardır. Güzelliği ölçü sağlayamaz bir başına. Şiirin içinde onu diğer sözlerden farklı kılan tarifi imkânsız bir başkalık vardır.
Şiir ölçü ile ne değer kazanır, ne de ölçüsüz olunca değerinden bir şey kaybeder. Bence şiirde önemli olan üslûptur. Şâir kendince özgün bir üslûp kullanabilmişse şiirin güzelliği de onun ardından koşagelir. Yahya Kemal, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi şâirlerin büyüklüğü üslûplarının biricikliğinde gizlidir. Bu isimler değerlendirilirken ölçü ve kafiyeye riayet edip etmediklerine bakılmamıştır. Öncelikle onların sözlere yükledikleri özgün anlamlar ve söyleyiş tarzları dikkate alınmıştır. Doğrusu da budur zaten. Herkes iyi veya kötü yemek yapar. Fakat ‘aşçı’ sıfatını taşıyanlar başkalarından farklı ve bir anlamda profesyonel yemek yapar. Onların yemeğin tuzunu koymayı unutma, suyunu fazla koyma gibi hata yapma lüksleri yoktur. Şairler de böyledir. Sözlerimi Fransız şair Paul Verlaine’nin kafiyeden şikâyet ettiği bir şiirinden aldığım dörtlüklerle bitirmek istiyorum:
“Tut belâgatı boğazından, sustur,
El değmişken bir zahmete daha gir:
Kafiyenin ağzına da bir gem vur,
Bırakırsan neler yapmaz kim bilir?
Nedir bu kafiyeden çektiğimiz!
Hangi sağır çocuk ya deli zenci
Sarmış başımıza bu meymenetsiz,
Bu kof sesler çıkaran kalp inciyi?”
Şiir, başkalarının düşünüp de kelimelere dökemediği duygu, düşünce ve hayalleri estetik kaygılar gözeterek yansıtmaktır. Bunu gerçekleştirmek her kişinin yapabileceği bir iş değildir. Yani her insan şiir yazamaz. Belki manzume tarzında bir şeyler karalar ama bunlar hiçbir zaman şiir kabul edilmez. Şâirlik Allah vergisidir bir yerde… Çalışmayla, zorlamayla ve inatla şâir olunmaz. “Vermezse mabut neylesin Mahmut” misali, kendisinde şâirlik ruhu olmayan insanlar, şiirsel karalamalarında daima tekrara düşerler. “Benim oğlum bina okur, döner döner gene okur” sözü gereğince bir tekrar faslı devam eder gider. Bu da şiirin ruhuyla bağdaşmaz. Oysa şiir yeniyi dile getirme, söylenmeyeni söyleme becerisidir bir anlamda.
Şiir yazmak ilk bakışta kolay görünse de aslında zordur. Şiir görünürde imkânsızı yakalama olayıdır. Başkalarınca tarifi imkânsız duygular şâirin belleğinden süzülerek estetik değer kazanıp şiir olur. Sözlükteki sıradan kelimeler şiirde estetik kıymetler taşır. Şairlerin diliyle kalbi arasında duygu süzgeci vardır. Kalpten gelen her türlü duygu ve düşünce dile ulaşmaz. Bu iki uzuv arasındaki manevî süzgeç, kaba lâfların dışarıya çıkmasını engeller. Dile ulaşanlar şiirsel bir özellik taşırlar. Böylelikle de herkes tarafından sevilerek okunurlar. Bilindiği gibi iki çeşit şiir vardır. Bunlar serbest şiir ve kafiyeli şiirdir. Gerçi geçmişte revaçta olan aruz ölçüsünü de katarsak ölçü sayısı üç olur. Fakat aruz günümüzde pek kullanılmıyor.
Şiirde ölçülerin hiçbirinin ötekine üstünlüğü yoktur. Şiiri adam eden, estetik kılan ölçü değildir. Şiir yazma kabiliyeti olanlar her iki türde de mükemmel eserler ortaya koymuşlardır. Hangimiz serbest tarzda yazan Orhan Veli Kanık’ın şiirlerine kötü diyebiliriz? Veya hangi birimiz Beş Hececiler’in yazmış olduğu kafiyeli şiirleri kötü olarak nitelendirebiliriz? Kanaatim şudur ki kafiye ve ölçü şiirin kıymetini ne artırır, ne de azaltır. Şiirin güzelliği kafiye ve ölçüde gizli değildir. Şiirin güzelliği şâirin ruhunda gizlidir.
Kafiye ve ölçü konusunda ısrarcı olmak anlamsızdır. Bir şâir ya kafiyeli ve ölçülü ya da kafiyesiz ve serbest yazacak diye bağlayıcı bir şart yoktur. Şiir ruhumuzun imbiklerinden çıkarken nasıl bir şekil alırsa dışarıya da öylece yansır. Bir şâir bazen ölçülü, bazen de serbest yazabilir. Bu, şairin şiir hamurunu yoğurduğu andaki ruhî ahvaline ve mevcut hâline bağlı bir durumdur. Ölçülü ve serbest şiirin de güzeli ve çirkini vardır. Güzelliği ölçü sağlayamaz bir başına. Şiirin içinde onu diğer sözlerden farklı kılan tarifi imkânsız bir başkalık vardır.
Şiir ölçü ile ne değer kazanır, ne de ölçüsüz olunca değerinden bir şey kaybeder. Bence şiirde önemli olan üslûptur. Şâir kendince özgün bir üslûp kullanabilmişse şiirin güzelliği de onun ardından koşagelir. Yahya Kemal, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi şâirlerin büyüklüğü üslûplarının biricikliğinde gizlidir. Bu isimler değerlendirilirken ölçü ve kafiyeye riayet edip etmediklerine bakılmamıştır. Öncelikle onların sözlere yükledikleri özgün anlamlar ve söyleyiş tarzları dikkate alınmıştır. Doğrusu da budur zaten. Herkes iyi veya kötü yemek yapar. Fakat ‘aşçı’ sıfatını taşıyanlar başkalarından farklı ve bir anlamda profesyonel yemek yapar. Onların yemeğin tuzunu koymayı unutma, suyunu fazla koyma gibi hata yapma lüksleri yoktur. Şairler de böyledir. Sözlerimi Fransız şair Paul Verlaine’nin kafiyeden şikâyet ettiği bir şiirinden aldığım dörtlüklerle bitirmek istiyorum:
“Tut belâgatı boğazından, sustur,
El değmişken bir zahmete daha gir:
Kafiyenin ağzına da bir gem vur,
Bırakırsan neler yapmaz kim bilir?
Nedir bu kafiyeden çektiğimiz!
Hangi sağır çocuk ya deli zenci
Sarmış başımıza bu meymenetsiz,
Bu kof sesler çıkaran kalp inciyi?”
Hayırsever Bir Sima: Hacı Osman Öztürk'ün Ardından
M.NİHAT MALKOÇ
Halkımız, dünyadaki ömrün kısalığını ifade etmek için “Üç günlük dünya…” ifadesini kullanır. Gerçekten de öyle değil midir? Dünyadaki yaşam süresi ebedî hayata göre ‘üç gün’ gibi kısa bir zaman diliminden ibaret değil midir? Türkiye’de ortalama ömür erkeklerde 65, kadınlarda 70 olarak hesap ediliyor. Bunu güne çevirdiğimizde erkeklerde 23725, kadınlarda 25550 güne tekabül ediyor. Hafta olarak da erkeklerde 3380, kadınlarda 3640 haftaya karşılık geliyor. Aya çevirdiğimizde erkekler ortalama 780, kadınlar ise 840 ay yaşıyor. Bu ortalama ömrü saate, dakikaya, hatta saniyeye bile çevirebilirsiniz. Demek ki önümüzde bir ömür harmanı var. Bu harman her gün eksiliyor; eksilenin yerine yenisi gelmiyor. Yani hep tüketiyoruz takvim yapraklarını. Her gün biraz daha yaklaşıyoruz sonsuzluğa, hesap vermeye.
Gün geçmiyor ki bir yakınımızı, bir tanıdığımızı kaybetmeyelim. Vakti dolan ebedî yolculuğa çıkıyor. Bu sessiz yolculuk bize Yahya Kemal Beyatlı’nın şu dizelerini hatırlatıyor: “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol. / Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden. / Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden”
Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sessiz Gemi” şiirinde tarif ettiği bu ‘sessiz yolculuk’ dünyanın ölümü anlamına gelen kıyamete kadar fasılasız olarak devam edecektir.
Geçenlerde ablamın kayınpederinin cenazesine gittim. Gün boyu ölüm atmosferini teneffüs ettim orada. Musallada kendimi gördüm bir an. ‘Ya teneşirdeki ölü ben olsaydım…’ diye düşündüm. Geçen ömrümün hesabını rahatça verebilir miydim? “İbret için ölüm yeter” diyor Resulullah Efendimiz… Bizler musalladakine değil, kendimize ağlayalım. Çünkü bizler de bu yolun yolcusuyuz. Yolun neresinde olduğumuzu sadece yüce Rabbimiz bilir.
Güneşli Köyü’nden Hacı Osman Öztürk’ü de kaybettik. O da Hakk’a yürüdü. ‘Kimdir Hacı Osman Öztürk; hakkında yazı yazılmaya değer ne iş yapmıştır?’ diye merak edeniniz olabilir. Söyleyeyim dostlar… Edebî âleme uğurladığımız Hacı Osman Öztürk, yıkılmaya yüz tutmuş bir camiyi büyük bir cesaret ve hayırseverlik örneği göstererek yıkıp yeniden yapmıştır. Bugüne kadar onlarca kişinin düşündüğünü, o gerçekleştirmiştir.
Benim de köyüm olan Güneşli’nin eski bir camii vardı. Yüzyılların eseriydi bu eski ve yorgun cami… Her bayramda caminin yıkılıp yenisinin yapılması planlanırdı. Herkes bu konuda görüş sarf ederdi. Fakat sözler hep ortada kalırdı. Tabir caizse havanda su dövülürdü. Bu konuşmalar, planlamalar ve tartışmalar yıllarca öylece devam etti; netice bir çözüm bulunamadı. Ta ki hayırsever Hacı Osman Öztürk işe el atıncaya kadar… O, işin içine girdi ve büyük bir hayırseverlik örneği göstererek caminin yıkımına ve yerine yenisinin yapılmasına karar verdi. Yani caminin yapımını üstlendi. Caminin yapımının organizasyonunu üzerine aldı. Cami kısa sürede yıkıldı. Osman Amca hayırsever insanların ayağına giderek onlardan cami için belli miktarda para topladı. Fakat caminin masraflarının çoğunu kendisi karşıladı. Yıllarca tartışması süren ve adeta yılan hikâyesine dönen cami yapımı Hacı Osman Öztürk’ün işe el atmasıyla kısa sürede gerçekleşti. Bilenler bilir, çok güzel olan bu cami Güneşli’de köylülere şimdi hizmet veriyor. Caminin iki minaresinden biri henüz yapılabilmiş değil. O da bir hayırseverin yardımını, himmetini bekliyor. Böyle bir hayır hikâyesi Güneşli Camii inşası.
Güneşli Camii’nin yapılmasında çok büyük bir hayırseverlik ve gayret örneği gösteren Hacı Osman Öztürk de her fani gibi hayata veda etti. İzmit’te yaşayan Öztürk, 21 Haziran 2009 Pazar günü İzmit’te toprağa verildi. O öldü ama onun dünyadaki en büyük eseri olan Güneşli Camii, Müslümanlara hizmet etmeye devam ediyor, kıyamete kadar da edecek. O eser yaşadıkça onun banisi olan merhum Hacı Osman Öztürk’ün amel defteri de açık kalacak. Çünkü O, hayırlı bir hizmet kapısının açılmasına vesile olmuştur. Allah’ın dünyadaki evi olarak sayılan bir camiyi Müslümanların ibadeti için inşa ettirmiştir. O; yaptığı bu büyük eserden dolayı, Allah’ın izniyle, manevî lütuflara mazhar olacaktır. Allah rahmet eylesin.
Halkımız, dünyadaki ömrün kısalığını ifade etmek için “Üç günlük dünya…” ifadesini kullanır. Gerçekten de öyle değil midir? Dünyadaki yaşam süresi ebedî hayata göre ‘üç gün’ gibi kısa bir zaman diliminden ibaret değil midir? Türkiye’de ortalama ömür erkeklerde 65, kadınlarda 70 olarak hesap ediliyor. Bunu güne çevirdiğimizde erkeklerde 23725, kadınlarda 25550 güne tekabül ediyor. Hafta olarak da erkeklerde 3380, kadınlarda 3640 haftaya karşılık geliyor. Aya çevirdiğimizde erkekler ortalama 780, kadınlar ise 840 ay yaşıyor. Bu ortalama ömrü saate, dakikaya, hatta saniyeye bile çevirebilirsiniz. Demek ki önümüzde bir ömür harmanı var. Bu harman her gün eksiliyor; eksilenin yerine yenisi gelmiyor. Yani hep tüketiyoruz takvim yapraklarını. Her gün biraz daha yaklaşıyoruz sonsuzluğa, hesap vermeye.
Gün geçmiyor ki bir yakınımızı, bir tanıdığımızı kaybetmeyelim. Vakti dolan ebedî yolculuğa çıkıyor. Bu sessiz yolculuk bize Yahya Kemal Beyatlı’nın şu dizelerini hatırlatıyor: “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol. / Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden. / Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden”
Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sessiz Gemi” şiirinde tarif ettiği bu ‘sessiz yolculuk’ dünyanın ölümü anlamına gelen kıyamete kadar fasılasız olarak devam edecektir.
Geçenlerde ablamın kayınpederinin cenazesine gittim. Gün boyu ölüm atmosferini teneffüs ettim orada. Musallada kendimi gördüm bir an. ‘Ya teneşirdeki ölü ben olsaydım…’ diye düşündüm. Geçen ömrümün hesabını rahatça verebilir miydim? “İbret için ölüm yeter” diyor Resulullah Efendimiz… Bizler musalladakine değil, kendimize ağlayalım. Çünkü bizler de bu yolun yolcusuyuz. Yolun neresinde olduğumuzu sadece yüce Rabbimiz bilir.
Güneşli Köyü’nden Hacı Osman Öztürk’ü de kaybettik. O da Hakk’a yürüdü. ‘Kimdir Hacı Osman Öztürk; hakkında yazı yazılmaya değer ne iş yapmıştır?’ diye merak edeniniz olabilir. Söyleyeyim dostlar… Edebî âleme uğurladığımız Hacı Osman Öztürk, yıkılmaya yüz tutmuş bir camiyi büyük bir cesaret ve hayırseverlik örneği göstererek yıkıp yeniden yapmıştır. Bugüne kadar onlarca kişinin düşündüğünü, o gerçekleştirmiştir.
Benim de köyüm olan Güneşli’nin eski bir camii vardı. Yüzyılların eseriydi bu eski ve yorgun cami… Her bayramda caminin yıkılıp yenisinin yapılması planlanırdı. Herkes bu konuda görüş sarf ederdi. Fakat sözler hep ortada kalırdı. Tabir caizse havanda su dövülürdü. Bu konuşmalar, planlamalar ve tartışmalar yıllarca öylece devam etti; netice bir çözüm bulunamadı. Ta ki hayırsever Hacı Osman Öztürk işe el atıncaya kadar… O, işin içine girdi ve büyük bir hayırseverlik örneği göstererek caminin yıkımına ve yerine yenisinin yapılmasına karar verdi. Yani caminin yapımını üstlendi. Caminin yapımının organizasyonunu üzerine aldı. Cami kısa sürede yıkıldı. Osman Amca hayırsever insanların ayağına giderek onlardan cami için belli miktarda para topladı. Fakat caminin masraflarının çoğunu kendisi karşıladı. Yıllarca tartışması süren ve adeta yılan hikâyesine dönen cami yapımı Hacı Osman Öztürk’ün işe el atmasıyla kısa sürede gerçekleşti. Bilenler bilir, çok güzel olan bu cami Güneşli’de köylülere şimdi hizmet veriyor. Caminin iki minaresinden biri henüz yapılabilmiş değil. O da bir hayırseverin yardımını, himmetini bekliyor. Böyle bir hayır hikâyesi Güneşli Camii inşası.
Güneşli Camii’nin yapılmasında çok büyük bir hayırseverlik ve gayret örneği gösteren Hacı Osman Öztürk de her fani gibi hayata veda etti. İzmit’te yaşayan Öztürk, 21 Haziran 2009 Pazar günü İzmit’te toprağa verildi. O öldü ama onun dünyadaki en büyük eseri olan Güneşli Camii, Müslümanlara hizmet etmeye devam ediyor, kıyamete kadar da edecek. O eser yaşadıkça onun banisi olan merhum Hacı Osman Öztürk’ün amel defteri de açık kalacak. Çünkü O, hayırlı bir hizmet kapısının açılmasına vesile olmuştur. Allah’ın dünyadaki evi olarak sayılan bir camiyi Müslümanların ibadeti için inşa ettirmiştir. O; yaptığı bu büyük eserden dolayı, Allah’ın izniyle, manevî lütuflara mazhar olacaktır. Allah rahmet eylesin.
20 Haziran 2009 Cumartesi
Nuriye Akman'ın Mihmandarı Olmak...
M.NİHAT MALKOÇ
Trabzon, yazarların uğrak yeri oldu kitap şenliğinde. Bir yazar gitti, öbürü geldi… Bizler de yazarlara mihmandarlık ettik bir hafta boyunca… Kimin hangi yazarın mihmandarı olacağını kıymetli arkadaşım Vali Danışmanı Hasan Dilekoğlu belirliyordu. Bana da Nuriye Akman’ın mihmandarlığı görevini vermişti Dilekoğlu… Bunu duyunca çok sevindim, biraz da heyecanlandım. Çünkü Nuriye Akman’ın zor bir kadın olduğunu, kolay memnun edilemeyeceğini biliyordum. Nuriye Akman daha gelmeden evvel ilk işaret gelmişti bile.
Kuzey TV’de Nuriye Akman’la program yapılması planlanmıştı. Fakat durum Akman’a bildirilince yorgunluğunu mazeret olarak ileri sürerek programa çıkmayı nazikçe reddetti. Bir sorun da Akman’ın biletinde çıkmıştı. Nuriye Akman aslında dul bir kadın… Yani eşinden boşanmış yıllar önce. “Akman” onun eşinin soyadı... Fakat o soyadla meşhur olduğu için resmiyette olmasa da o soyadı kullanıyor. Fakat gerçek soyadı Ural… Onun için uçak biletinde ufak bir sorun çıktı. Daha sonra devreye girilince bu küçük sorun da aşıldı.
Nuriye Akman röportaj alanındaki çalışmalarıyla ün yapmış bir gazeteci yazarımız… Röportajları sıra dışı, usta işi… Röportajlarında hatır gönül dinlemeden cesurca kelle kopartıcı sorular sorabilen bir gazeteci… Bu yüzden bazı röportajları yarıda kalmış, hatta huzurdan kovulmuş bile… Bunlar arasında Şevket Kazan’la yaptığı röportajı sayabiliriz. Onun, nur cemaati lideri Fethullah Gülen’le yaptığı uzun seri röportaj da çok ses getirmiştir.
Nuriye Akman ailece yazar bir ailenin ferdidir. Babası, kendini dünya gezegeninde bir yolcu kabul eden Kemal Ural ve kardeşi Şule Yayınları’nın sahibi A.Ali Ural sevilen usta yazarlardır. Nuriye Akman böyle bir aile içinde yetiştiği için doğal olarak yazarlığı seçmiştir.
Nuriye Akman’la evvela İkram Sofrası’nda kahvaltıda buluştuk. Sohbeti kahvaltıda başlattık sizin anlayacağınız… Kahvaltıdan sonra Affan Kitapçıoğlu Lisesi’ne doğru yola çıktık. Okulun toplantı salonunda öğrencilerle güzel bir söyleşi gerçekleşti. Öğrencilerin önünde Nuriye Akman’ın “Örtü”, “Nefes” romanları vardı. Akman, çok rahat konuşan ve dinleyiciyi sıkmayan bir yazar… Türkçeyi çok güzel kullanıyor. Cümleleri açık ve duru… Karşısındakileri etkileyebilen bir konuşma tarzı var Akman’ın... Kendisi soru sorma sanatı konusunda uzman olduğu için öğrencilerin sorularını beğenmeyince, soruları düzeltti, doğru ve yerinde soru sorma sanatı hakkında ipuçları verdi. Bu konuda öğrencileri aydınlattı. Söyleşinin sonunda öğrencilerle hatıra fotoğrafları çektirdi, kitaplarını imzaladı.
Affan Kitapçıoğlu Lisesi’nden ayrıldıktan sonra Nuriye Akman’ı Trabzonlu araştırmacı-yazar Necmeddin Şahinler’in konfeksiyon mağazasına götürdüm. Daha evvel tanışıyorlar birbiriyle... Şahinler ona çeşit çeşit birbirinden güzel yöresel hediyeler takdim etti. Zamanımız kısıtlı olduğu için Şahinler’in bütün ısrarlarına rağmen orada çay bile içemedik.
Daha sonra Nuriye Akman’la Akçaabat’a hareket ettik. Yol boyunca geçtiğimiz yerleri kendisine tanıttım. Trabzon’a ve yöre kültürüne dair bana sorduğu sorulara cevap vermeye çalıştım. Öğle yemeğimizi Akçaabat’ta Körfez Köfte Salonu’nda yedik. Biz oraya vardıktan sonra Nazan Bekiroğlu ve Beşir Ayvazoğlu geldi. Aynı masada yedik yemeğimizi. Nazan Bekiroğlu’yla Nuriye Akman sıkı dostlar… Bekiroğlu, İstanbul’da Akman’a misafir olmuştu. Onlar yemek boyunca baş başa konuşup hasret giderdiler. Ben de Beşir Ayvazoğlu’yla kültür, sanat ve edebiyata dair sohbet ettim. Türk Edebiyatı Dergisi’ni konuştuk kendisiyle.
Öğle yemeğinden sonra Nuriye Akman’ı alıp Boztepe’ye götürdüm. Boztepe’den Trabzon’u temaşa ettik. Semaverde çay içmeyi düşünüyorduk ama hava rüzgârlı olduğu için çay içemedik. Oradan ayrılıp Trabzon’daki okullarımızdan Yunus Emre Lisesi’ne götürdüm onu. Akman orada da söyleşti öğrencilerle. Programın başında Akman’ın hayatı sunum halinde öğrencilere gösterildi. Akman’ın kitapları öğrencilere dağıtılmıştı daha önceden... Hoş bir sohbet oldu. Öğrenciler sorular sordu. Kitaplar imzalandı, fotoğraflar çekildi. Akşam yemeğini Forum Nihat Usta’da yedikten sonra Nuriye Akman’ı İstanbul’a uğurladık.
Trabzon, yazarların uğrak yeri oldu kitap şenliğinde. Bir yazar gitti, öbürü geldi… Bizler de yazarlara mihmandarlık ettik bir hafta boyunca… Kimin hangi yazarın mihmandarı olacağını kıymetli arkadaşım Vali Danışmanı Hasan Dilekoğlu belirliyordu. Bana da Nuriye Akman’ın mihmandarlığı görevini vermişti Dilekoğlu… Bunu duyunca çok sevindim, biraz da heyecanlandım. Çünkü Nuriye Akman’ın zor bir kadın olduğunu, kolay memnun edilemeyeceğini biliyordum. Nuriye Akman daha gelmeden evvel ilk işaret gelmişti bile.
Kuzey TV’de Nuriye Akman’la program yapılması planlanmıştı. Fakat durum Akman’a bildirilince yorgunluğunu mazeret olarak ileri sürerek programa çıkmayı nazikçe reddetti. Bir sorun da Akman’ın biletinde çıkmıştı. Nuriye Akman aslında dul bir kadın… Yani eşinden boşanmış yıllar önce. “Akman” onun eşinin soyadı... Fakat o soyadla meşhur olduğu için resmiyette olmasa da o soyadı kullanıyor. Fakat gerçek soyadı Ural… Onun için uçak biletinde ufak bir sorun çıktı. Daha sonra devreye girilince bu küçük sorun da aşıldı.
Nuriye Akman röportaj alanındaki çalışmalarıyla ün yapmış bir gazeteci yazarımız… Röportajları sıra dışı, usta işi… Röportajlarında hatır gönül dinlemeden cesurca kelle kopartıcı sorular sorabilen bir gazeteci… Bu yüzden bazı röportajları yarıda kalmış, hatta huzurdan kovulmuş bile… Bunlar arasında Şevket Kazan’la yaptığı röportajı sayabiliriz. Onun, nur cemaati lideri Fethullah Gülen’le yaptığı uzun seri röportaj da çok ses getirmiştir.
Nuriye Akman ailece yazar bir ailenin ferdidir. Babası, kendini dünya gezegeninde bir yolcu kabul eden Kemal Ural ve kardeşi Şule Yayınları’nın sahibi A.Ali Ural sevilen usta yazarlardır. Nuriye Akman böyle bir aile içinde yetiştiği için doğal olarak yazarlığı seçmiştir.
Nuriye Akman’la evvela İkram Sofrası’nda kahvaltıda buluştuk. Sohbeti kahvaltıda başlattık sizin anlayacağınız… Kahvaltıdan sonra Affan Kitapçıoğlu Lisesi’ne doğru yola çıktık. Okulun toplantı salonunda öğrencilerle güzel bir söyleşi gerçekleşti. Öğrencilerin önünde Nuriye Akman’ın “Örtü”, “Nefes” romanları vardı. Akman, çok rahat konuşan ve dinleyiciyi sıkmayan bir yazar… Türkçeyi çok güzel kullanıyor. Cümleleri açık ve duru… Karşısındakileri etkileyebilen bir konuşma tarzı var Akman’ın... Kendisi soru sorma sanatı konusunda uzman olduğu için öğrencilerin sorularını beğenmeyince, soruları düzeltti, doğru ve yerinde soru sorma sanatı hakkında ipuçları verdi. Bu konuda öğrencileri aydınlattı. Söyleşinin sonunda öğrencilerle hatıra fotoğrafları çektirdi, kitaplarını imzaladı.
Affan Kitapçıoğlu Lisesi’nden ayrıldıktan sonra Nuriye Akman’ı Trabzonlu araştırmacı-yazar Necmeddin Şahinler’in konfeksiyon mağazasına götürdüm. Daha evvel tanışıyorlar birbiriyle... Şahinler ona çeşit çeşit birbirinden güzel yöresel hediyeler takdim etti. Zamanımız kısıtlı olduğu için Şahinler’in bütün ısrarlarına rağmen orada çay bile içemedik.
Daha sonra Nuriye Akman’la Akçaabat’a hareket ettik. Yol boyunca geçtiğimiz yerleri kendisine tanıttım. Trabzon’a ve yöre kültürüne dair bana sorduğu sorulara cevap vermeye çalıştım. Öğle yemeğimizi Akçaabat’ta Körfez Köfte Salonu’nda yedik. Biz oraya vardıktan sonra Nazan Bekiroğlu ve Beşir Ayvazoğlu geldi. Aynı masada yedik yemeğimizi. Nazan Bekiroğlu’yla Nuriye Akman sıkı dostlar… Bekiroğlu, İstanbul’da Akman’a misafir olmuştu. Onlar yemek boyunca baş başa konuşup hasret giderdiler. Ben de Beşir Ayvazoğlu’yla kültür, sanat ve edebiyata dair sohbet ettim. Türk Edebiyatı Dergisi’ni konuştuk kendisiyle.
Öğle yemeğinden sonra Nuriye Akman’ı alıp Boztepe’ye götürdüm. Boztepe’den Trabzon’u temaşa ettik. Semaverde çay içmeyi düşünüyorduk ama hava rüzgârlı olduğu için çay içemedik. Oradan ayrılıp Trabzon’daki okullarımızdan Yunus Emre Lisesi’ne götürdüm onu. Akman orada da söyleşti öğrencilerle. Programın başında Akman’ın hayatı sunum halinde öğrencilere gösterildi. Akman’ın kitapları öğrencilere dağıtılmıştı daha önceden... Hoş bir sohbet oldu. Öğrenciler sorular sordu. Kitaplar imzalandı, fotoğraflar çekildi. Akşam yemeğini Forum Nihat Usta’da yedikten sonra Nuriye Akman’ı İstanbul’a uğurladık.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)